31 Mart 2009 Salı

Darbeler Postmodernizm ve Osman Şahin

Darbeler Postmodernizm ve Osman Şahin

Adil Okay

‘Osman Şahin’i nasıl bilirsiniz’ diye bir soru sorsalar, hemen aklıma merhum babam (şair yazar) Süleyman Okay gelir. Ortaokul yıllarımda kahramanlık hikayelerini, arkasından polisiye romanları, Mike Hammer ve Agatha Christie serilerini bitirmiş, Lise yıllarında da klasiklere başlamıştım. Okumamız için bizi hep teşvik eden, evimizde 12 Eylül’de talan edilen ‘kocaman’ bir kütüphane bulunduran babam, günün birinde bana ‘Oğlum biraz da Türk yazarlarını okusan’ demişti. ‘Ne okuyayım Yaşar Kemal’den, Orhan Kemal’den, Sabahattin Ali’den romanlar okudum, daha ne olsun’ dediğimde hemen kütüphaneden Sait Faik, Osman şahin, Bekir Yıldız, Abbas Sayar, Kerim Korcan ve şimdi adlarını anımsayamadığım 10 kadar Türk yazarının kitaplarını önüme koymuştu. Ve ben öykü okumaya Sait faik, Osman Şahin ve Bekir yıldız’la başlamıştım.

Aradan neredeyse çeyrek yüzyıl geçti. Ve ben bir imza günü sonrası Osman Şahin’le tanıştım. Uzun uzun söyleştik. Sanat-edebiyat, politika, postmodernizm, küreselleşme. Birçok konuda Osman Şahin’le görüşlerimin kesiştiğini, onun bu yaşta bile medya tekellerine boyun eğmediğini, postmodernizme eleştirel yaklaştığını, küreselleşme diye aklanmaya çalışılan emperyalizme karşı tavır alışını, heyecanını hayranlıkla izledim. 12 Eylül’ün gazabına uğramış birçok yazar, bugün ne yazık ki 12 Eylül kurumlarını savunur hale gelmişken o hâlâ o dönemi lanetliyor, yargılıyordu.
« 12 Eylül’den önce halkımızda emperyalizme ve sömürüye karşı bir duyarlılık, bir yükseliş vardı. Haksız kazanca karşı fabrikalar, ağa toprakları işgal ediliyor, köylüler, işçiler birlikte yürüyüş yapıyorlardı. Bu duyarlılık 12 Eylül darbesiyle birlikte yok edildi. 600 binden fazla insan fişlendi, tutuklandı. Yüz binlerce kitap yok edildi. Kitaplar, daktilolar suç aleti olarak gösterildi. Evler arandı. Benim de evim arandı. Hapse atıldım. Sonuçta edebiyatımız susturuldu. Yeni yaşam biçimleri, adalet, eşitlik, Özgürlük, barış gibi umutlar köreltildi…» diyordu Osman Şahin, Kitap Gazetesi’nin Şubat 2008, 26. Sayısında, Irmak Zileli ile yaptığı bir söyleşide.

Darbelerin edebiyatta izdüşümü ve Osman Şahin

12 Mart edebiyatı ağıt-destan türünde de olsa yaratılmış ve okuyucuyla buluşmuştu. 12 Eylül’den sonra ise edebiyatçıların büyük çoğunluğu uzun bir dönem sustular. Kitap okumanın suç sayıldığı, solcu olmanın ölümle özdeşleştiği bir ülkede yazmak da kolay değildi. 12 Eylül’den sonra siyasal iktidara karşı mücadele, bazı yazarlar için ölüme karşı mücadele gibi olanaksız görünmeye başlamıştı. Ama aynı zamanda ölümle özdeşleştirdikleri devrimci militana karşı düşmanlık duydular. Bunu yıllar sonra pınar kür şöyle itiraf etmişti. ‘12 Mart’ta hayatlarını kaybedenler masumdu. 12 Eylül’de ölenler ise masum değildiler.‘ Yani ona göre işkence, yargısız infazlar, idamlar mubahtı. 12 Mart’ta birer İnce Memet sayılan devrimciler, o yazarlara göre 12 Eylül sürecinde yoktular.

Türkiye’de 1975-1980 arasında halk kapısından giren aydınlar ve yazarlar, 12 Eylül darbesinden sonra bir suskunluğa gömüldüler. Bu suskunluk neredeyse on yıl sürdü. 1980-1990 arası vahşet dönemi yok sayıldı. Edebiyata genel olarak yansımadı. Bu dönemde Yalçın Küçük’ün ‘küfür romanları’ dediği kitaplar peş peşe yayınlanmaya baladı. Meydanı boş bulan fırsatçılar, devrimcilerin kötü, hasta, psikolojik sorunları olan, bu nedenlerle silahlı eylemlere katılan tipler olduklarını anlatan romanlar yazdılar.

Fethi Naci 12 Mart sonrasıyla, 12 Eylül sonrasını roman bakımından kıyasladığı bir yazısında, iki dönem romanların hapislere düşen, öldürülen devrimci gençlere bakışla ayrıldığını saptamıştı. “12 Mart romanlarında devrimci gençler için ağıtlar yakılırken, 12 Eylül romanlarında kurulu düzenden yana tutum takınılarak devrimci gençleri aşağılamak ya da dünyayı değiştirme görevinin kendisine verilmiş olmadığını kabul etmeyi övmek moda oldu.”

28 yıl sonra Osman Şahin

Ancak 12 Eylül darbesinden bizzat fiili olarak zarar görseler bile çizgilerinden taviz vermeyen sanatçılar, sayıları çok az da olsa üretmeye devam ettiler. İşte elimde yeni bitirdiğim, ilk basımları 1980-1983 olan, Can yayınlarının 28 yıl sonra yeniden yayınlamaya layık bulduğu ‘Ağız içinde Dil gibi- Acı Duman’ adlı öykü kitapları olan Osman Şahin, bu örneklerden biridir. Bir yazarı değerlendirirken, eserlerini çağıyla, coğrafyasıyla, toplumsal altüst oluşlardaki durduğu yerle birlikte değerlendirmek gerekir. Osman Şahin iki faşist darbeye, sosyalist sistemin yıkılmasının yarattığı bozgun psikolojisine, kapitalizmin sanat ve felsefedeki yeni buluşu olan ‘postmodernizmin’ yıkıcı etkilerine karşı durmuş, insandan yana, emekten yana, ezilen halklardan yana duruşundan taviz vermemiş, üretmeye devam etmiştir.
« Öykü insanla, yaşamla bir anlam kazanır. İnsanın varoluş serüveniyle birlikte başlar öykü. (…) Bir yazar yaşadıkları kadar yazardır. Duruşu kadar yazardır. (…) Son 25-30 yıldan beri emekçilerin, orman işçilerinin, balıkçıların, pamuk ırgatlarının, köylülerin dramları pek yazılmıyor. Küreselleşmenin sonucudur bu. Yazılmış olan yapıtlardan da bilinçli olarak bir kısım medya söz etmiyor. Parayla bazı eleştirmenlere kitap tanıtma yazıları yazdırıyorlar. 75 milyonun 35 milyonu köylerde yaşıyor. Onların hikayeleri, romanları, şiirleri yazılmasın mı? Bazı kalemşorlar Sait Faik’in ‘insanı sevmekle başlar her şey’ sözünden yola çıkarlar ama hangi insanı sevdiklerini açıklamazlar. Bir bunalım edebiyatıdır gidiyor. Denizde boğulmak üzere olan bir insanın öyküsü yazılıyorsa ve denizden hiç söz edilmiyorsa eksik bir öykü olur. Kişinin neden bunaldığından onu bunaltan toplumsal nedenlerden de söz edilmelidir diyorum » (a.g.e.)

Şahin'in çocukluğu ve ilk gençliği Türkiye'nin en çarpıcı güzellikte -ancak aynı zamanda yoksul- iki bölgesinde geçmiştir: Fırat vadisi ve Toros dağlarında. Bu iki unsur, doğanın büyüleyici güzelliği ve insanlığın çektiği acılar, Şahin'in yapıtlarında birbiriyle sürekli çatışma içindedir. Bir keresinde Şahin şu duyarlı vurgulamada bulunmuştu: 'Tanık olduklarımı ve yaşadıklarımı aktarmak için birçok nedenim vardı. Fırat bölgesinde her gün acı insanlık gerçekleriyle karşılaşıyordum: Ağaçlar gövdelerini ve dallarını yitirmişti ve pörsümüş kökleriyle yaşamlar zorlukla sürdürülebiliyordu.'

Osman Şahin’in Öykücülüğü üzerine birkaç söz

2005 yılında televizyonda yapılan bir söyleşide, Türk yazın virtüözü Osman Şahin başucu yazarları arasında Stefan Zweig, Elias Canetti, Rainer Maria Rilke ve Yaşar Kemal'in özel bir yeri olduğunu belirtmişti. Şahin'in eserleriyle bu birbirinden görünürde oldukça farklı edebi kişiliklerin yapıtları arasındaki bağlantılar yadsınamaz. Bununla birlikte, Şahin'in bu yazarların hiçbirine büyük bir borcu da yoktur. Şahin, Zweig gibi, sürükleyici bir insanlık dramını gözler önüne serer. Canetti gibi kimliğimizin ve sosyal koşulların derinine iner. Lirik gücü ve şairsel içgüdüleri birçok bakımdan Rilke'yi anımsatır. Osman Şahin'in temalarının ve estetik kaygılarının zenginliği Türkiye'nin en önde gelen yazarı olan Yaşar Kemal'in yapıtlarında da gözlemlenebilir. Ancak bu benzerliklere karşın, Şahin'in sahip olduğu anlatım dehası kendine özgüdür ve taklit edilemez. (…) Temel olarak, Osman Şahin'in yapıtlarının 'Köy Romancılığı' olarak bilinen ve Türk edebiyatında 1940'lardan sonra baskın bir akım olarak ortaya çıkan türün örneklerinden olduğu söylenebilir. Öykülerinin çoğu acı çeken, kimi zaman sabırlı, kimi zaman başkaldıran kırsal kesim insanlarını konu almaktadır. Ancak Şahin'in yazını şimdi hemen hemen ortadan kalkmış olan 'Köy Romanı' türüne indirgenemez. Psikolojik derinliğe inmekteki ustalığı nedeniyle Şahin, eserleri bu konuda yeterli olmayan birçok yazarı geride bırakmıştır. Şahin'i öykülerinden kimi, özellikle Kolları Bağlı Doğan'dakiler kendisinin hapishane deneyimleri üzerinedir. Osman Şahin'in betimlediği görünümler ve kişilikler öylesine dramatik ve canlıdır ki Şahin doğal bir senaryo yazarı olarak da iz bırakmıştır. Tekniği cinéma vérité'ye benzetmekle birlikte, okurlarına köylülerin ve genelde emekçilerin iç dünyalarına derinlemesine bir bakışı da sunar. Çoğu zaman birkaç akıllıca fırça darbesiyle, kırsal yörelerdeki korkunç yoksulluğun dramını yansıtır ve o bölgelerde yaşama savaşı veren erkek ve kadınların onurunu gözler önüne serer.(Halman S. T.)

Osman Şahin’in öykülerinde sağlam bir diyalektik kurgu gözlenir. Köy romancılığı, öykücülüğü tanımı onu anlatmaya yetmez bence. Zira o ülkenin ekonomik yapısının yarı-fodal olduğu dönemde yazmaya başlamış, kapitalizmin gelişmesine tanık olmuştur. Bu ekonomik gelişmenin getirisi gibi götürüsüne de gözlemlemiş, kapitalizmin binlerce yıllık insan ilişkilerini-değerlerini nasıl parçaladığını, yok ettiğini anlatmıştır. Sömürünün yeni denen bu sistemde de yani kapitalist sistemde de acımasızca sürdüğünü kavramış, emekten yana tavır almıştır. Yukarıda andığım ‘Acı Duman’ adlı kitabında, ‘Yörük ana’ adlı öyküde kapitalizmin yıkarak-talan ederek gelişmesi çok çıplak ama estetik olarak anlatılır. Sözünü ettiğim öyküden aşağıda alıntıladığım bir bölüm yüzlerce sayfalık bilimsel analizin yerine geçer. Kapitalizmin herşeyi meta olarak gördüğünü, sadece elle tutulur nesneleri değil, kültürü de, türküyü de, aşkı da metalaştırdığını anlatır.

“Sonra toprak tuttu bizleri. Göçer insanıyken yatak insanı olduk çıktık. Atın devenin sırtını unuttuk. Alıştık oturak yaşayışlara. Develer, atlar gitti. Yolların yatakları değişti. Dönen tekerin, yel gibi giden motorun yanında ne yapsın, deve ne yapsın. .. yıl be yıl hepsine yol verdik, sattık Ana. Koyunlara, kilimlere geldi sıra. Onları da sattık. Duygularımızı, türkülerimizi, onurumuzu, kızlarımızı, insanlığımızı, aşkımızı, sevgimizi de sattık. Her şey alınıp satılan mal oldu. ..”
Sonsöz: Siz çok yaşayın Osman Şahin, hayattan, insandan, gerçekten kopuk Postmodern edebiyata karşı size daha çok ihtiyacımız var.

Kaynakça:

Remzi Kitapevi- Kitap gazetesi. S. 26. Şubat 2008.
Talat S. Halman. Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi 'Bir Yazın Virtüözü: Osman Şahin’
Ağız İçinde Dil Gibi- Acı Duman. Osman şahin. Can yayınları. Aralık 2007.
Not: Bu yazı 30 temmuz tarihli Cumhuriyet Kitap ta yayınlanmıştır.

adilokay@hotmail.fr

Seçim Sonrası 2. Gazetelerde Bugün/ Cumhuriyet’ten

Seçim Sonrası 2. Gazetelerde Bugün/ Cumhuriyet’ten
31/3/2009 · Kategori: İnceleme

Seçim Sonrası 2. Gazetelerde Bugün/ Cumhuriyet’ten



Cumhuriyet gazetesi 'İktidar sıkıntılı' manşetiyle AKP'nin içinden halkı suçlayan seslerin yükselmesini okuyucularına duyurdu. Milliyet gazetesi 'Gözler Erdoğan'da' başlığını kullandı ve Erdoğan'ın kabine revizyonu için söylediği sözleri manşetine yazdı. İşte günün öne çıkan gazetelerinin manşetleri...



CUMHURİYET İktidar sıkıntılı

Erdoğan “Bir kez daha güvenoyu aldık” dese de AKP içinden halkı suçlayan sesler yükseldi. Erdoğan, Antalya’ya 28 kere gittiğini vurgulayarak sonucu anormal bulduğunu söyledi. AKP Teşkilat Başkanı Aksu “Aklım almıyor. Olacak şey değil. Gittim bizzat ben çalıştım. İnanılmaz hizmetler yaptık. Tek tek herkesin elini sıktık. Ben sonucu bir türlü hazmedemiyorum” diye konuştu.



HÜRRİYET Türkiye'nin 13 gerçeği

Seçmen 8 puan eksilterek AKP'ye 'Ekonomik krize, Deniz Feneri gibi yolsuzluklara ve kutuplaşmaya dikkat et' uyarısı yaptı.



MİLLİYET Gözler Erdoğan'da

Başbakan Erdoğan'ın kabine revizyonu için "Anormal olmaz" yönündeki sözleri üzerine gözler, kendi seçim bölgelerinde başarızılık yaşayan bakanlara çevirdi.




RADİKAL Bir seçim, 25 ders

AKP yenilmez değil. 'Darbe' gölgesi olmayınca seçmen de normalleşiyor. Hırçın siyaset sevilmiyor. Yereli dinlemeyen kaybediyor. Seçmen olgun, rüşvetçi değil.



AKŞAM Seçim bitti krizi çözün

Meydan kavgaları, gerilim, seçim heyecanı geride kaldı. İş dünyası, hükümetin artık enerjisini krize harcamasını bekliyor.



POSTA Karizma çizildi

AKP ikisi büyükşehir 18 ili kaybetti, 5 yeni il kazandı. 2007 genel seçimlerine göre oy oranı 7.7 düşerek yüzde 38.97 oldu. Erdoğan seçim öncesi, 'Başarı ölçümüz yüzde 42'nin altına düşmemek' demişti.



VATAN Seçim bitti sıra ekonomide

İş dünyasının önde gelen temsilcileri dün art arda açıklamalar yaparak, hükümetin bir an önce krize odaklanmasını istedi.




HABERTÜRK Topun ağzındakiler

AKP'nin seçimlerde beklenenin altında başarı göstermesi üzerine, Başbakan Erdoğan'ın kabinede değişikliğe gitmesi gündemde. Hedefte 6 bakan var.



BİRGÜN ANAP'ın sonu da böyle başlamıştı

AKP'nin bu seçimdeki oy kaybı akıllara bir zamanlar iki dönem üst üste tek başına iktidar olan ANAP'ı getirdi. ANAP ilk seçim yenilgisinden sonra eriyip gitti.



SABAH Asıl gündeme dönüş zamanı

Son üç aydır yerel seçime kilitlenen Türkiye, yeni bir solukla gündemdeki sorunların çözümüne odaklandı.




TERCÜMAN Yıkılmadım ayaktayım

Erdoğan, muhalefetle ve bazı medya kuruluşlarına karşı mücadele ettiklerini, AKP'nin en büyük parti olduğunu kanıtladığını söyledi.




YENİ ŞAFAK Baykal'a karşı 3K formülü

22 Temmuz seçimlerinin ardından evine kapanan Baykal 29 Mart yerel seçimlerinde de ortadan kayboldu. CHP liderinin, Kılıçdaroğlu, Karayalçın ve Kocaoğlu'nun sürpriz başarısı karşısında koltuğunu kaybedeceği ileri sürüldü.




ZAMAN Şimdi ders çalışma zamanı

Türkiye, yerel seçimlerde halkın verdiği mesajı tartışıyor. İktidar partisinin ilk kez oy kaybettiği, muhalefetin birkaç puan yükseldiği yerel seçimlerde aday belirlemenin yanı sıra parti politikaları etkili oldu.



Cumhuriyet Gazetesi; 31 Mart 2009





Üç büyük şehirde değişiklik yok



İstanbul'da AKP'nin oy oranı yüzde 44.33, CHP'nin ise yüzde 36.88. Ankara'da AKP yüzde 38.47, CHP yüzde 31.5. CHP İzmir'de ise 53.44 oy oranı ile seçimi büyük farkla kazandı. CHP İzmir'de, Aziz Kocaoğlu ile yola devam ediyor.



Saat 01:36 itibariyle İstanbul, İzmir ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı için yarışan partilerin oy dağılımları şöyle:



İSTANBUL - Büyükşehir -Oy oranları

AKP 44.33

CHP 36.88

MHP 5.15

SP 4.69

DTP 4.13

DSP 1.45



ANKARA- Büyükşehir- Oy oranları

AKP 38.47

CHP 31.05

MHP 26.9

SP 1.11

DTP 0.35

DSP 0.03



İZMİR- Büyükşehir- Oy oranları

CHP 53.44

AKP 32.19

MHP 7.29

DSP 1.43

SP 0.89

DTP 0.64



Cumhuriyet Gazetesi, 30 Mart 2009



İstanbul: Ankara: İzmir: Ortalama:

AKP 44.33 38.47 32.19 37.33

CHP 36.88 31.05 53.44 40.46

MHP 05.15 26.90 07.29 13.12

29 Ocak 2009 Perşembe

“NECATİ, AZİZ NECATİ…” / FİKRİ UZUN

“NECATİ, AZİZ NECATİ…”


İstanbul’da Kasım Paşa, İzmir’de Eşref Paşa. Semt adı bunlar.
02 – 03 Ocak 2009 günleri, Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneğinin düzenlediği, “Ölümünün 80. yılında Mustafa Necati ve Cumhuriyet Eğitim Devrimi Sempozyumu” vardı İzmir’de.
Mustafa Necati, İzmir Eşref Paşa doğumlu.
Kurtuluş Savaşı’na hazırlık yıllarında, Kastamonu İstiklal Mahkemesi Başkanlığı yaptığını, Atatürk’ün ilk Milli Eğitim Bakanlarından olduğunu biliyorduk.
Kalktık gittik Kastamonu’dan İzmir’e.
Sempozyum; Dr. Selahattin Akçiçek Kültür merkezindeydi. İki gün sürdü. İki gün boyunca, aydınlanma tutkunu Mustafa Necati hakkında konuşulanları dinledik.
Sekiz oturumun sekizinde Kastamonu adı geçti sıkça. Mustafa Necati’nin, İzmir kadar Kastamonu’da da etki bıraktığı, fikirlerini benimsettiği, kendisini sevdirdiği bir kez daha ortaya çıktı.
Mustafa Necati’yi anlatacak olan bilim adamı ve yazarlar, Mustafa Necati’nin değişik yönlerini anlattı tanıttılar. Kendisi hakkındaki bilgilerin eksik olduğu, daha da araştırılması gerektiği konusunda birleştiler. Kastamonu’ya gelmelerini, o yıllarda yayınlanan, büyük bir kitleye ulaşan “Açıksöz” gazetesini, yine o günlerde çıkan dergi ve kitapları incelemelerini önerdik.

Edindiğimiz yeni bilgilere göre, ilk ve orta öğrenimini İzmir’de okuyan, İstanbul Hukuk Okulunu bitiren, Mustafa Necati, İzmir’e döner. Öğretmenlik, avukatlık yapar. O zamana kadar futbol, azınlıkların elindedir. İzmir’de bir futbol takımı kurulmasına önayak olur, adını “Altay Spor Kulübü” koyarlar. Kurucular arasında; Vasıf Çınar, Celal Bayar gibi kişiler de vardır. Dahası, Altay Futbol Takımının kalesini bir süre Adnan Menderes korur.
İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali, tüm İzmirliler ve yurttaşları etkilediği gibi, Mustafa Necati’yi derinden etkiler, çete savaşlarına katılır, Aznavur ayaklanmasına karşı koyan kuvvetin komutanlığını yapar.
Manisa’da; “İzmir’e Doğru” adlı bir gazete çıkartarak, İzmir’in işgalini kınayan, Kurtuluş hareketini destekleyen yazılar yazar. 26 yaşında, BMM ne, Saruhan Milletvekili olarak girer. Mustafa Kemal’in güvenini kazanır.
Çetelerin, eşkıyaların, asker kaçaklarının kol gezdiği ortamda güvenliği sağlamak amacıyla, Anadolu’nun belirli yörelerinde “İstiklal Mahkemeleri kurulur.
Karayolu ulaşımı yaygınlaşmadan çok önemli bir geçit yeri olan Kastamonu ve havalisi, İstiklal Mahkemesi Başkanlığına, Hukukçu, Saruhan Milletvekili Mustafa Necati getirilir.
Teşkilatçı ve kararlı bir devlet adamı olan Mustafa Necati; Kastamonu’da işe asker kaçaklarını yargılamakla başlar. Pişman olanları askere yollar. Halkı soyan, huzursuz eden eşkıyaları yakalatır asar. Yörede güvenliği sağlar. Açıksöz Gazetesinde, Hüsnü Açıksöz ve arkadaşlarıyla, İzmir’in işgalini kınayan, Kurtuluş Hareketini destekleyen yazılar yazar.
1921 Yılında Kastamonu’ya geldiğinde ilk demeci:
“Bundan sonra, memleketin casuslara, eşkıyaya, rüşvet alana, zalime, asker kaçağına, bunları saklayanlara, zenginleri fukaraya tercih edenlere, her kim ve ne mevki ne rütbede ne kadar büyük olursa olsun, aman yoktur”. Olur
Kastamonu’daki İzmir sevgisinin, o yıllarda daha da çoğaldığı ve sürüp gittiği bilinir.
Mustafa Necati, İzmirli olduğu kadar, bir Kastamonulu gibi davranır Kastamonu’da.
Kelebek Çayırında güreş tutmuş, Gelin Dağında piknik yapmış, Sepetçioğlu Oyunu oynamış, kahvehanelere gidip halkla birlikte kahve içmiş; “Kastamonu, bana memleket hasreti çektirmedi” demiştir.
Eskişehir-Kütahya Muharebeleri sonrası, ordunun geri çekileceği, Meclis’in Anadolu içlerine taşınacağı söylentileri çıkmıştır. Söylentilerin gerçek payı da vardır. Mustafa Kemal, çok sevdiği ve güvendiği, “Kastamonu ve Havalisi İstiklal Mahkemesi Başkanı’na “çok gizli” damgalı bir telgraf çeker: “İşler kötüye giderse, ordumla Anadolu içlerine çekilmem gerekebilir. Anadolu içlerine çekilmem gerektiğinde, en güvenli yer olan Kastamonu’dan geçmek istiyorum. Kastamonu’dan geçmeyi tercih edersem, Kastamonu halkı bana nasıl davranır”?
Mustafa Necati, çevreyi yoklamak, çevredeki havayı koklamak ister. Kırk çeşme semtine gitmeğe karar verir. Kırk Çeşme Mahallesi’ne gitmesinin nedeni; olası düşman baskınına hazırlıklı olmak amacıyla Oluk Başı semtinde yapılan talimlerde ve savaş oyunlarında; hep, Kırk Çeşme grubunun birinci gelmesidir.
Bir akşam, “çat kapı” Kırk Çeşme Semtine gider, çoğunlukla “gözü peklerin” oturduğu kahvehaneye girer. Kahvehanede oturanların kimileri, İstiklal mahkemesi Başkanı Mustafa Necati’nin kahvehanelerine gelişinden kuşkulansalar da Mustafa Necati, zalimlere, zulmedenlere karşıdır. Kahvehanede oturanların içinde; zalim, zulmeden ve askerden kaçan yoktur.
Kahvehane halkı ayağa kalkar, yer gösterir, “köşeye” oturturlar.
Mustafa Necati’nin yüzü güleçtir. Hoş beşten sonra, kahvehane halkının meraklı bakışları altında:
“Mustafa Kemalden selam getirdim. ‘Anadolu içlerine çekilmem gerekirse, Kastamonu’dan geçmeyi düşünüyorum. Kastamonu’dan geçersem, Kastamonu halkı beni korur mu’, diye soruyor.”der demez:
“Vallahi billahi üçten dokuza şart olsun, çevresine etten duvar örer, sinek uçurtmayız” derler.
Bu yemin, yöre geleneğinde, mutlaka yerine getirilmesi gereken, “Yeminlerin padişahı” bir yemindir. İstiklal Mahkemesi Başkanı Mustafa Necati, bu yeminin gücünü bilir ve duygulanır.
Yöre geleneğinde bu yemin, “yeminlerin yemini”, geri dönüşü olmayan, mutlaka yerine getirilmesi gereken bir yemindir.
O günlerden sonra da Kastamonu halkı, canla başla mermi erzak nakli yapar, asker yollar. Sakarya Savaşı kazanılır, ordunun geri çekilmesine gerek kalmaz. Mustafa Kemal’in: “Gözüm cephede, kulağım İnebolu’da” dediği günlerdir o günler.

***

“Hamdolsun şükrolsun” özverili bir hazırlık, olağan üstü bir planlama, inançlı bir uygulama sonucu, Sakarya Savaşı kazanılır, 30 Ağustos zaferinden sonra, yurt düşmandan temizlenir.
İzmirliler, Egeliler ve tüm yurttaşlar bilmelilerdir ki; Yunan Komutanı Trikopis’i Afyon yakınlarında esir alan komutan, Dadaylı Halit Bey, Kastamonuludur.
Silahlı askerle kazanılan savaş sonrası barışın ve kalkınmanın eğitimli insanlarla pekiştirilmesi gerektiği ilerici aydınlarca bilinir.
Eğitime gönül vermiş İzmirli Mustafa Necati, 1925 Yılında Milli Eğitim Bakanı olur.
Kısa sürede okuma yazma oranı artırılmalı, memleket cehaletten kurtarılmalı, dünyaya aydınlık pencereden bakmalı, donanımlı insanlarla ülke hızla kalkınmalıdır.
Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati; işe, “öğrenilmesi zor olan” Arap harflerini bırakıp, yetişmesini, dahası; geçilmesini arzuladığımız uygar ülkelerin kullandığı yazıyı benimsemekle işe başlar. Yazı, Türkçeye uydurulur. Okuryazar sayısını kısa sürede çoğaltmak için Millet Mektepleri açılır. “Köyde şehirde, kısa sürede okuma yazma bilmeyen çocuk kalmayacağını açıklar.
Bu bir düş değil, planlanmış, uygulama aşamasına geçilmiş programdır.
Mustafa Necati; 35 yaşında, 1929 Yılında genç yaşta ölür. Ölüm nedeni “apandisit patlaması’ olarak açıklansa da o gün bu gün, ölümünü kuşkuyla karşılayanlar vardır
.
“Biz, çocukları doğa ile eşya ile gerçeklerle karşılaştıran, neşe ve özgürlük havası içersinde çalışmaya, gözlem ve muhakemeye, yaratıcılığa götüren bir okul istiyoruz”. Diyen Mustafa Necati; başka bir konuşmasında da:
”Memlekette mektep bulamayan tek bir çocuk bırakmayacağım” der.
Mustafa Necati’nin ölümünün ardından İsmet İnönü, mezarı başında:
“Necati, aziz Necati; dileyin yerine getirilecektir”.
Diyecektir. Fikri Uzun Yazilari“NECATİ, AZİZ NECATİ…” / FİKRİ UZUNAĞLA GÖZLERİM / FİKRİ UZUNBÖYLE OLURDU ORALARDA KIŞ GECELERİ / FİKRİ UZUN

28 Haziran 2008 Cumartesi

Sivas Madımak’ta katledilen Gülsüm Karababa’nın ağabeyi Hüseyin Karababa, “Türkiye’nin Gizli Gündemi”

26/06/2008 Sivas Davası kitap oldu 2 Temmuz 1993’te Sivas Madımak’ta katledilen Gülsüm Karababa’nın ağabeyi Hüseyin Karababa, “Türkiye’nin gizli gündemi” adıyla Sivas Davası’nı kitaplaştırdı. 2 Temmuz 1993’te Sivas Madımak’ta katledilen Gülsüm Karababa’nın ağabeyi Hüseyin Karababa, “Türkiye’nin gizli gündemi” adıyla Sivas Davası’nı kitaplaştırdı. Türkiye’de yargılamanın bitmesinin ardından, diğer şehit aileleriyle birlikte Sivas Davası’nı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) götüren Hüseyin Karababa, hem Sivas Davası’nın Türkiye’deki sürecini, hem AİHM’e götürülmesini, tanık ifadeleriyle anlattığı kitapla, “hafızaları diri tutmayı” da amaçlıyor.İlkim Basım Yayın ve Dağıtım tarafından basılan 304 sayfalık kitabı, “Pir Sultan Abdal’ın inancı, bilinci ve direnci ile 33 cana armağan eden” Karababa, “2 Temmuz 1993’de Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yaptırılan Ozanlar Heykeli’nin açılışına katılmak ve Pir Sultan Abdal’ı anmak üzere Sivas’a giden 33 can yakılarak katledildi, ancak geride kalanlar için bu yangın 15 yıldır devam ediyor” diyor. Katliamın yapıldığı otelin “utanç müzesi”ne dönüştürülmesi talepleri için resmi kurumlarca bulunan bahanelerin yangına benzin taşıdığını ve yangını büyüttüğünü belirten Karababa kitapta geçmişten günümüze yaşanan Alevi katliamları ve katliamlarda yitirilen aydın yüzlere, döneme ait belgelere ve tanıkların ifadelerine de yer veriyor. Katliamda kaybedilen canlar arasında yer alan Hollandalı Carina Cuanna için Hollanda Büyükelçiliği ile yazışmalara ve görüşmelere de yer veren ve vatandaşlarına sahip çıkmadıkları için eleştiren Karababa’nın kitabı, katliamın 14’üncü yılında yapılan anma toplantılarından fotoğraflarla sona eriyor. (Ankara/EVRENSEL)


26/06/2008 Bir efsanenin başlangıcı Sennur SezerKimi kişiler tarihin öyle dönemeçlerinde öne çıkarlar ki, onları benimsemesiniz de ister istemez önemsersiniz. Öyle bir yaşam sürerler ve ulusları için öylesine önem taşırlar ki bir efsane durumuna gelirler. Kimi kişiler tarihin öyle dönemeçlerinde öne çıkarlar ki, onları benimsemesiniz de ister istemez önemsersiniz. Öyle bir yaşam sürerler ve ulusları için öylesine önem taşırlar ki bir efsane durumuna gelirler. Fidel Castro bu kişilerden biridir. Fidel taşralı bir toprak sahibinin oğullarından biri olarak doğdu. Sonra tüm dünyayı etkileyen bir devrimin önderi oldu. Son yıllarda kapitalist dünya onun ölümünü bekledi. Öldüğü dedikodularını bile çıkardı. O yerini kardeşine bırakarak dinlenmeye çekildi. Bu davranışını ‘ben yerimi kardeşime değil, bir kavga arkadaşıma bıraktım’ benzeri bir anlatımla açıkladı. Söylediğinin doğruluğu cezaevinden yazdığı mektuplarla da kanıtlanmaktadır. Kardeşi Raul Castro, Fidel ile birlikte Moncado Kışlası’na yapılan saldırıya katılanlar arasındaydı. 80 kişinin şehit düştüğü bu saldırıdan sonra Fidel ile birlikte Pines Adası’ndaki Ulusal Erkek Cezaevine gönderilmişti. Yirmi altı yaşındaki Fidel’in “silah kullanmayı öğrenenler şimdi kitap okumayı öğrenerek geleceğin büyük savaşına hazırlanıyorlar” diye tanımladığı genç tutsaklardan biriydi. Peki Fidel Castro için ne biliyoruz?Nâzım Hikmet’in Havana Röportajı’nda o Havana’dan “ayırdedilemeyen” biridir, “bir al art arda tek sıra dizilip ellerini birbirinin sırtına koyup rumba oynayan yüz bin kişiyle” birbirine karıştırılan biri. Gabriel Garcia Marquez ise onu anlatırken şakacı bir tavırla der ki:“Fidel Castro bir hafta boyunca Küba’da gezdirdiği yabancı bir ziyaretçiden söz ederken ‘Adam nasıl da konuşuyor- hatta benden bile çok konuşuyor!’ demişti. Bunun bir abartma, hem de büyük bir abartma olduğunu anlamak için Fidel Castro’yu az çok tanımak yeterlidir; çünkü konuşmaya onun kadar düşkün bir başkasını bulmak imkansızdır.Onun söze olan bağlılığı adeta büyülüdür. Devrimin başında Havana’ya zaferle girişinin üzerinden henüz bir hafta geçmeden televizyonda hiç durmadan yedi saat konuşmuştu. Bu bir dünya rekoru olmalı.”Marquez, Fidel’in dinleyicilerini inandırıcı bir konuşma biçimi olduğunu vurgular. Yaşama biçimini ve çeşitli özelliklerini anlatır, hafızasının gücünü, her sabah 200 sayfalık dünya haberlerini okuyuşunu, altmış bir yaşına gelene kadar düzenli bir uyku yerine şekerlemelerle idare ettiğini, tam bir kitap kurdu oluşunu, okumak için kitap türü ayırmayışını, yemek pişirmekten (ve herhalde yemekten) zevk alışını, her gün birkaç saat spor yaparak, sık sık yüzerek “mükemmel fiziki durumunu” koruyuşunu... Aynı konuşmanın içinde bir konuyu tekrar tekrar anlatmasını...Fidel Castro’yu ünlü bir yazardan değil, kendinden dinlemek çok daha önemli bence. Agorakitaplığı’nın yayımladığı İlk Yıllarım adlı kitap bu olanağı tanıyor okura. Mehmet Harmancı’nın İngilizce’den çevirdiği İlk Yıllarım Fidel Castro’nun yaptığı çeşitli röportajlardan hazırlanmış. Marquez’in “Benim Gözümle Fidel” başlıklı yazısı da Fidel’in hapisane mektupları da aynı kitapta yer alıyor. Kitap Fidel’in doğduğu kasabanın ve ailesinin özelliklerini anlatışıyla başlıyor, Moncado Kışlası baskınından sonra 15 yıla mahkum olup yattığı hapishaneden arkadaşlarıyla birlikte 15 Mayıs 1955’te serbest bırakılışına kadar olan yaşamını yanstıyor.. Fidel ülke çapında yürütülen bir af kampanyasıyla serbest bırakıldıktan kısa bir süre sonra 7 Temmuzda Meksika’ya sürgüne gidecektir.Hapishane koşulları 1 Mart 1954 tarihli bir mektubundan da anlaşılabilir:“On yedi gündür ışığım yok ve muma da izin vermiyorlar. Ancak dün akşam sadece karanlık ve yalnızlık değil, yağmur da vardı. İlk gök gürültüleri başladığında hava kararmak üzereydi. Şimşekler çakıyor, karanlığı parçalayıp yüksek pencerelerden hücreyi aydınlatıyor, köşelere demir parmaklıkların gölgeleri düşüyordu.Sonra yağmuru içeri sokan sert bir rüzgarla fırtına başladı ve her şey sırılsıklam oldu. Kitaplarımı korumak için bavula doldurdum, bavulun üzerine battaniyemi örttüm. Bu arada yatak ıslandı, yerleri su bastı, soğuk ve nemli hava iliklerime işledi. Fırtına sona erene değin sonsuz bir sabırla bir köşede bekledim. Pazar gecesiydi!”Kitapta bu dönemden fotoğrafların yer aldığı küçük bir albüm de yer alıyor.Efsanelerin de insan olduğunu anlatan ilginç bir çalışma. * Fidel Castro Ruz, İlk Yıllarım, Türkçesi Mehmet Harmancı, agorakitaplığı, 195 +16 sayfa

26/06/2008 Türkçe sözlükçüsünü kaybetti Hazırladığı kapsamlı sözlüklerle tanınan Ali Püsküllüoğlu, solunum yetmezliğinden öldü. Dostları, şair ve dilbilimci Püsküllüoğlu’nu uğurladıŞair ve dilbilimci Ali Püsküllüoğlu, önceki gün uzun süredir tedavi gördüğü Ankara Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Bölümü’nde yaşama veda etti. Dil Derneği ve Edebiyatçılar Derneği’nin kurucuları arasında yer alan Ali Püsküllüoğlu, hazırladığı kapsamlı Türkçe sözlüklerle de tanınıyordu.Ali Püsküllüoğlu’nun cenazesi, Ankara Küçükesat Camii’nde kılınan öğle namazını takiben, Gölbaşı Mezarlığı’nda toprağa verilmek üzere son yolculuğuna uğurlandı. Hastalığı nedeniyle bir süredir tedavi gören Püsküllüoğlu, solunum yetmezliği sonucu 73 yaşında vefat etti. Püsküllüoğlu’nun cenaze törenine, edebiyat çevresi ve yakınları katıldı. Duygu dolu anların yaşandığı törende, Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın, yazar Yaşar Küçük, şair Ahmet Telli, yazar Emin Özdemir, Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı (Umag) yayın yönetmeni ve yazar Orhan Tüleylioğlu, dilbilimci Prof. Dr. Aydın Köksal, şair Cahit Külebi’nin torunu dilbilimci Oya Külebi, Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Ali Balkız, yazar Metin Turan ve Cumhuriyet Gazetesi yazarı Işık Kansu yer aldı. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, dilbilimci, şair ve edebiyatçı Ali Püsküllüoğlu’nun yaşamı boyunca Türkçenin korunması ve gelişmesi için çaba gösterdiğini belirtti. Günay, Ali Püsküllüoğlu’nun vefatı nedeniyle yayınladığı mesajda “Şairliğinin yanı sıra dil ve sözlük çalışmalarıyla Türk edebiyatına unutulmaz hizmetlerde bulunan Ali Püsküllüoğlu, daima saygı ve takdirle anılacaktır” dedi. Dil Derneği Başkanı Sevgi Özel, şair, dilbilimci ve edebiyatçı Ali Püsküllüoğlu’nun vefatıyla ilgili, “Hem değerli bir dostumuzu, ağabeyimizi hem de gerçekten Türkçeye emek veren en çalışkan ustalardan birini yitirdik” dedi. Dil Derneği’ni, 21 yıl önce birlikte kurduklarını anlatan Özel, “Onunla Dil Derneği’nin kuruluşunda birtakım zorlukları birlikte göğüsledik” diye konuştu. Ali Püsküllüoğlu’nu kaybetmekten dolayı derin üzüntü duyduklarını ifade eden Sevgi Özel , “Çok değerli bir ağabeyimi kaybettim, çok üzgünüm. Onu düşünceleriyle, ilkeleriyle yaşatmayı sürdüreceğiz” dedi. Yıllarını Türkçe’ye verdiAli Püsküllüoğlu, 1 Ocak 1935 tarihinde Adana’nın Kadirli ilçesinde dünyaya geldi.Ailesi çiftçi olan Püsküllüoğlu, ilk ve orta öğrenimini Kadirli’de tamamladı. Ali Püsküllüoğlu, Mersin Lisesi’nde sürdürdüğü öğrenimini, sağlığı nedeniyle yarıda bırakarak Kadirli, Adana ve İstanbul’da değişik işlerde çalıştı. Püsküllüoğlu, çiftçilik, gazete satıcılığı, sinema biletçiliği, avukat yazmanlığı, gazetecilik ve yayımcılık yaptı.İstanbul’da, 1959 yılında Çevre Yayınevi’ni kuran Püsküllüoğlu, Kadirli’de “Karacaoğlan” adlı bir haftalık bir gazete çıkardı. 1960-1983 yılları arasında Türk Dil Kurumu’nda Yayın ve Tanıtma Kolu Uzmanı olarak çalışan Püsküllüoğlu, kurumdan 1983 yılında istifa etti ve bir süre sonra da emekli oldu.Ankara Radyosu’nda “Kitap Saati”, Türkiye Radyoları’nda Türk Dil Kurumu adına “Arı Dile Doğru”, “Ana Dilimiz”, “Öz Dilimiz” programlarını hazırlayan Püsküllüoğlu, Türkiye Radyoları’nda her akşam olmak üzere 1 yıl süreyle yayımlanan “Atatürk’ün Söylev”ini ilk kez bugünün diline aktararak sunanlar arasındaydı.Türk edebiyatının çalışkan şairleri arasında bulunan Ali Püsküllüoğlu, Ülkü Tamer, Turgut Uyar ve Edip Cansever şiirlerine benzer özellikler taşıyan ilk şiirleriyle “İkinci Yeni” şiirinin ölçülü, dengeli bir şairi olarak görüldü. 1970 sonrasında tümüyle yeni bir şiire yönelen Püsküllüoğlu, toplumsal olgu ve olaylarını ele aldı. Püsküllüoğlu, şiirlerinde yer yer Behçet Necatigil’in “kırık dize” yapısını da uyguladı.“Mağara/Dağ Başı” adlı radyo oyunu Türkiye Radyoları’nda, İngilizceden çevirdiği tek perdelik oyunlar Türk Dili dergisinde yayımlanan Püsküllüoğlu, “Pembe Beyaz”, “Aydınlık İçinde”, “Karanfilli Saksı”, “Uzun Atlar Denizi”, “Sırtımızda Kızgın Güneş”, “Unutma Onları”, “Yaz ve Yağmur”, “Gül Sevgili Yurdum” ve “Babadat (Toplu Şiirler)” adlı şiir kitaplarını çıkardı.Ozanlığının yanı sıra dil ve sözlük alanındaki çalışmalarıyla da kendini kabul ettiren Püsküllüoğlu, sözlük çalışmalarına 1963’te başladı ve ilk sözlüğü “Öz Türkçe Sözlük” 1966 yılında yayımlandı. Püsküllüoğlu’nun 40 yılı aşan bir süre içinde 20’yi aşan sayıda ve çeşitli boyutta sözlükleri yayımlandı. Bunların ve şiir kitaplarının birçok baskısı yapıldı.Püsküllüoğlu, “Nasrettin Hoca” ile 1981 yılında Türk Dil Kurumu Çocuk Yazını Ödülü’nü, “Gül Sevgili Yurdum” ile 1983’te Toprak Şiir Ödülü’nü ve “Zamansız” isimli dosyasıyla 2005 yılında Yunus Nadi Şiir Ödülü’nü kazandı. (KÜLTÜR SERVİSİ)


28/06/2008 SU Selma AğabeyoğluSesin GölgesiŞimdi kılıç kuşanırMartı çığlığında denizÖzler öksüz büyümeyi...Deniz bitti. Kirlendi. Bir şal gibi örtündü siyahı… Lacivert miydi, yoksa mavi miydi rengi? Köpüklerinde nazlı bir gelinin duvağından aldığı beyazlık gittikçe grileşti… Deniz bize küstü. Su küstü bize. Orada çok uzaklarda, o dağ köylerinde yaşayan minicik çocuklar, henüz denizin mavisini hiç görmemiş çocuklar, o çok uzaklardaki çocuklara nasıl göstereceğiz o kıydığımız mavilikleri, nasıl diyeceğiz “işte bu denizdir” diye. Onların fısıltılarıdır “Daha deniz görmemiş bir çoban çocuğuyum” sözcükleri… Deniz küstü… Çocuklar küstü… Deniz bitti..Deniz şimdi öksüz bir çocuk gibi. Denizin maviliklerine kıydık. Denizin yakamozu bu yüzden artık eskisi kadar görkemli ve güzel değil. Denizi küstürdük…Bir yeşil olur bir bulanıkDeniz suyuBirden kararır hırçın olurBulut neyseKarşılığı yok sözlerin...Karşılığı yok sözlerle konuşuyoruz dostlarla, sözcüklerde dağılmış bir tesbih tanesi şaşkınlığı, sözcüklerin içini boşalttıkça, anlam sessiz bir iç çekiş gibi hüzünlü dökülür oldu dudaklarımızdan…Gün bitti gündelikçi kızlar Yosunları toplarGözlerim istekli bir nehirİçime akarYıl boyuAnnemin sütü kesilirÜşürüm...Deniz üşür, gündelikçi kızlar kaneviçelerinde hayatı işlerken, sözcüklerin karşılığı yokken, gözlerimizdeki yaşlar içimize akarken, yaşamın cinnet duraklarından geçip giderken elbette bu kargaşada, yoksunlukta en çok annelerin saçları beyaza döner. En çok annelerin canı yanar. Onlar ki hep karşılığı olmayan cümlelerle dokunmadılar mı evlatlarının yüreğine, en çok onların canı yanmadı mı çocuklarının acılarına… Deniz bitti. Mavinin rengi kirlendi. Babaların gözyaşları içine akarken, daha deniz görmemiş çocuklarımız gibi hep bir yerlerde eksik bıraktık bir şeyleri… Ve en çok bu kirlenmişlikle annelerin sütü kesildi. Deniz küstü. Çocuklar küstü. Anneler küstü…Şiirler değerli şair ağabeyim İbrahim İspir’in Ocak 2007’de Damar Yayınları’ndan okura sunulan “Uykun Kalır” ve Nisan 2008’de yayımlanan “Sesin Gölgesi” kitaplarından alıntılardır. Böylesine güzel ve insanı derinliklere doğru yolculuğa çıkaran şiirleri okudukça, bende bıraktığı izleri aktardım sizlere.Değerli Şair İbrahim İspir’i okuyun, siz de seveceksiniz ve onun dizeleriyle uzun bir yolculuğa çıkıp hayatı yeni baştan gözden geçireceksiniz ve şiirin gücünü bir kez daha sevgiyle anacağız…

TÜTÜN KARŞITLIĞI: SAĞLIK İÇİN Mİ?

TÜTÜN KARŞITLIĞI: SAĞLIK İÇİN Mİ?

Tütün ve başta sigara olmak üzere her türden tütün ürünlerinin kullananların sağlığında ciddi ve çoğu zaman onulmaz hasarlara neden olduğu artık bilimsel bir gerçektir. Tütün kullanımının özellikle erkeklerde ‘küçük hücreli akciğer kanseri’ oluşumunda en önemli risk etkeni olduğu kanıtlanmıştır. Aynı şekilde tütün kullanımının kalp ve damar hastalıkları oluşma riskini artırdığı da bilinmektedir. Gebelikte tütün kullanımının düşük doğum ağırlığına neden olduğu da kesin bir gerçektir.
Tütün kullanımın insan sağlığına zararlı olduğu son elli yılın araştırmalarıyla artık tartışılmaz bir gerçek olmuştur. Olmuştur ama tütün karşıtı kampanya, uygulama ve yasaların doğrudan insan sağlığını düşünerek başlatıldığı çok tartışmalıdır.

ÇOK KISA TÜTÜN TARİHİ
Tütün Amerika kıtasından dünyaya yayılmıştır. Amerika kıtasının yerlileri tarafından en az dört bin yıl önce çiğneme ya da dumanını soluma şeklinde kullanılmaya başlandığı bilinmektedir. Avrupa kıtasına ve oradan tüm dünyaya yayılması 1492 yılında Amerika kıtasının ‘keşfedilmesinden’ sonra olmuştur. 16. yy başında tütün Avrupa ve Asya kıtasında yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Türkiye’ye girişi 1580’de olmuştur. İbrahim Peçevi 1601 yılında yazdığı tarihinde İstanbul’da insanların sokaklarda tütün içip dumanını birbirlerinin yüzüne üflediklerini yazmıştır. Yaklaşık aynı dönemlerde tarımı da başlamıştır.

İLK TÜTÜN YASAKLARI
Dünyada tütünün kullanımının ilk yasaklanması Britanya ve Osmanlı İmparatorluğu’nda olmuştur. Her ikisinin gerekçesi de sağlık değildir. Britanya Kralı I. James 1602 yılında Britanya’da önce tütün kullanımını yasaklamak istemiş, baş edemediğinde ise tütün vergilerini 4000 kat artırarak, denetim sağlamaya çalışmıştır. James’in yasağının ardında da Yeni dünya’dan gelen ticareti denetleme arzusu olduğu düşünülmektedir. 1633 yılında IV. Murat tütün kullanımını yasaklamış ve içenlerin başının kesileceğini buyurmuştur. İlk gün 18 kişinin başının kesildiği rivayet edilmektedir. IV. Murat’ın tütünü yasaklamasının ardında nerdeyse tümüyle ahşap evlerden oluşan İstanbul’daki yangınlarının tütün kullanımına bağlanması olduğu düşünülmektedir. Bu yasak 10 yıl sürmüştür.
On yedinci yüzyıldan yirminci yüzyıla kadar tütün endüstrisi ve tütün bağımlılığı dünyada büyük bir hızla artmış, bu dönem boyunca tütünün insan sağlığına zararlı olup olmadığı hep tartışmalı olmuştur.
Ancak bu üç yüzyıl boyunca tütün endüstrisi ve tütün vergilerinin, imparatorluklar ve devletler için en önemli gelir kaynaklarından biri olması, değişmemiştir. Tütün tarımı kırsal alanda büyük bir istihdam ve gelir kaynağıdır. Ama tütünden asıl vazgeçemeyen devlet hazineleridir.

DEVLETİN PARADOKSU
Tütün karşıtı kampanyalar bir yandan devlet destekli yürütülür ama diğer yandan tütün ürünlerinin çok yüksek vergileri hemen tüm devletlerin en önemli gelir kaynaklarından biridir. Yalnızca vergi üzerinden elde edilen gelir dışında tütün endüstrisindeki iş gücü istihdamı da devlet için çok derece karlıdır.

NAZİLER: İLK TÜTÜN KARŞITLARI
Naziler 1930’lu yıllarda dünyanın en güçlü ve yaygın sigara karşıtı kampanyasını yürütmüşlerdir. Nazi doktorları ve askeri liderleri tütünün “ırk” için zararlı olmasından endişeleniyorlardı. Çok sayıda Nazi lideri tütün karşıtlığını seslendiriyorlardı. İlgi çekici olarak II. Dünya Savaşı yıllarının liderlerinden Churchill, Stalin ve Roosevelt ağır birer tütün bağımlısıyken, Hitler, Mussolini ve Franko tütün karşıtıydılar. Sert bir tütün karşıtı olan Hitler, tütünün, Kızılderili’nin kendisini alkole alıştıran beyaz adama yönelik misillemesi olduğunu düşünüyordu ve Almanya’da Nazizmin başarılı olmasının yolunun tütünün bırakılmasından geçtiğini söylüyordu.
Ancak Nazilerin sert tütün karşıtı kampanyaları ters tepmiştir. İlk 6 yıl Almanya’da tütün kullanımı dramatik bir şekilde artmıştır. Öyle ki aynı dönemde çok daha yumuşak bir tütün karşıtlığının uygulandığı Fransa’da tütün kullanımı çok daha az artmıştır. Bu farkı bazı tarihçiler Nazi düşüncesine yönelik edilgen bir kültürel direniş olarak yorumlamışlardır.
Aynı dönemde tütün üreticileri de çok güçlü, etkin ve sinsi bir tütün yanlısı program yürütmüşlerdir. Tütün karşıtları tütün endüstrisinin Amerikan tarzı tanıtım teknikleri karşısında başarısız kalmaktan çok yakınmışlardır. Örneğin tütün karşıtlığı Almanya askeri liderlerinde kuvvetliyken SA (Nazi milisleri) markasıyla sigara üretmişlerdir. Çok sayıda tütün karşıtı propogandaya karşı olan dergilerin yayınlanmasını sağlamışlardır.
1939 yılından sonra Nazi tütün karşıtlığı daha da şiddetlenmiş, önce resmi dairelerde sigara içimi yasaklanmış ardından hastaneler, kamu binaları ve huzurevlerinde sigara kullanımı yasaklanmıştır. Himmler polisler SS görevlileri ve diğer resmi görevlilerin üniformalı ve görevdeyken sigara içmelerini yasaklamıştır. Bu dönem sigara tüketiminin artık azalmaya başladığı dönemdir. 1941 yılında Almanya’nın 60 kentinde sokakta sigara içmek yasaklanmıştır. Aynı dönem gebe ya da 25 yaşından küçük kadınlara sigara kuponu verilmesi ve restoranlarda kadınlara sigara satışı yasaklanmıştır. 1944 yılında ise tüm tren ve otobüslerde sigara içimi yasaklanmıştır.

BAŞARISIZ TÜTÜN KARŞITLIĞI
Özellikle 1950’li yıllarda yapılan kontrollü bilimsel çalışmalar tütünün içenin sağlığına ciddi zararlar verme riski olduğunu kesinlikle gösterdi. Elli yıllardan sonra seksenlere kadar tütün karşıtı kampanyalar daha çok sağlık örgütleri ve bilimciler eliyle yürütülmekteydi. Ancak başta çok güçlü ve kaynakları zengin olan tütün üreticileri bu kampanyaların başarılı olmasını hep engelledi ve tüm dünyada tütün kullanımı sürekli arttı.
Sinema filmlerinden, popüler ikonlara, edebiyattan medya reklamlarına kadar tütün endüstrisi her alanda tütün kullanımını özendiren, kışkırtan ve bir kimlik imgesi haline getiren çalışmalarını sistemli ve büyük paralar harcayarak yürütüyordu. Bu güçlü tütün yanlısı lobi karşısında sağlık alanındaki bilimcilerin “tütün sizi öldürür” uyarılarının hemen hiçbir etkisi yoktu. Sonra seksenler geldi.

80’LER: ‘TÜTÜN İÇEN SENİ ÖLDÜRÜR’
1980’li yıllarla birlikte tütün karşıtı kampanyalar sağlık bilimcilerden çok sivil toplum kuruluşları ve doğrudan devlet eliyle yürütülmeye başlandı. Bu dönemde tütün karşıtı kampanyaların temel sloganı dramatik bir değişim gösterdi. O zamana kadar tütün karşıtı kampanyalar kullanıcıya yönelik ve onun sağlığının bozulacağı uyarıları temelinde yürütülürdü. Seksenlerden sonra ise tütün karşıtı kampanyaların hedef kitlesi ve sloganı değişti. Artık “içersen ölürsün yerine içen seni öldürüyor” sloganı öne çıkarılmaya başlandı. Buna eşlik eden tütün içenlerin ikinci sınıf insan muamelesi görmeyi hak ettikleri yayılmaya başlandı. Toplumun ırkçı eğilimleri için tütün bağımlıları kolay ve savunmasız bir hedef haline geldiler. O güne kadar tütün içersen ölürsün uyarısından hiç etkilenmeyen insanlar, başkası içerek ve dumanını senin soluduğun havaya üfleyerek seni öldürüyor sloganının ırkçı büyüsüne bayıldılar.
Ardından tütünün, yoksullar, göçmenler, serserilerin az gelişmiş ülkelerden gelenlerin kullandığı bir madde olduğu ve bu toplumun düşük insanlarının içtikleri tütünle havayı kirleterek “beyazların” sağlığını tehlikeye attıkları fikri hızla yayıldı. Tütün kullanımı bir dışlama ve aşağılama sembolü haline geldi. Örneğin Avrupa’nın tütün kullanımının en yaygın olduğu ülkelerinden biri olan Hollanda’da “Türk gibi sigara içmek” deyimi son derece popüler bir aşağılama deyimi olarak kullanılmaktadır.

MODERN IRKÇILIK VE DİSİPLİN ARACI
Devletler bir yandan tütün karşıtı kampanyaları otoriter yöntemlerle yürütür ve bir çeşit toplumsal denetim aracı olarak kullanırlarken diğer yandan tütün ürünleri tüketiminin sağladığı vergi gelirlerinin azalmasını istemez.
Tüm dünyada tütün kullanımından çok daha tehlikeli birçok besin, hayat tarzı ve uygulama vardır. Ancak bunlardan hiç birine tütün karşıtı kampanyaların ırkçı, dışlayıcı sloganlarıyla yaklaşılmaz. Amerikan şişmanlığı bugün tütünün yol açtığı sağlık sorunlarından çok daha büyük sağlık sorunlarına yol açmakta ve üstelik şişmanlık yine tütün kullanımı gibi dışlayıcı, aşağılayıcı bir ırkçılıkla aşağılanmaktadır. Ancak ne bir sivil toplum kuruluşunun ne de devletlerin aklına “fast food”u, transyağları ya da kızartmaları yasaklamak gelmemektedir. Dahası şişmanlarda aşağılanmakta ancak şişmanlıkla kendi başlarını derde sokmaktan başka diğer insanlara bir zarar vermedikleri düşünülmektedir. Oysa tütün kullanıcılarının sadece kendilerine değil “kirlettikleri hava” ile başkalarının da sağlığını bozdukları savunulmaktadır. İşin garibi tütün dumanına pasif olarak maruz kalmanın içmeyenlerde hastalık riskini ne ölçüde artırdığı bilimsel yönden henüz tartışmalıdır. Evet tütün zararlı bir maddedir ancak bu gün bilinen, içene kesinlikle zarar verdiğidir. Yoksa açık havada ya da havalandırması iyi yapılmış kapalı mekanlarda kullanımının içmeyenlere zarar verip vermediği tartışmalıdır.

TEMİZ HAVA HAREKETİ NEYİ TEMİZLER?
Türkiye’de şimdi güncel olan tütün yasağı ve tütün karşıtı kampanya hem Nazi tütün karşıtlığından hem de seksen sonrası ırkçı, düşmanlık yaratıcı tütün karşıtı kampanyalardan derin etkiler taşımaktadır. “Temiz havamızı kirletmelerine izin vermeyelim” sloganı düşmancıldır ve dışlayıcıdır.
Dincilerin düşmancıl tütün karşıtı kampanyalara sarılmalarının çok anlaşılır bir nedeni vardır. Alkol İslam dininde yasaklanmıştır ama tütünle ilgili bir bilgi yoktur. Oysa, Kuran’ın mümine zarar verme ilkesi, tütün içenin dumanıyla içmeyene zarar verdiği bilgisiyle örtüşmektedir. Alkolü bireysel bir günah olarak görüp kısmen de olsa göz yuman dinciler, tütünü ve kullananı, başkasına zarar verdiği için kesinlikle hoşgöremez.
Bugün sigara içenler havamızı ‘kirletiyor’; yarın havamızı kimlerin kirleteceğinden ve onları nasıl dışlayıp, aşağılayıp, cezalandıracağımızdan emin miyiz?

Blog Arşivi

Blog Arşivi
2008 (16)
Haziran (6)
KOŞA-KOŞA / FİKRİ UZUN
ÖTE GEÇE / ÖYKÜ / Fikri UZUN‏
GÖKBONCUK / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
ABANA CUMHURİYET SAVCILIĞINA AÇIK DİLEKÇE
ÖKÜZ ARABASI / ÖYKÜ / Fikri UZUN‏
CANSIZ HAYAL / ÖYKÜ / Fikri UZUN
Ocak (10)
ILGAZ / FİKRİ UZUN
ILGAZ YELİ / FİKRİ UZUN
OĞUZ TANSEL’İN BENDEKİ GÖRÜNTÜSÜ / KEMAL ÖZER
MASALLARI ÇOCUKLARI UYUTMAK İÇİN DEĞİL UYANDIRMAK ...
BENDEKİ OĞUZ TANSEL / ERAY CANBERK
MASAL MASAL İÇİNDE / İLHAN GÜLEK
RIFAT ILGAZ'IN GÖZALTI ANILARI / TURGAY KESER
BİR ANI: "RIFAT ILGAZ'LA 3 GÜN- 3 GECE"/ NURİ KESK...
BENDEKİ RIFAT ILGAZ / ALİ ŞAHİN
RIFAT ILGAZ VE CİDE'Sİ / ALİ ŞAHİN
2007 (23)
Aralık (6)
Necati Cumalı Anma Törenleri
GÜNEŞİN SAVRULDUĞU YERDEN / Ahmet SAY
“KIRMIZI, YEŞİL, MAVİ DENİZ”E SICAK BİR MERHABA… /...
ŞAPKADAN KİM ÇIKACAK? / Fikri UZUN
ÜÇ ANI / Fikri UZUN
AMERİKA VE... / Fikri UZUN
Kasım (17)
BOP -1 / Fikri UZUN
BOP-2 / Fikri UZUN
ANAYASA TARTIŞILIYOR / Fikri UZUN
"AMANINI YANDIM" / Fikri UZUN
TEL SARARIM, KALIP ÇAKARIM / Fikri UZUN
TANYERİ AĞARINCA / Fikri UZUN
RÜZGÂROĞLU / FİKRİ UZUN
GÜCÜME GİDİYOR / Fikri UZUN
İÇİMİZİ KARIŞTIRAN “PUŞ” / Fikri UZUN
KUYRUK ACISI / Fikri UZUN
KURTULUŞ YOLU… / Fikri UZUN
KÜLLİYE / Fikri UZUN
KEŞKE / Fikri UZUN
KÜLTÜR KENTİ / Fikri UZUN
“ECEVİTLER ÖLMEZ…” / Fikri UZUN
KANDIR BENİ / Fikri UZUN
GELİNLİK KIZ / Fikri UZUN

KOŞA-KOŞA / FİKRİ UZUN

İlkokul öğretmeni Rıfkı Acar, Köy Enstitüsü mezunuydu.
Metreyi ölçerek, daireyi çizerek öğrendi, doğruyu tartışarak buldular. Coğrafya derslerini karatahtaya asılı haritasız, masalara yayılı atlassız yapmazlardı. Tepelere çıkıp çevreyi gözler, dere-tepe uzak-yakın hakkında bilgi edinirlerdi. Uzaklara gidebilme olanakları yoktu. Türkiye Haritasını, tuyumuna (hiçbir haritaya bakmadan) çizerlerdi.
Kum masasında; dağ, ova, yayla yapar, vadiler arasından ırmak akıtırlardı.
Aralarında paylaştıkları bölgelerin haritasını, büyük boy karton kâğıt üzerine yapmış, bölgede yetişen önemli ürünleri ve bölgenin gelir kaynaklarını, şehirlerini, dağlarını, ırmaklarını, yaptıkları harita üzerinde göstermişlerdi.
Haritalar kümeler arasında değişilir eksik olup olmadığı denetlenir, özellikle eksik aranırdı.
İç Anadolu’nun haritası Ozan ve görevli arkadaşlarıyla yapılmış, yetiştirdiği ürünler mini resimlerle işaretlenmiş, Ankara’daki “Ogüst Mabedi” bile unutulmamıştı. Bir bölge haritasında, bölgenin özelliğini anlatan her hangi bir ürün işaretlenmemişse, “hazine bulmuşçasına” sevinilir, tartışma başlardı.
Doğu Anadolu’nun haritasını yapan arkadaşları, Yurdumuzun en yüksek dağı olan Ağrı Dağını işaretlememiş, önemli tartışmalara neden olmuştu.
Aile Bilgisi derslerinde, yırtık sökük ve düğme dikmesini de öğrenmişlerdi.
Lise öğrenimi yıllarında, felsefe öğretmenleri, “Hasanoğlan Köy Enstitüsü“ mezunuydu. O yıllarda, hemen-hemen her orta dereceli okullarda “Türk Halkı’na hizmet etmeğe geldiklerini” söyleyen, hepside “gençlik” çağında olan “Amerikan Barış Gönüllüleri” vardı.
Öğretmenlerinin çoğu, bu “barış gönüllülerine” karşıydı. Felsefeci:
“Onurlu ve erdemli öğrencilerim” diye söze başlar, ders konusunu örneklerle anlatır, ya sözlerinin ortasında, ya da dengine getirip, birkaç kez; “Amerikan barış gönüllüleri yerine gidip bu ülkeye sizler hizmet edeceksiniz” der, ülkemizin “uygar ülkelerin üstüne çıkarılmasını” isterdi.
Ozan, liseyi bitirdi. Yüksek okul sınavlarını birkaç kez denedi. Aç kalmayı göze alamadı, hep dışarıdan okunabilecek yerleri seçti. Tutturdu, tutturamadı.
Arayış içinde olduğu günlerde, vekil öğretmenlik yapan arkadaşlarıyla karşılaştı. Nasıl öğretmen olunduğunu sordu:
“Dilekçe ile” dediler.
Dilekçesini verir vermez, vekil öğretmen oldu.
Çetin geçen yolculuk sonunda, Cide dağlarının tepesinde bir köyde çalıştığı yıl öğretmenliği sevdi. Liseyi bitiren birisi olarak, birkaç farklı derslerden sınava girip, sınav başarıldığında, (asil) öğretmen olunduğunu öğrendi. Tam felsefe öğretmeni Hacı Küçükkaraca’nın isteğine ve tembihine uygundu. “Ücra köşelerde” ülkeye hizmet edilebilecek bir meslekti.
Kastamonu Kız Öğretmen Okulu Müdürlüğüne, farklı dersleri verip öğretmen olmak istediğini belirten dilekçesini verdi.
Sınavlar başladı, iyi gidiyordu. Bir gün, sınıfa yel gibi giren gözetmenlerden birisi: “Boşuna uğraşmayın. Gidin başka iş yapın. Altı yılda bitirilecek okulu, size bir ayda bitirtmem.” dedi. Bu söylemler Ozan’ı hiç ilgilendirmedi. Üzerine alınmadı. Belki de çoğu sözleri duymadı. Sınav sorularını yanıtlıyordu.
Sınavlar iyi gidiyor, bilemediği sorular çok az sayıdaydı.
Sınavlar bitti, kendi değerlendirmesine göre, esas öğretmen olabiliyordu.
Birkaç gün sonra, sınav sonuçları açıklandı. Gerçekten, gözetmenin dediği gibi öğretmen yapmayacaklardı. Notlar hep, bir ikiydi.
O yıl, Kastamonu Kız Öğretmen Okulu’nda dışarıdan sınava girip öğretmen olmaya hak kazanan kimse yoktu.
Gölköy Öğretmen Okulu’nda sınava girenlerin tümünün esas öğretmen olmağa hak kazandıklarını öğrendi.
Kastamonu Kız Öğretmen Okulu’nda girenlerin hepsi geri zekâlı olamazdı. Bundan sonraki sınavlara, Gölköy Öğretmen Okulu’nda girmeliydi.
Müdür Yardımcısı Muhittin Bey, kendilerine en olumlu davranan öğretmenlerdendi. O’nun yanına gitti, sınavların bundan sonrasına, Gölköy Öğretmen Okulunda girmek istediğini, naklinin o okula yapılmasını istedi
Muhittin Bey, masasında birikmiş kâğıtları karıştırdı bir yaprak kâğıdı eline aldı, bir süre baktı: “Bu gün son gün, postayla yetişmesi olanaksız. Yetiştirebilirsen, naklini elden vereyim.” dedi. Ozan sevindi. Müdür muavini Muhittin Bey, yazı makinesini önüne çekti, nakil yazısını çabucak yazdı, sarı zarfa koydu, Ozan’a verdi.
Ozan kapıdan uçar gibi çıktı. Şehir içinden hızlıca geçti, çoğu yerlerde koştu.
Tepeye çıkıp, Daday İnebolu yol ayırımına geldiğinde, yoldan ayrıldı. Yolların ikisi de çok dolambaçlıydı. Çalılar arasından süzülüp, kuru dereleri, düzlükleri, kıraç tarlaları geçti, “mesai” saatinden yarım saat sonra Gölköy Öğretmen Okulu “idaresine” ulaştı. Yöneticiler, yönetim odasındaydı.
Zorluk çıkartmadı, naklini kabul ettiler.
Ozan, sınavın birinci aşamasını kazanmıştı.
Nakil yazısını, gecikmesini göz önüne almadan kabul eden müdür yardımcısının, Foto Zihni’nin oğlu olduğunu daha sonra öğrenecekti. Foto Zihni: Kastamonu’nun usta fotoğrafçısıydı.
Öğretmen okulunu dışardan bitirme sınavlarına giren başka vekil öğretmenler de vardı. Kısa sürede kaynaştılar. Sınavlar başladığında, kimi zaman yürüyerek Kastamonu’ya gidip geldi, kimi zaman da okul çevresinde, kahvehane de geceledi, sabahladı, kader arkadaşı oldular.
Okulun yatakhaneleri boş duruyor, engel (bütünleme) sınavlarına giren az sayıdaki öğrencilerinden artan yemekleri çöpe döküyorlardı.
Dışarıdan bitirme sınavlarına giren, çevre illerin değişik ilçe ve köylerinden gelen öğretmen adayları, karınlarını Subaşı Köyündeki bakkaldan aldıkları, zeytin ekmek ve soğanla doyuruyorlardı.
“Mevzuata aykırılıktan” çöpe döktükleri yemekleri vermedi, boş yatakhanede yatırmadılar
Okulun öğretmenlerinden Mehmet Sazak’ın girişimleriyle yatakhane açıldı, artan yemekler çöpe dökülmedi.
Yastıksız yorgansız yatakhanede yattı, artan yemeklerden yediler.
Mehmet Sazak, dışarıdan Gölköy Öğretmen Okulunu bitirmeğe gelen vekil öğretmenlere her konuda arka çıktı. Yatakhaneyi açtırdığı gibi, başarmakta zorlanacaklarını sandığı derslerden ücretsiz kurs verdi.
“Biz; öğrencilerimize öğretmenlik mesleğini benimsetmek için altı yıl uğraşıyoruz. Siz, koşa-koşa kendi ayaklarınızla gelmişsiniz” dedi.
Dışarıdan bitirme sınavlarına girenlerin iyi birer öğretmen olacakları kanısındaydı.
Ozan ve arkadaşları; “nasıl bir öğretmen olunacağını” uygulamalı olarak ondan da öğrendiler.
Gerçekten, o yıllarda ülke insanlarının büyük çoğunluğu, öğretmeni öğrencisi; onurlu, erdemli olmayı arzuluyor, “çağdaş uygarlık yolunu aşmak” için koşuyordu…

MART-2008
Fikri uzun-Mart 2008

ÖTE GEÇE / ÖYKÜ / Fikri UZUN‏

Kurak geçen yaz aylarında geçit verir de bahar aylarında geçit vermezdi Kızıl Irmağın kolu Gök Irmak.
Beslendiği çayların, derelerin çevresine yağmur yağdığında suyu kabarır, daha bir “deli” akardı.
“Daday Çay”ı adı altında, Daday yakınlarından çıkar, Ilgaz ve İsfendiyar dağlarından akan irili ufaklı dereleri çayları içine katar çoğalır, Taşköprü yakınlarında Gök Irmak adını alır, hem gider hem çoğalır, iki dağ arasında doğal sınır çizer, Durağan yakınlarında Kızıl Irmağa karışırdı.

Eşi ve Ozan; Gök Irmak Vadisi’nin Ilgaz geçe sinde görev yapıyorlardı.
Görev yaptıkları köye gitmek, o köyden Kastamonu’ya, ya da Taşköprü’ye gelmek için Gök Irmağı bir şekilde geçmek zorun dalardı.
İstanbul Boğazı üzerinden, Avrupa’dan Asya’ya geçer gibi, Ilgaz Dağı eteğinden, İsfendiyar Dağı eteğine geçebilmek için Düden Ali her yıl Gök Irmağın üzerine ağaçtan köprü kurardı.
Öte kıyıda, en çok O’nun çeltik tarlaları, elma bahçeleri vardı.
İmece eder, Elek Dağı’ndan, en uzun en kalın çam ağacını keser, yontar, bir iki çift kömüşle ırmak kıyısına sürüyerek getirir, ırmağın bir kıyısından öteki kıyısına uzatırdı.
Ormancılar yasal işlem yapmazdı.
O köprüden kendisinden başkaları da geçer, caddeye çıkar, kimi Hanönü Pazarına kimi de Taşköprü’ye giderdi.
Ağaç köprüden her geçen; düden Ali’nin “çok iyi bir hayır işlediğini” konuşurdu. Irmak, kalın ağacın bir metre kadar altından akardı.
Görücü usulüyle olsa da evleneli bir yıl olmuş, “Vicdanlarıyla baş başa” eşi ile birlikte Düden Ali’nin Köyünde öğretmenlik yapıyorlardı.
Düden Ali, Irmağın öte geçe sindeki elmalarını dokuduğunda, (topladığında) bir kalbur da öğretmenlere getirirdi.
Elmalar çok sulu, tatlı ile ekşi arası çeşnide, kırmızı ile bordo arası renkteydi.
Öğretmen, onların da, köylülerin de işine yarar, yeni aldıkları radyolarını yapar, yırtılan lastiklerini yamar, delinen sobalarını onarırdı.
Aslında radyo bozulmaz, ya teli kopar, ya da pilini ters takarlardı. Tel kopmuşsa bal mumuyla yapıştırır, pil ters takılmışsa doğrulturdu.
Daha yeni, Sabri’nin Torununun burnuna mısır kaçmış, doktora gitmeğe gerek kalmadan, burnunu yağlayıp yumuşatmış, kazak şişinden kanca yapmış, burnunu tıkayan mısırı çıkartmıştı.
Köylülerle arası iyiydi.
Köyde hasta olanlara genellikle kurşun döktürülür, muska yazdırmayı düşünmezlerdi. Yakın çevrede muska yazabilecek “derin” hoca yoktu.
Köylüler belki kurşun da döktürmeyeceklerdi de doktora ulaşmak, yazacağı ilaçları almak oldukça zordu. Irmaktan hasta-hasta geçecek, caddeye çıkacaksın. “Bağdatlının otobüsü kaçtıysa, başka arabanın geçmesini bekleyeceksin. Araba geçmez, çoğu zaman köye geri dönecek ertesi gün gidecek, doktora muayene olacak, alım gücün varsa, yazılan ilaçları alacaksın. (onu da eksik alırlardı)
İşte bu korkuya, önce kurşun döktürülür, iyileşmez, iş kötüye giderse köprü geçilip, yolda beklenir, Taşköprü’ye ulaşılmaya çalışılırdı. Çok ağır hastalar, kömüşlerin çektiği kağnı arabalarına yatırılır, boyunu su aşması pahasına ırmaktan geçirilirdi.
Evleneli bir yılı geçmiş, “yolda yolcu” olduğu belli olmuş, doğmadan adını hazırlamışlardı. Erkek olursa “Özgür,” kız olursa “Özlem” diyeceklerdi.
O yıllarda doğum gerçekleşmeden oğlan mı, kız mı? Olacağı belli olmazdı.
Deneyimli kadınlar, yiyip içtiğinden, karın-burun yapısından ne doğacağını “tahmin” eder, aileyi ve yakınlarını sevindirmek için de, “Oğlan olacak” yorumu yaparlardı. Yorumları kimi zaman tutardı.
Doğum oldu; adını “Özgür” koydular.
Sadece adını koymakla kalmadı, dünyadan başka dünyalar da onların oldu. Hani, Dede Korkut Hikâyelerindeki gibi; Azrail gelip: “Oğlun için canını verir misin?” dese, annesi de babası da hiç düşünmeden, gözlerini kırpmadan çocukları için canlarını verirlerdi.
Özgür; kâh beşikte, kâh kundakta, kâh kucakta büyüdü, kendi kendine gezinmeye başladı. Günün birinde İshal oldu. Olağan karşılandı. Her insanın olduğu kadar, her canlının başından geçen olaylardandı ishal (ötürgeç) olmak. Hiçbir işlem yapmadan, bir iki gün içinde geçebilirdi.
Kendiliğinden geçmesi beklendi, geçmedi. Kurşun döktürüldü, fayda etmedi.
Kendiliğinden geçme zamanı geçmişti. Anayı da babayı da eşi dostu, konu komşuyu da bir telaş sardı. Kimse dillendirmese de, “zehirli ishal”den korkuluyordu.
Bir öğle vakti, okulun irice ve yetenekli çocuklarından ikisini sınıfları yönetmeleri için görevlendirdiler.
Bu uygulama ara sıra yapılırdı.
Birisi birinci devreye bakacak, öteki ikinci devreye bakacaktı. Birinci devre;1. 2. 3. sınıflar, ikinci devre de 4. 5. sınıflardı.
Sabahtan da gidebilirlerdi de, sabahtan dört, öğleden sonra iki ders vardı. Dört dersi gelişkin çocuklara bırakmayı, okulu tam gün terk etmeyi uygun bulmadılar. Öğleden sonra gider, akşama dönerlerdi.
Öyle yaptılar. Fazla tedirgin olmadan, köprüden geçip, caddeye çıktı, taşıt beklemeğe başladılar.
Boyabat yönünden gelen tomruk kamyonunu görünce, yan yana dikilip, yolcu olduklarını belli ettiler.
Kamyoncular, yolda kimseyi bırakmak istemezlerdi.
Kamyon yanlarında durdu, şoförden başka muavini de vardı. O yıllarda, muavinsiz araba olmazdı. Muavin, tomrukların üstüne çıktı, erkek ve kucağında çocuğuyla kadın öğretmen şoför mahalline oturdular.
Konuşa-konuşa Taşköprü’ye geldi, köprünün karşısında indiler. Tomruk kamyonu, Kastamonu yönüne çekip gitti.
Ardından baktıkları o hantal, kalın odun yüklü, hırıltılı kamyon, iyi kalpli bir dev gibiydi gözlerinde.
Anası bebeği sırtına aldı, sırt sargısını kavileştirdi, önden bağladı.
Bu sargı ve bebek taşıma yöntemini, köylülerinden, Halkabük Köylülerinden öğrenmişlerdi.
Uzun yıllar Kastamonu’da da çalışmış, paraya önem vermeyen, tanısı yüzde yüze yakın doğru çıkan “Kel Doktora “gitmeyi uygun gördüler. Kel Doktora gitmeseler, İlköğretim Müdürlüğüne gidecek, “Sevk yazısı” alacak, hükümet tabibine gidecek, Hükümet Tabibi, keşfe gitmemişse muayene edecek, ilâç yazacak, saatler geçecek belki de akşama köye dönemeyecek, ertesi günkü derslerine yetişemeyeceklerdi.
Kel Doktora gitmeyi, işlerini tez bitirmeyi uygun gördü ve gittiler.
Kel doktor, sıra bekleyen hastasından izin alıp, çocuğa öncelik tanıdı.
Muayene etti, sorular sordu, yanıtlar aldı. “Streptemagma” adında tek bir ilâç yazdı. Öğretmen olduklarını anlayınca, para da almadı. Alsa da öteki doktorlar yirmi lira alırken, O, beş lira alırdı.
İlâç sulandırılıp, şurup şekline dönüşüyordu. Eczanede sulandırıp, bir ölçek içirdiler.
Daha akşama vakit vardı. Yeni çıkan kitaplardan bir kaç kitap alıp, geri döndü, Taşköprü’nün, taş köprüsünü geçti, çeşmenin yanında yoldan Boyabat yönüne geçecek araba beklemeğe başladılar.
Tam umudu kestiklerinde, Kastamonu yönünden bir kamyon, tozu dumana katarak yanlarına kadar geldi durdu.
“Atlayın” dedi, şoför. Şoför mahallinde oturan iki kişi yerinden kımıldamadılar.
Tekerin jantına, tekere, karasörün (kamyonun yük konulan kasası) uygun yerlerine basarak arabanın üstüne çıktılar.
Araba tozutuyordu da, onlar etkilenmiyordu. Arabanın tekerleklerinden çıkarttığı toz, iki üç metre gerisinden, geri gidip çevreye yayılıyordu. Bazen alabora olup, kamyon kasasına kadar geliyor, boğulacak gibi oluyorlardı. Bu sıkıntılı durum uzun sürmüyordu.
Araba, kasasındaki kalıntılara bakılırsa, bindikleri kamyon, pancar kamyonuydu.
Dikilemedi, oturamadılar. Çöktü, ıstırap içinde köyün karşısına geldiler.
İnmek istediklerini, isteseler bağırsalar da rüzgârın etkisinden ve arabanın sesinden şoför duymazdı.
Yumruğuyla şoför mahallinin üstüne vurdular. Şoför anladı, Ak Tepenin doğrusunda durdu. Ak Tepe, köyün karşısında çevreden yüksekçe, her yönden görünebilen, iniş-biniş yeriydi.
Gündüzden hava gürlemiş, Kastamonu yönü kararmış, Taşköprü ve çevresine yağmur yağmamıştı.
Ak Tepe’de arabadan indiklerinde, yağmur yeni çiselemeye, göz gözü görmemeye başladı. Irmak kıyısına geldiklerinde, hava iyice kararmış, sular taşmıştı. Irmağın üstüne köprü niyetiyle atılan ağacın ucunu bulamadılar. Sadece akan ırmağın bulanık suları arada bir parlıyordu.
Gecenin karanlığında, kalın ağacın su altında kalmayan orta kısmı da zar zor görünüyordu. Irmağın suları, ağacın iki yanını kaplamış kaybetmişti.
Çamur deryası ırmağın kıyısında, sular çekilene kadar duramazlardı. Öteye geçmek eve ulaşmak zorun dalardı.
Bebeğin sırt sargısını iyice kavileştirdi, baba önde, eşi arkasında tuyumuna (rast gele) ırmağın kıyısından içine doğru yürümeye başladılar. Üç beş adım atıp, su dizlerine çıkınca, ağacın ucunu buldular. “Buldum” dedi, sevinçle baba. Eşine de: “Belimdeki, kayıştan (kemer) iyi yapış, kendini de beni de zorlama, tuyumuna ağaca basarak ayağını kaldırmadan sürterek ilerle, yere bakma, korkma” dedi.
Güneşe gölge, yağmura süzek, ağacın tek yanındaki korkuluktan tutarak yürümeye başladılar.
Eşinin sırtında bebek, ayağını sürüyerek beyinin kemerinden tutmuş, ardından gidiyordu. Tam ırmağın ortasına geldiklerinde; baba bir uğultu duydu. Irmak delidolu akıyor, dönemeçlere, şalaklara vurup geri püskürüyor, sanki yutacak adam arıyordu.
Sular gittikçe yükseliyor, ayaklarının altındaki ağacı alıp gidecek gibi oluyordu.
Ve sular, ağacı aşmaya başladı. Ağacın ortasını ileri geçtiklerinde ağaç kayboldu, ayak bileklerine, daha sonra da kalçalarına kadar suya battılar.
Baba oldukça korkuyor, korkusunu dışa vurmuyor, belli etmiyordu.
Ağacın ucu bitti. Su bacaklarını zorluyor, çelleyemiyordu. (ayaklarını yerden kesip yıkamıyordu) Bir ara bastığı yer yumuşadı.
Köprünün ucu bitmiş, sertlik gitmiş, çamurlu zemin başlamıştı.
Gecenin zifiri karanlığında tarla kıyısındaki sınırlar görünüyor, su kadar parlamıyordu.
Sudan kurtulup, karaya ayak bastıklarında, tarla sınırına oturup derin bir oh çektiler.
Anne bebeği sırtından çözdü emzirdi. “Bir ara gidiyoruz sandım” dedi. Eşi korktuğunu belli etmedi. O korku beyinlerinin derinliklerine yerleşti.
Yaya köprüsünden de geçseler, hep o köprüyü anımsadılar.
Irmağı geçtikten sonra, hızlı yağmaya başlayan yağmur altında, çamurda, bata çıka köye gelmek, asfaltta yürümek gibiydi. Hiç değilse, düşüp boğulma tehlikesi yoktu. Gece eve girdi, çamaşırlarını değiştirdi, çaylarını içti, yorgun argın uyudu, ertesi günü derslerine yetiştiler.
Aybaşlarında, maaşlarını almaya Taşköprü’ye baba giderdi. Baba, maaşlarını almaya geldi aldı. Saydı, maaşları eksikti.
Mutemet hakkında dedi kodular da vardı. Hüseyin Erikli, işin peşindeydi. Mutemedin başı kalabalıktı. Kalabalık içinde “ayıp” olur düşüncesiyle sormadı, yüzüne vurmadı.
Çarşıyı dolaştı, iyice hesapladı, araştırdı, maaşları geçen aydan eksikti.
“Yanlış hesap Bağdat’tan döner”di.
Mutemedin başı tenhalaştığında yanına yaklaştı, ”Hocam bir yanlışlık var her halde. Aldığımız maaş her zamankinden az” dedi.
Mutemet, maaş defterini açtı, Ozan Uzun, altında da Reyhan Uzun yazan bölümde parmağının ucunu, “güdecek”le güder gibi dümdüz ilerletti, durdu. Parmağını durdurduğu yerdeki rakamlar kırmızı yazıyla yazılmıştı.
Mutemet:
“Bir günlük maaş kesim cezası almışsınız.
Sanırım izinsiz Taşköprü’ye gelmişsiniz” dedi.

Fikri Uzun –Ocak 2008



NOT: Mutemet; Fazlı Çetin, İlköğretim Müdürü; Vehbi Güneş’ten sonraki İlköğretim Müdürüydü.

GÖKBONCUK / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN

GÖKBONCUK / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
Kategori: oyku

GÖKBONCUK


Topal Bayram’ın anlatımına göre; “Ali Osman gilin Halit, iyi mıh (1) keser, peşin satar, borç para almaz, kimseye de boynu eğri kalmazdı.
Daha Kastamonu Karabük yolu yapılmamış, şimdiki gibi kamyon da yoktu. Dip Han’da, Sölsöl Hasan vardı. At arabasıyla nakliyecilik yapardı. Ali Osman gilin Halit’in hısımıydı.
Onunla Karabük’e gittik. İnşaat demiri kırpıntısı, Demir Çelik Fabrikası’na Avrupa’dan gelen, ‘kütük demir bağları’ yeni çıkmıştı. Kimi yerlerden parayla, kimi yerlerden parasız yumru inşaat demiri kırpıntısı ve kütük demir bağı topladık. Sölsöl Hasan’ın at arabasına yükleyip, köye geldik bölüştük. Halit mıh kesti, Ben eşeğe sarıp köylerde sattım. Satamadığım demirlerle Halit’in yanında mıh kestim. İyi mıh kesemez, kesmesini beceremezdim. Kestiğim mıh satılmazdı. Ben de dedemden gördüğüm gibi mıhın alım satımını yaptım.
Mıhı, en çok ta Halit’ten alırdım.
Ali Osman gilin Halit; sürekli mıh keserdi. Çift sürme, odun kemre çekme, bostan edip bozma, hasıl harman değirmen işlerini hep kadınlar görürdü”.
Topal Bayram’ın, sözünü ettiği Halit’in; bir eşi, dört de kızı vardı. Hiç oğlu olmamış, oğlu olması için üstelemeyi de bırakmıştı.
Yalnız başına kaldığında: ‘Soyumu sürdürecek erkek çocuğum yok, köyde işim ne”? derdi hep kendi kendine. Bu düşüncesini kendisinden başkası da bilmezdi.
Tarla satılır, alım kâr olmazdı.
Köyün çocukları, gezip dolaşıp yorulduklarında en çok, onun yanına gider, oraya buraya oturur dinlenir, mıh kesmesini seyrederlerdi. Yanlarında kızlar olmaz, kızların oğlanlarla gezip dolaşması günah ve ayıptı.
Ali Osman gilin Halit’in; erkek çocukları gördüğünde, yüzünde güller açardı. Kimi zaman onlarla çocuk olur, kimi zaman da onları kendisine denk sayardı. Sürekli güleç durur, şakalar yapardı. Sesi güzel, çocuklar olsa da olmasa da mıh keserken sık sık türkü söylerdi. O gün: “Allı Turnam bizim ele varırsan, şeker söyle kaymak söyle bal söyle. Eyer bizi sual eden olursa, bağrı yanık boynu bükük yar söyle.” türküsünü söyledi. O, yüzünde güller açan gülücük, yüzünden kısa süre kayboldu. Sustu, doluktu, (2) çocukları tek tek süzdü: “Turnam, turnam ben buralarda durmam” dizeleriyle başlayan bir türkü daha söyledi.
Çok geçmedi, Ali Osman gilin Halit, köyü terk etti. Nereden buldu, öküz arabasının zor geçtiği köy yolundan köye nasıl getirdiyse, bir kamyon getirdi, eşyasını yükledi, çoluk çocuğuyla üstüne bindi, ardından bakan köylülerine el salladı, boş evi bıraktı gitti.
Bütün köy halkı, ardından ağladı.
Gitmeden, köyü terk etme düşüncesini önce eşine açtı. Eşi:
“Vallahi iyi düşünmüşsün Uşak” (3) dedi. “Dört tane kadınız, tezgâh dokur, (4) dikiş diker geçinir gideriz. Sen de bir iş tutabilirsen tutar, tutamazsan abdestini alır namazını kılar, evden camiye, camiden eve gider gelirsin” diyerek kocasına destek verdi. Halit, köyü terk etme kararını iyice pekiştirdi.
“Baca sönecek, baca ne olacak baca?” dedi Halit eşine.
“Hasba çıksın, er geç sönmeyecek mi sanki? Allah bir erkek çocuğu çok gördü bize” dedi.
Halit eşini başıyla onayladı.
Büyük kızının üstüne iç güveyi almış, onun da iki kızı olmuş, iç güveyiden de hayır çıkmamış, O’ da evi terk edip gitmişti.
Evlenme sırası gelen kızları, evlenmekten korkar olmuşlardı.
Bir iki kez de kızların “önüne çıkan” olmuş, tatsızlık uç vermeye başlamıştı. Kızlarını da karşılarına alıp, Araç’a mı, Kastamonu’ya mı yerleşmeyi tartıştılar eşi Cemileyle. Kızlar laf katmadı. Odun Araç’ta ucuz, Kastamonu’da pahalıydı.
Araç’a yerleşmeye karar verdi ve yerleştiler.
Çevrede, günlerce Halit’in köyü terk ettiği, bacasının tütmediği, söndüğü konuşuldu. Acındı, kınandı. (5)
Halit; köydeki, boşalttığı evini satmaya kıyamadı. Tarlaları satmış, parasıyla Araçtan ev almıştı.
Bomboş kalan, satmaya kıyamadığı evin, önce kapıları, sonra da camları kırıldı, bacaları göçtü. Köyün çocukları, içinde saklambaç oynadı.
Bir cam da Zeki kırdı, kimse görmeden samanlıkların arasından attığı taşla. Evin pencerelerinde cam kalmamış, çatı akmış, dabanlar (6) çürümüş, ev yıkılmaya yüz tutmuştu.
Halit evi odun yerine; Araç’lı Piro’ya sattı. Piro evi yıktı, odununu aldı gitti.
Evin yerinde, yıkıntının artıkları, toz toprak kaldı. Çocuklar oralarda oynar, ayaklarıyla toprağı o yana bu yana kürelerlerdi.
Kör Ali’nin torunu İbrahim; toprağı ayakuçlarıyla dürtüklerken yıkıntıların arasından kemik sapının yarısı çürümüş bir Tosya Çakısı buldu. Yakınında inek otlatan Makbule Kız, İbrahim’in çakı bulduğunu gördü.
“Anasının ak sütü gibi helal, çakı onundu”. Altı Parmak Hocanın da dediği gibi, “Malı kim bulursa onun olurdu”. Herkesin bildiği gibi, Makbule de bu kuralı biliyordu.
İbrahim çakıyı açtı baktı kapattı. Çakı küflenmemiş, ağzı testere dişi gibiydi.
Makbule; Halit’in evinin yıkıntıları arasından İbrahim’in çakı bulduğunu; gördüğü kızlara söyledi. Birbirinden duyan köyün çocukları İbrahim’in bulduğu çakı benzeri bir şeyler bulabilmek umuduyla yıkıntıyı eşelemeye başladılar. Uyuz Emin’in kızı Zehra; kırmızı bir boncuk buldu. Yıkıntıyı eşelemeye gelen kız erkek tüm çocuklar Zehra’nın bulduğu boncuğu ellerine alıp, teker teker baktılar. Boncuk kırmızıydı. Güneşe tuttuklarında daha kırmızı, “kıpkırmızı” görünüyordu.
Çocuklar yıkıntının toz topraklarını daha bir iştahla eşelemeye başladılar. Evin yeri, delik deşik oldu. Çukur boş çıktıkça, bir başka yeri eşeliyor, yeni çukurlar oluşuyordu. Bir ara, Zeki’nin açtığı çukurun yamacından dibine bir boncuk yuvarlandı. Halime, Zeki’nin eştiği çukura yakındı.
“Boncuk!” dedi.
Zeki, eştiği çukurun dibine yuvarlanan boncuğu kaptı, eline aldı, avucunu sıktı. “Ver lan boncuğu, önce ben gördüm boncuk benim” dedi Halime.
“Çukuru ben kazıyordum. Benim çukurumun dibine yuvarlandı boncuk” dedi Zeki’de. Halime, kısa kalın iri yarıydı. Gözleri yuvasından fırlayacak gibi oldu:
“Ver lan boncuğu!” dedi. Kollarını yarı açtı, omzunu kabarttı, yumruklarını sıktı. Şakası yoktu. Zeki, birden fırladı boncuk avucunda kaçmaya başladı. Zeki kaçtı, Halime kovaladı. Zeki’yi kovalayan Halime’yi görenler de arkalarından koştu. Kaçıp kovalamanın nedenini kimi biliyor, kimileri de bilmiyordu. Konu bir erkek kız çatışması değil, Zeki ile Halime arasındaki anlaşmazlıktı.
Zeki önde, Halime ve öteki kızlar ardında, Koşuşa koşuşa harman yerlerini de geçip, köyün dışına çıktılar. Zeki de kızlar da yorulmuştu. Zekinin bacakları birbirine dolaştı düştü. Halime Zeki’nin üstüne kartal gibi kapaklandı.
Koşuşanların arkasından koşan Huriye, hepsinden atılgan, duygusal, mert; hani:”Erkek kız” sınıfındandı. “Kalk kız göbelin (7) üstünden. Ne var, ne oluyor?” dedi.
Halime Zeki’nin üstünden kalktı, dikildi.
Kız kardeşi Kezban da dikilmişti Halime’nin yanına. Hele ikisi bir olursa, Zeki’yi hallaç pamuğu gibi atarlardı.
“Boncuk bulduk. Önce ben gördüm. O kaptı, kaçtı” dedi Halime, Huriye’ye.
“Senin önündeki çukurundan mı çıktı, çukuru ben kazıyordum, benim kazdığım çukurumda gördün sen boncuğu. Boncuk benim.” dedi, Zeki. Düştüğünde bile açmadığı avucunu açtı, bulduğu boncuğu herkes gördü.
Boncuğu Huriye tanıdı. Köyü terk ettikleri gün; kamyonun üstünden kendisine buğulu gözlerle bakan, Halit’in en küçük kızı Hüsniye’nin boncuğuydu.
Yıllar önce onun boynunda görmüştü. Hüsniye; boncuğu kınnaba takıp boynuna bağlamış, boncuk Hüsniye’nin boynunda yatardı.
Boncuk masmaviydi. Gökyüzünün, gömgök en alımlı mavisi ancak bu kadar güzel olurdu. Zeki:
“Boncuk benim! Kimseye vermem” dedi, yine
Halime, ilk kez gördüğünü, kendisinin olması gerektiğini sandığı boncuğu kapıp kaçan Zeki’nin avucundaki boncuğu zorla almak için üstüne atlamak üzereydi. Herkes sezinledi.
Huriye, sağ elini Zeki’den yana uzattı. Ona sevecenlikle baktı. Zeki anladı. Elindeki boncuğu; Huriye’nin avucuna koydu. Huriye boncuğu aldı, evirdi çevirdi; Hüsniye geldi gözünün önüne. Başka hiçbir şey görmez, duyamaz oldu. Sarı saçları, gülmez (8) entarisinin etekleri hafif esen yelde kımıldıyor, Hüsniye gülücükler saçıyor, gök boncuk boyun çukurunda yatıyordu.
Boncuğu tuttuğu sağ elini, Huriye’ de yumdu, sol elini ve kolunu Halime’ nin önüne gerdi; Zeki’ye:
“Boncuğu bana verirsen, ne dersen yaparım” dedi.



Haziran 2008


1- Hayvanların ayağına nal tutturmak için çakılan, özel kalıplarda yapılan çivi.
2- Ağlamaklı oldu
3- Adının ağza alınması ayıp olduğundan, kadınların ’kocalarına’ sesleniş sözcüğü
4- Kastamonu dokuması
5- Ayıplandı
6- Evin ağaçlarını, duvarlarını birbirine bağlayan kalın ağaç. Taban.
7- Çocuğun
8- Çoğunlukla, kırmızı kara çizgili, ya da damalı Kastamonu dokuması çeşidi.

ABANA CUMHURİYET SAVCILIĞINA AÇIK DİLEKÇE

ABANA CUMHURİYET SAVCILIĞINA AÇIK DİLEKÇE
Kategori: Fikri Uzun Yazilari
ABANA CUMHURİYET SAVCILIĞINA AÇIK DİLEKÇE

Fikri Uzun


Nasrettin Hoca’nın Timur’a götürdüğü “Fil Hikâyesi” örneği, yasal yollardan yakındıkça, bir fazlasını yaptılar. Kimin yaptığı, kimin göz yumduğu, kimin “ağır bastığı” kimin ya da kimlerin 3621 sayılı kıyı kanununu hiçe saydığı belli değil.
Söz konusu; kumsalına kaya dökülen Abana Harmasun Mahallesi kıyıları.
Kaç yıldır dökülen taşların; kimler tarafından, hangi proje ve ödenekten ne amaçla döküldüğü belli değil. 11 -12 Ağustos, 2006 ve 2007 yıllarında bu gazete köşesinde yazdığım yazılarda olayı daha ayrıntılı anlattım 3621 sayılı kıyı kanununu anımsattım. Mahalle ve site sakinleri olarak zarar gördüğümüzü, yapılan uygulamaların zararımıza olduğunu belirttim. Kamu adına, kına gibi kumu olan kumsalımızı geri istedim. Biz istedikçe kumsala taş döküp iyice kapattılar. Kara Deniz’in hırçın dalgaları, kıyıya dökülen manda büyüklüğündeki taşları alıp götürdü. Dalgalar taşları alıp götürdükçe yenilerini döktüler. Üstüne üstlük, aralarını inşaat artıklarıyla doldurdular. Küflü demir ve tenekeler arasından denize girmeye çalıştık.
Düşenlerimiz, kolunu bacağını kıranlarımız yaralananlarımız oldu. Rapor almayı hiç akıl etmedik. (Hastane kayıtlarında vardır)
Üç dört yıldır, mahalle sakinleri olarak ilgileneceğini sandığımız makamlara gidip “Kıyı Kanununu” anımsatıp uyarıyor, yakınıyoruz. Kumsala kaya dökmeyi bırakmalarını, iç kesimleri korumak söz konusuysa başka yöntemler düşünmelerini istiyor, doyurucu yanıt alamıyor, çözüme ulaşamıyoruz.
Bir televizyon programındaki konuşmasında, Kastamonu Milletvekilimiz Sayın Hakkı Köylünün, “kıyıların kamuya açık olduğunu, evini iş yerini korumak amacıyla kıyılara taş dökemeyeceği gibi, saman çöpü bile atılamayacağı” şeklindeki sözlerini duyunca, kulaklarıma inanamadım.
Konunun çözümüne yardımcı olacağı umuduyla bir mektup dilekçe yazdım. Kısa sürede Kastamonu Cumhuriyet Savcılığından “tanık” olarak çağırıp ifademi aldı, “Kıyı Kanununa” muhalefet eden, kişi ya da kişilerden davacı ve şikâyetçiyim” dediğimi yazıp, imzalattı, 26.11.2007 günü, 26.09.2007 tarih ve 2007/229 numaralı dosyaya eklediler. Dosyada; daha önce birer yıl arayla bu gazetede yazdığım iki yazı ve Hakkı Köylüye yazdığım mektubun fotokopisi de vardı.
O gün bu gün bir dava açılmadığı, bir yanıt verilmediği gibi, yeniden ve daha yoğun taş döküldü. Kaç yıldır sözünü ettiğim kıyıdan denize hiç girilmez oldu. Dökülen kayalardan kayılarak denize inilse bile; çocuk, genç, yaşlı kişiyi habersiz gelen bir dalganın, kumsala atma yerine kayalara çarpıp öldüreceği muhakkak.
Yasaları hiçe sayan, saydıran kimler? Doğabilecek kazaların, ölümlerin vicdan azabını kim ya da kimler çekecek?
Bu yasa tanımazlıktan Abana Cumhuriyet Savcılığının sorumlu olduğunu, Kastamonu Cumhuriyet Savcılığınca, ilgili dosyanın gereği yapılmak üzere Abana Savcılığına gönderildiğini öğrendim.
“Temmuz ayı sıcağında” eşimin emekli parasıyla aldığım yazlığımın önünden torunlarımla denize giremeyeceğimi düşündükçe moralim bozuluyor. Mahalle ve site sakinlerinin olduğu kadar benimde maddi ve manevi zararım vardır.
Kumsala taş dökülmesinin önlenmesini, kıyıda önceden var olan tahmini 15 metrelik kumsalın geri kazandırılmasını, şimdiye kadar dökülen, döküldükçe denizin alıp götürdüğü taşların hangi ödenekten döküldüğünün araştırılıp soruşturulmasını, “Tüyü bitmedik yetimin hakkının olduğu” devletin parasının denize boşu boşuna gömülmesinin hesabının sorulmasını, “Kıyı Kanununu” ihlal edenlerin, edilmesine sebep olanların cezalandırılmasını saygılarımla arz ederim.


NOT: Ayrıca;
1-Adalet bakanlığına,
2-İçişleri Bakanlığına,
3-Turizm Bakanlığına,
4- Kastamonu Milletvekili Hakkı Köylüye gönderilmiştir.

ÖKÜZ ARABASI / ÖYKÜ / Fikri UZUN‏

İmece yöntemiyle yaptıkları yol, hem değirmen hem de deste yoluydu. Daha kolay gidip geleceklerdi.
Yol, üç gün önce yağan yağmurdan sonra yeniden bozulmuştu.
Fevzi yedi yaşındaydı.
Deste arabasının binilecek doğru dürüst bir yeri olmazdı. Kağnı arabası gibi üstü düz, tahta döşeli değil, dört tekerlekli ve tekerlekler arasındaki boşluk boştu. Anası, babası ve Fevzi arabanın orasına burasına yerleşti, el yordamıyla bir yerlerden tutundular.
Babası arabaya deste atacak, Fevzi atılan desteleri çiğneyerek sıkıştıracak, anası yerde kalan ekin saplarını tırmık çekerek toplayacaktı.
İlk horoz ötmüş, şafak sökmemişti. Öküzler yolu biliyor, ışığa gerek duymadan arabayı çekip götürüyorlardı. Araba, kimi zaman taştan atlıyor, kimi zaman ufacık çukura düşüyor, titreşip sanki kendi gücünde deprem yaratıyordu.
Fevzi’nin uykusu kanmamış, arabada uyukluyordu. Bozuk yolda ilerleyen arabanın tatsız titreşimi uyumasını engelleyemedi. Uykuya dalıp kendinden geçer geçmez hopluyor (uyanıp kendine geliyor) arabadan düşmekten kurtuluyordu.
Bir ara uyudu ve arabadan düştü. Anası, babası Fevzi’nin arabadan düştüğünü gördü, öküzlere: “Doohah!” deyip arabayı durduramadan, arabanın iki arka tekeri, Fevzi’nin iki yanından geçti gitti. Fevzi kalktı, arabanın ardından koştu, yetişti, yeniden bindi.
Bu tatsız olayı yıllar geçse de unutmadı.
Anası babası, “şu iş gününde” araba altından sağ salim kurtulduğuna sevindiler.
Düştüğü arabanın benzerini Trakya’nın bir köyünden bulup, iki yıl önce aldığı tarlanın ortasına yeni yaptırdığı villasının bahçesine koydurdu. Bahçe oldukça geniş, villa yamaçta, İstanbul ayakları altında, araba en görünür yerdeydi. Bahçenin tümünü çimenle kaplatmış, yabani ağaç ve kayalarla donatmıştı.
Üstünden düştüğü gerçek arabayı; amcası traktör aldığında, yengesi geysi (giysi) kazanının altında, yakmıştı. Yakılmamış olsaydı, düştüğü arabayı, “ilden ile nakliyat”çılardan birisine telefon eder, yıpratmadan getirtir, villasının bahçesine, çimenlerin üstüne gerçeğini koydururdu.
Bahçede hiç meyve fidanı yok, yer-yer kimi renkli çiçek açan, kimi de değişik renkte, meyve verdiğini sanan yabani çalılarla ve yabancısı olmadığı kayalarla süslüydü. Kimi yerlerine, sel önünden kaptığı, yarıp kışın sobada, ocakta yaktıkları kollu bacaklı kütüklerin benzerlerinden de koydurdu.
Kastamonu’yu ve köyünü özlemişti. Toplu taşıma açlarıyla uğraşmadan, son model özel otomobiline bindi, Kastamonu’ya geldi. Cumhuriyet Meydanı’nda durdu. Meydanın düzenine, yapımına; Türk Basın Birliği Kastamonu Şubesinin ön ayak olduğu, Şehit Şerife Bacı ve Atatürk Anıtına baktı, hayran kaldı.
Arabasını, Kastamonu Spor’un işlettiği yol kıyısına, açık otoparka çekip, şehri dolaşmaya çıktı.
İçine bir kez girebildiği, ortasında fıskiyeli havuzu olan “Merkez Kıraathanesi” yıkılmış, yerine otel yapılmıştı.
“Boyacılar içi”nden geçti. Ömründe ayakkabı boyatmak “nasip” olmayan, duvar dibinde sıra-sıra oturan boyacılar da yoktu.
Ali Dayı en başta, bacakları açık oturur, kıç arasına yastık ya da minder koyup pantolonu üstüne çekmiş, minderin bir bölümü de önünü kabartmış gibi görünürdü. Kendi bedenine göre küçücük, hasırla örülmüş oturak üstünde oturur, hiç müşterisiz kalmazdı.
Beş kuruşu olduğunda, sade simit aldığı, (“cimitli simit” altı kuruştu) simit fırını, yerli yerindeydi. Başını kara torbaya tıkıp, üçayaklı fotoğraf makinesiyle fotoğraf çeken fotoğrafçıyı da göremedi.
Nasrullah şadırvan’ından su içti. Mahkeme Altı Çarşısına girdi. Yanında yirmi gün çıraklık yaptığı berber Kâmil, Kastamonu’nun sayılı zenginlerinden Yeşiltaşlar, Yorgansız Hakkı’nın, dükkânında deri kırktığı “Uyanık”, Semerci Şükrü, Şevket Çavuş, Bakkal Kadir Gökten, Kahveci Muhittin Ağa, sürekli lacivert takım elbise, kumaş Kastamonu şapkası giyen tiftikçi Kâmil’i göremedi. Her yer değişmiş, çarşı sönüktü. Keserciler karşıya geçmiş, Metin Boyacıoğlu işi bırakmış, Bakkal Hakkılar yerli yerindeydi.
“Pır Hüseyin” de terk etmişti çarşıyı.
Bakırcılar Çarşısı’na uğrayıp, Kefeli yokuşundan geçecek kaleye çıkacaktı. Bakırcılar Çarşısına girdiğinde, bakırcı ustalarının çekiç seslerini duyamadı. Adı, “Bakırcılar Çarşısı” olsa da, dükkânların içi ve önündeki bakır kapların yerini soba ve soba boruları almıştı.
Yuvarlak başlı örste, bakır levhayı çekiçle döve-döve maşrapa yapan Hasan Usta’yı, bakır kapları kalaylayan Kalaycı “Şındıma”yı (Şındım Ağa) ve düğünlerde kimi zaman hep bir ağızdan, kimi zaman da en çok sarhoşlar tarafından söylenen “Silindi mi maşrapanın kalayı?” türküsünü anımsadı.
Belediye Bahçesindeki renkli balıkların oynaştığı havuz toprakla doldurulmuş, üstüne çimen ekilmişti. Kefeli’nin onarılmış durumunu daha yokuşun dibine gelir gelmez fark etti. Caminin giriş kapısına vardığında, yıkık dökük duvarları, tüm yapı ve kalıntılarıyla yıllardır merak ettiği harabenin, “Yakubağa Külliyesi” olduğunu öğrendi. Okulu, camisi aşevi, konukevi bir aradaydı.
Atabey Camisinin yanından geçip, kaleye çıktı, Kastamonu’ya “tepeden” baktı. Kirada oturdukları yıllarda özlemle baktığı görkemli konaklar yok olmuş, yerlerini çok katlı apartmanlar almıştı.
Ramazan ve önemli günlerde, kaleden top atarlardı. Topçu da taşınmıştı kaleden.
İnci Tepesine baktı. Evlerinin hemen üst yanındaydı. Tepenin tepesi, inci benzeri taşlarla doluydu. Denizin milyarlarca yılda yonta-yonta ufalttığı taşlar gibiydi. O tepeye sık-sık çıkar, o taşlarla oynardı.
Şehrin kuzeyinde, kayaların üstünde kurulu İsmail Bey Camisi ve külliyesi “taş gibi” yerli yerinde, şehir camiyi çok-çok öte geçmişti. Kara Çomak Deresi daha bakımlı görünüyordu. Çan Saati çevresi yeşillenmiş, şişe kırıklarından, küflü teneke atıklarından arınmış olmalıydı.
Mezarlıklarda, yer-yer Türk Bayrağı dalgalanıyordu.
Şehir çevresine dikilen çam fidanları tutmuş, kıraç görünümlü tepeler yemyeşil olmuştu.
Vakıf ve Kırk Çeşme semtlerinde önemli değişiklik olmamış, kendisinden başka yapı olmayan Süt Fabrikası, çevresi, zaman-zaman bahçelerinden elma başakladıkları Oluk Başı semti, oldukça gelişmişti. Stadyumun yanındaki su havuzunu göremedi. Kuzey-Kentten hiç haberi yoktu.
Bu şehir, bakmakla doyulmaz, gezmekle bitmez, öğretmenini de bulmalı, hasret gidermeli, içini dökmeli, elini öpüp “şükran” borcunu ödemeliydi. Sordu soruşturdu, öğretmenini buldu. Sarmaş dolaş oldular. Nasrullah Parkı çay bahçesine oturup konuştu, hanları, kaleyi gözledi, güvercinleri izlediler.
Fevzi geçmiş günlerden söz etti: “Öğretmenim” dedi, “yoksulduk. Ne doğru dürüst ayakkabım lastiğim ne de önlüğüm pantolonum vardı. Köyden şehre inmiş olsak ta yaşantımız değişmemişti. Utancımdan okula gelemezdim. Haber yolladınız, korkudan yine gelemedim. Nasıl güven verdiyseniz okula geldim. Baş başa kaldığımız bir gün: ‘Bak oğlum. Ara sıra okula gel, diplomanı vereyim. İleride lâzım olur’ dediniz. Ben de ara sıra okula geldim. Sayenizde, kalemim, defterim, giyeceklerim de oldu. Diplomamı verdiniz. O diplomayı alamasaydım, İstanbul’a gitmeğe cesaret edemezdim.”
Öğretmeni, olanları anımsayamadı. Muhabbeti bozmak ta istemedi. Fevzi; içini boşaltmak istercesine anlatımını sürdürdü: “İlkokulu bitirdikten sonra, bir iki yıl Bakırcılar Çarşısında Aşçı Şevket’in yanında çalıştım. Kazandığım para ev geçindirmezdi. Benden önce İstanbul’a giden tanıdıkların önerisiyle İstanbul’a gittim. Zeytinburnu’nda deri atölyesinde işe girdim. Param yine yetmiyordu. İş çıkışı, her gün önünden gelip geçtiğim, tanıştığım mobilyacının yanında çalıştım. Ortalığı silip süpürüyor, koltuk kanepe taşıyordum.
Biriktirdiğim paralarla, Trakya yakasından, İstanbul’un en kıyısından kıraç bir tarla aldım. Bir iki yıl sonra, büyükçe bir temel atıp, zemin katın bir köşesine yerleştim. Dolmuş gelmez, yollar çamur, elektriği yoktu. Suyumuzu beş yüz metre ötedeki köyün çeşmesinden alıyorduk. Kiradan kurtulmuştum.
Kısa sürede İstanbul, geldi benim eve dayandı. Çevreye yapılan evlere mobilya ve beyaz eşya gerekliydi. Mobilyacı yanında çalıştığımda işi öğrenmiştim. Zemin katın bir bölümüne mobilya ve beyaz eşya koydum. Bir köşesine de bakkal açtım. İki yıl sonra, ikinci katı çıktım. Belediye ve maliye adamlarıyla aram iyiydi.
Alt katı mobilya mağazası yaptım. Mobilyacılığın yanında, tarla aldım, ev yapıp sattım. Allaha şükür işim iyi. Diplomanız yazıhanemin duvarında asılı. İstanbul’a geldiğinizde beklerim.” dedi, kartını verdi. Öğretmeni konuk etmek istedi, akşama köyünde olması gerektiğini, muhtarla, yaptıracağı bölge okulunun yerini belirleyeceklerini, ertesi gün İstanbul’a döneceğini belirtti. Kolu kırmızı bantlı, KSK görevlisine, park ücretini ödedi, arabasına binip gitti.
Fevzi’nin Öğretmeni; İstanbul’a gittiği, işinin erken bittiği gün; sorup soruşturdu, önce semtini sonra iş yerini buldu. Araştırma sırasında bir meslektaşıyla tanıştı. Tanıştığı öğretmen, Fevzi’nin çocuklarına özel ders verdiğini, maaşından fazla ücret aldığını, Fevzi’nin oldukça varlıklı olduğunu anlattı.
Öğretmeni, Fevzi’yi ve mağazasını buldu. Fevzi, hoş beş etti, öğretmenine hal hatır sordu, çerçeveletip duvara astığı diplomasını gururlanarak gösterdi.
Ozan diplomayı; yazı ve imzasından tanıdı. Fevzi, müşterisiz kaldığında, öğretmeniyle ilgilendi, işçisine mağazasını gezdirtti. Genişçe bir asansörle inip çıkılan beş katlı, dört daireli apartmanın tamamı beyaz eşya ve mobilya doluydu.
Fikri Uzun -Mart 2008

CANSIZ HAYAL / ÖYKÜ / Fikri UZUN

İlkokulu bitirmiş, okul müdürlüğüne de bakan öğretmenince diploması düzenlenecekti. Diplomaya yapıştırılacak fotoğraf gerekliydi.
Öteki arkadaşları şehre, dedesi ya da babasıyla gidip fotoğraf çektiriyor, parasız yatılı okunabilecek okullara sınavlara girmeye hazırlanıyorlardı. Ozan, sınavlara girmiyor, gurbetteki babasından mektup bekliyordu. Babası onu yanında okutacaktı. Ha bu gün, ha yarını bekleyemedi. Cumhuriyet Bayramlarında arkadaşlarıyla birkaç kez, bir kez de nenesiyle şehre yürüyerek gitmiş, şehrin yolunu biliyordu. Caddede yürümesi hoşuna giderdi. Yolun ortası taşlıktı da, kıyıları ince kumluydu. Yoldan geçecek motorlu taşıt korkusundan değil, ayaklarını acıtmayacağını, ayakkabılarını eskitmeyeceğini bildiği kıyıdan o ince kumlu yerden yürürdü.
Köyden çıkıp caddeye indi, araba beklemeğe gerek görmedi, yürüdü. Araba ya geçer ya geçmez, geçmezse köye geri dönmek gerekirdi. Şehre gitmeyi aklına koymuş, geri dönüş yoktu. Caddede yürümeye başladı. Arkasından araba yetişirse binecekti. Yetişmedi. Sadece, Depelce yakınlarında, kara boyalı, “yayla” gibi bir taksi yanından geçti gitti. Sürücünün gözlerinde, kara camlı gözlük vardı.
Kale, cami minareleri, Çan Saati ve şehrin bir bölümü görünüyordu. Çoğu gitmiş azı kalmıştı. Okulda öğrendiği marşları söyleyerek şehre indi.
Fotoğrafçının yerini biliyordu.
Ninesiyle şehre direzin (İplik tüccardan, dokuması ücret karşılığı dokuyandan) ipliği almaya geldiklerinde görmüştü. Köye dönmeden, halkalı şeker almış, “Boyacılar içi”nden simit almaya gitmiş ve simidi de almışlardı. Fotoğrafçının yanından geçerken Ozan, başını bir torbaya sokup, kutunun içinden el yordamıyla bir şey arar gibi yapan adama bakakalmıştı. Fotoğraf konusunda deneyimli olan nenesi, Ozan’ın şaşkınlığını anlamış: “Evlilik şahadetnamesi alanların, kafa kâğıdı çıkarılacak olanların resmini çeker” demiş, Ozan bir şey anlamamıştı.
Ninesinin sırtında direzin ipliği, elinde dayanmadığı, ara sıra ucunu hafifçe yere dokundurduğu fındık sopası vardı.
Hisarardını geçmiş, Gümüşleceden aşmış, caddeye çıkıp, yürüyerek köye gelmişlerdi.
Şehre gelişi aynı yoldan, gerisin geri oldu.
Fotoğrafçının yerini bulmadan, önceki simit almaya gelişlerini anımsadı. Mühürcünün önünden geçip aralığa girmesini bilemedi.
Önce Nasrullah Şadırvanı’nı, sonra da kambur Köprüyü buldu. Muhallebici dükkânının köşesinde oturan iri yarı ayakkabı boyacısı oradaydı.
Köprünün başındaki kulübenin içinde bekçi ayakta dikiliyor, şapkası kimseninkilere benzemiyordu. Başını çevirmeden, sürekli çevresini gözlüyordu.
Sokağın başına vardığında, dükkân diplerine sıralanmış boyacılarından sonra, simit fırınını ve fotoğrafçıyı gördü.
Önceki gördüğü gibi, fotoğrafçı yine başını kara bez torbaya sokmuş, tuyumuna (Görmeden, el yordamıyla) alttaki kutudan, acele etmeden bir şeyler arıyor, karşısındaki otura kalka cilalaşmış, yıllardır yıpranmış Daday Sandalyesinde bir adam, kımıldamadan oturuyordu. Şapkasını çıkartıp dizine, ellerinin birisini üstüne, birisini de öteki dizine koymuştu. Pantolon paçaları yün çoraplarının içindeydi. Adamın arkasındaki duvarda asılı kara bezde: “KASTAMONU HATIRASI” yazıyordu. Hatıranın –R- si tersti.
Ozan, fotoğrafçının yanı başına dikildi, neler yaptığını gözledi. Pek bir şey anlamadı.
O sırada az ötedeki boşlukta birbirine kırışan, “hava atan” acı acı miyavlayan kedileri gördü. Kedi dalaşı seyredilmeye değerdi. Kediler sırtlarını kabarttı, kuyruklarını kıstı, ağızlarını olağan üstü açtı, acı acı miyavladılar. Bembeyaz sivri dişleri, metrelerce geriden görünüyordu. Kaçtıklarını belli etmeden, dalaşmadan birer tarafa gittiler.
Adam: “Otur” dedi. Ozan, niçin nerede olduğunu anımsadı. Sandalye boşalmıştı. Sandalyeye oturdu, o adam gibi ellerini dizlerine koydu. Bir yandan da, “Resimci, resim çektireceğimi ne bildi?” diye düşündü.
Fotoğrafçı:
“Ceketin, kravatın yok mu?” dedi.
“Yok” dedi Ozan
Olsa giyerdi. Ağabeysi, önü tavus kuşlu bir kazak almış, Ozan o kazağa imrenmişti. Anası giysi yuduğu (Yıkadığı) gün kaynar kazana atmış, kazak kazandan çıktığında küçülmüş, ağabeyisi kendisine gelmez olan o kazağı Ozan’a hediye etmişti.
Ozan’ın eğninde o gün o kazak vardı.
“Kravatı vereyim de, ceket bende de yok” dedi, fotoğrafçı. Daracık kulübesine bir adımda uzandı, duvarda asılı kravatı aldı, Ozan’ın boynuna taktı.
Gömleğin yakası büyük geldi buruştu. Buruşuğu da, ensesinden ayarlayıp düzeltti.
Ozan, elleri dizindeki duruşunu hiç bozmadı.
Resimci, kutusunun başına geçti, başını torbasına soktu, önceden olduğu gibi, bir süre elleriyle kutunun içini eşeledi:
“Kımıldama” dedi. Bir eli kutuda, bir eli kutunun önündeki teneke kapakta: “Buraya bak” dedi, kapağı burarak çıkarttı, uçan kaçan, giren çıkan olmadı. Ozan o kapağa ve kapağın çıkarıldığı yerdeki cama bakakaldı. Cam; elektrik (el feneri) camından büyükçe, ondan koyuydu.
Fotoğrafçı, açtığı kapağı kapattı, bir süre daha iki eliyle kutunun içinde kuş sever gibi, ellerini kımıldattı, defter yaprağının yarısı kadar bir kâğıdı dışarı çıkarttı. İçinde sarı su dolu, yerdeki kabın içine koydu. O kâğıdı, sarı su dolu kapta yıpratmadan yıkadı, ovuşladı (Ovaladı). Su içinde durdukça, kâğıt üzerindeki görüntü netleşmeye başladı.
Fotoğrafçı, kâğıt üzerindeki fotoğrafları güneşte kuruttu, makasla kesti, üst üste koydu, Ozan’a verdi. Dizine koyduğu elleri görünmüyordu
Bu görüntü; daha önceleri suda, camda, aynada gördüğü kendi görüntüsüydü.
O görüntüler kımıldıyor, bu görüntü kımıldamıyordu.
Köylerine okul geç yapılmış, okumayı mahalle mektebinde sökmüştü. Okumayı söktüğünde asker mektuplarını okutmaya getirir, mektupların içinden, asker sigarasından başka, asker giysili fotoğraflar da çıkardı. Kalçasına yasladığı saat görünen kolunun ötekisinde de sigara olurdu. O fotoğrafların arkasında:
“Bu cansız hayalim sizlere “ebediyyen” armağan olsun” yazardı.