<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738</id><updated>2011-04-21T14:47:52.987-07:00</updated><category term='Amerika'/><category term='Edebiyat'/><category term='Manşet'/><category term='Anma'/><category term='Türkiye'/><category term='Fikri Uzun'/><category term='Şair'/><category term='Etkinlik'/><category term='Anakent'/><category term='Ali Şahin Yazıları'/><category term='Şiir'/><category term='Kastamonu'/><category term='Fikri Uzun Yazıları'/><category term='Öykü'/><category term='Oğuz Tansel'/><category term='Rıfat Ilgaz'/><category term='Seçim'/><category term='Gazete'/><category term='Ortadoğu'/><title type='text'>AlsahBlog</title><subtitle type='html'>AlsahBlog</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>45</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-270466385653363806</id><published>2009-03-31T09:11:00.000-07:00</published><updated>2009-03-31T09:13:45.089-07:00</updated><title type='text'>Darbeler Postmodernizm ve Osman Şahin</title><content type='html'>Darbeler Postmodernizm ve Osman Şahin&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Adil Okay&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Osman Şahin’i nasıl bilirsiniz’ diye bir soru sorsalar, hemen aklıma merhum babam (şair yazar) Süleyman Okay gelir. Ortaokul yıllarımda kahramanlık hikayelerini, arkasından polisiye romanları, Mike Hammer ve Agatha Christie serilerini bitirmiş, Lise yıllarında da klasiklere başlamıştım. Okumamız için bizi hep teşvik eden, evimizde 12 Eylül’de talan edilen ‘kocaman’ bir kütüphane bulunduran babam, günün birinde bana ‘Oğlum biraz da Türk yazarlarını okusan’ demişti. ‘Ne okuyayım Yaşar Kemal’den, Orhan Kemal’den, Sabahattin Ali’den romanlar okudum, daha ne olsun’ dediğimde hemen kütüphaneden Sait Faik, Osman şahin, Bekir Yıldız, Abbas Sayar, Kerim Korcan ve şimdi adlarını anımsayamadığım 10 kadar Türk yazarının kitaplarını önüme koymuştu. Ve ben öykü okumaya Sait faik, Osman Şahin ve Bekir yıldız’la başlamıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aradan neredeyse çeyrek yüzyıl geçti. Ve ben bir imza günü sonrası Osman Şahin’le tanıştım. Uzun uzun söyleştik. Sanat-edebiyat, politika, postmodernizm, küreselleşme. Birçok konuda Osman Şahin’le görüşlerimin kesiştiğini, onun bu yaşta bile medya tekellerine boyun eğmediğini, postmodernizme eleştirel yaklaştığını, küreselleşme diye aklanmaya çalışılan emperyalizme karşı tavır alışını, heyecanını hayranlıkla izledim. 12 Eylül’ün gazabına uğramış birçok yazar, bugün ne yazık ki 12 Eylül kurumlarını savunur hale gelmişken o hâlâ o dönemi lanetliyor, yargılıyordu. &lt;br /&gt;« 12 Eylül’den önce halkımızda emperyalizme ve sömürüye karşı bir duyarlılık, bir yükseliş vardı. Haksız kazanca karşı fabrikalar, ağa toprakları işgal ediliyor, köylüler, işçiler birlikte yürüyüş yapıyorlardı. Bu duyarlılık 12 Eylül darbesiyle birlikte yok edildi. 600 binden fazla insan fişlendi, tutuklandı. Yüz binlerce kitap yok edildi. Kitaplar, daktilolar suç aleti olarak gösterildi. Evler arandı. Benim de evim arandı. Hapse atıldım. Sonuçta edebiyatımız susturuldu. Yeni yaşam biçimleri, adalet, eşitlik, Özgürlük, barış gibi umutlar köreltildi…» diyordu Osman Şahin, Kitap Gazetesi’nin Şubat 2008, 26. Sayısında, Irmak Zileli ile yaptığı bir söyleşide.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Darbelerin edebiyatta izdüşümü ve Osman Şahin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Mart edebiyatı ağıt-destan türünde de olsa yaratılmış ve okuyucuyla buluşmuştu. 12 Eylül’den sonra ise edebiyatçıların büyük çoğunluğu uzun bir dönem sustular. Kitap okumanın suç sayıldığı, solcu olmanın ölümle özdeşleştiği bir ülkede yazmak da kolay değildi. 12 Eylül’den sonra siyasal iktidara karşı mücadele, bazı yazarlar için ölüme karşı mücadele gibi olanaksız görünmeye başlamıştı. Ama aynı zamanda ölümle özdeşleştirdikleri devrimci militana karşı düşmanlık duydular. Bunu yıllar sonra pınar kür şöyle itiraf etmişti. ‘12 Mart’ta hayatlarını kaybedenler masumdu. 12 Eylül’de ölenler ise masum değildiler.‘ Yani ona göre işkence, yargısız infazlar, idamlar mubahtı. 12 Mart’ta birer İnce Memet sayılan devrimciler, o yazarlara göre 12 Eylül sürecinde yoktular.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Türkiye’de 1975-1980 arasında halk kapısından giren aydınlar ve yazarlar, 12 Eylül darbesinden sonra bir suskunluğa gömüldüler. Bu suskunluk neredeyse on yıl sürdü. 1980-1990 arası vahşet dönemi yok sayıldı. Edebiyata genel olarak yansımadı. Bu dönemde Yalçın Küçük’ün ‘küfür romanları’ dediği kitaplar peş peşe yayınlanmaya baladı. Meydanı boş bulan fırsatçılar, devrimcilerin kötü, hasta, psikolojik sorunları olan, bu nedenlerle silahlı eylemlere katılan tipler olduklarını anlatan romanlar yazdılar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fethi Naci 12 Mart sonrasıyla, 12 Eylül sonrasını roman bakımından kıyasladığı bir yazısında, iki dönem romanların hapislere düşen, öldürülen devrimci gençlere bakışla ayrıldığını saptamıştı. “12 Mart romanlarında devrimci gençler için ağıtlar yakılırken, 12 Eylül romanlarında kurulu düzenden yana tutum takınılarak devrimci gençleri aşağılamak ya da dünyayı değiştirme görevinin kendisine verilmiş olmadığını kabul etmeyi övmek moda oldu.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;28 yıl sonra Osman Şahin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak 12 Eylül darbesinden bizzat fiili olarak zarar görseler bile çizgilerinden taviz vermeyen sanatçılar, sayıları çok az da olsa üretmeye devam ettiler. İşte elimde yeni bitirdiğim, ilk basımları 1980-1983 olan, Can yayınlarının 28 yıl sonra yeniden yayınlamaya layık bulduğu ‘Ağız içinde Dil gibi-  Acı Duman’ adlı öykü kitapları olan Osman Şahin, bu örneklerden biridir. Bir yazarı değerlendirirken, eserlerini çağıyla, coğrafyasıyla, toplumsal altüst oluşlardaki durduğu yerle birlikte değerlendirmek gerekir. Osman Şahin iki faşist darbeye, sosyalist sistemin yıkılmasının yarattığı bozgun psikolojisine, kapitalizmin sanat ve felsefedeki yeni buluşu olan ‘postmodernizmin’ yıkıcı etkilerine karşı durmuş, insandan yana, emekten yana, ezilen halklardan yana duruşundan taviz vermemiş, üretmeye devam etmiştir. &lt;br /&gt;« Öykü insanla, yaşamla bir anlam kazanır. İnsanın varoluş serüveniyle birlikte başlar öykü. (…) Bir yazar yaşadıkları kadar yazardır. Duruşu kadar yazardır. (…) Son 25-30 yıldan beri emekçilerin, orman işçilerinin, balıkçıların, pamuk ırgatlarının, köylülerin dramları pek yazılmıyor. Küreselleşmenin sonucudur bu. Yazılmış olan yapıtlardan da bilinçli olarak bir kısım medya söz etmiyor. Parayla bazı eleştirmenlere kitap tanıtma yazıları yazdırıyorlar. 75 milyonun 35 milyonu köylerde yaşıyor. Onların hikayeleri, romanları, şiirleri yazılmasın mı? Bazı kalemşorlar Sait Faik’in ‘insanı sevmekle başlar her şey’ sözünden yola çıkarlar ama hangi insanı sevdiklerini açıklamazlar. Bir bunalım edebiyatıdır gidiyor. Denizde boğulmak üzere olan bir insanın öyküsü yazılıyorsa ve denizden hiç söz edilmiyorsa eksik bir öykü olur. Kişinin neden bunaldığından onu bunaltan toplumsal nedenlerden de söz edilmelidir diyorum » (a.g.e.)&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Şahin'in çocukluğu ve ilk gençliği Türkiye'nin en çarpıcı güzellikte -ancak aynı zamanda yoksul- iki bölgesinde geçmiştir: Fırat vadisi ve Toros dağlarında. Bu iki unsur, doğanın büyüleyici güzelliği ve insanlığın çektiği acılar, Şahin'in yapıtlarında birbiriyle sürekli çatışma içindedir. Bir keresinde Şahin şu duyarlı vurgulamada bulunmuştu: 'Tanık olduklarımı ve yaşadıklarımı aktarmak için birçok nedenim vardı. Fırat bölgesinde her gün acı insanlık gerçekleriyle karşılaşıyordum: Ağaçlar gövdelerini ve dallarını yitirmişti ve pörsümüş kökleriyle yaşamlar zorlukla sürdürülebiliyordu.'&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;Osman Şahin’in Öykücülüğü üzerine birkaç söz &lt;br /&gt;     &lt;br /&gt;2005 yılında televizyonda yapılan bir söyleşide, Türk yazın virtüözü Osman Şahin başucu yazarları arasında Stefan Zweig, Elias Canetti, Rainer Maria Rilke ve Yaşar Kemal'in özel bir yeri olduğunu belirtmişti. Şahin'in eserleriyle bu birbirinden görünürde oldukça farklı edebi kişiliklerin yapıtları arasındaki bağlantılar yadsınamaz. Bununla birlikte, Şahin'in bu yazarların hiçbirine büyük bir borcu da yoktur. Şahin, Zweig gibi, sürükleyici bir insanlık dramını gözler önüne serer. Canetti gibi kimliğimizin ve sosyal koşulların derinine iner. Lirik gücü ve şairsel içgüdüleri birçok bakımdan Rilke'yi anımsatır. Osman Şahin'in temalarının ve estetik kaygılarının zenginliği Türkiye'nin en önde gelen yazarı olan Yaşar Kemal'in yapıtlarında da gözlemlenebilir. Ancak bu benzerliklere karşın, Şahin'in sahip olduğu anlatım dehası kendine özgüdür ve taklit edilemez. (…) Temel olarak, Osman Şahin'in yapıtlarının 'Köy Romancılığı' olarak bilinen ve Türk edebiyatında 1940'lardan sonra baskın bir akım olarak ortaya çıkan türün örneklerinden olduğu söylenebilir. Öykülerinin çoğu acı çeken, kimi zaman sabırlı, kimi zaman başkaldıran kırsal kesim insanlarını konu almaktadır. Ancak Şahin'in yazını şimdi hemen hemen ortadan kalkmış olan 'Köy Romanı' türüne indirgenemez. Psikolojik derinliğe inmekteki ustalığı nedeniyle Şahin, eserleri bu konuda yeterli olmayan birçok yazarı geride bırakmıştır. Şahin'i öykülerinden kimi, özellikle Kolları Bağlı Doğan'dakiler kendisinin hapishane deneyimleri üzerinedir. Osman Şahin'in betimlediği görünümler ve kişilikler öylesine dramatik ve canlıdır ki Şahin doğal bir senaryo yazarı olarak da iz bırakmıştır. Tekniği cinéma vérité'ye benzetmekle birlikte, okurlarına köylülerin ve genelde emekçilerin iç dünyalarına derinlemesine bir bakışı da sunar. Çoğu zaman birkaç akıllıca fırça darbesiyle, kırsal yörelerdeki korkunç yoksulluğun dramını yansıtır ve o bölgelerde yaşama savaşı veren erkek ve kadınların onurunu gözler önüne serer.(Halman S. T.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osman Şahin’in öykülerinde sağlam bir diyalektik kurgu gözlenir. Köy romancılığı, öykücülüğü tanımı onu anlatmaya yetmez bence. Zira o ülkenin ekonomik yapısının yarı-fodal olduğu dönemde yazmaya başlamış, kapitalizmin gelişmesine tanık olmuştur. Bu ekonomik gelişmenin getirisi gibi götürüsüne de gözlemlemiş, kapitalizmin binlerce yıllık insan ilişkilerini-değerlerini nasıl parçaladığını, yok ettiğini anlatmıştır. Sömürünün yeni denen bu sistemde de yani kapitalist sistemde de acımasızca sürdüğünü kavramış, emekten yana tavır almıştır. Yukarıda andığım ‘Acı Duman’ adlı kitabında, ‘Yörük ana’ adlı öyküde kapitalizmin yıkarak-talan ederek gelişmesi çok çıplak ama estetik olarak anlatılır. Sözünü ettiğim öyküden aşağıda alıntıladığım bir bölüm yüzlerce sayfalık bilimsel analizin yerine geçer. Kapitalizmin herşeyi meta olarak gördüğünü, sadece elle tutulur nesneleri değil, kültürü de, türküyü de, aşkı da metalaştırdığını anlatır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sonra toprak tuttu bizleri. Göçer insanıyken yatak insanı olduk çıktık. Atın devenin sırtını unuttuk. Alıştık oturak yaşayışlara. Develer, atlar gitti. Yolların yatakları değişti. Dönen tekerin, yel gibi giden motorun yanında ne yapsın, deve ne yapsın. .. yıl be yıl hepsine yol verdik, sattık Ana. Koyunlara, kilimlere geldi sıra. Onları da sattık. Duygularımızı, türkülerimizi, onurumuzu, kızlarımızı, insanlığımızı, aşkımızı, sevgimizi de sattık. Her şey alınıp satılan mal oldu. ..” &lt;br /&gt;Sonsöz: Siz çok yaşayın Osman Şahin, hayattan, insandan, gerçekten kopuk Postmodern edebiyata karşı size daha çok ihtiyacımız var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynakça:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Remzi Kitapevi- Kitap gazetesi. S. 26. Şubat 2008. &lt;br /&gt;Talat S. Halman. Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi  'Bir Yazın Virtüözü: Osman Şahin’ &lt;br /&gt;Ağız İçinde Dil Gibi- Acı Duman. Osman şahin. Can yayınları. Aralık 2007.&lt;br /&gt;Not: Bu yazı 30 temmuz tarihli Cumhuriyet Kitap ta yayınlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;adilokay@hotmail.fr&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-270466385653363806?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/270466385653363806/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=270466385653363806' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/270466385653363806'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/270466385653363806'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2009/03/darbeler-postmodernizm-ve-osman-sahin.html' title='Darbeler Postmodernizm ve Osman Şahin'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-2550859298435516709</id><published>2009-03-31T09:08:00.000-07:00</published><updated>2009-03-31T09:10:37.026-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anakent'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Manşet'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gazete'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Seçim'/><title type='text'>Seçim Sonrası 2. Gazetelerde Bugün/ Cumhuriyet’ten</title><content type='html'>Seçim Sonrası 2. Gazetelerde Bugün/ Cumhuriyet’ten&lt;br /&gt;31/3/2009 · Kategori: İnceleme&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seçim Sonrası 2. Gazetelerde Bugün/ Cumhuriyet’ten&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyet gazetesi 'İktidar sıkıntılı' manşetiyle AKP'nin içinden halkı suçlayan seslerin yükselmesini okuyucularına duyurdu. Milliyet gazetesi 'Gözler Erdoğan'da' başlığını kullandı ve Erdoğan'ın kabine revizyonu için söylediği sözleri manşetine yazdı. İşte günün öne çıkan gazetelerinin manşetleri...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CUMHURİYET İktidar sıkıntılı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdoğan “Bir kez daha güvenoyu aldık” dese de AKP içinden halkı suçlayan sesler yükseldi. Erdoğan, Antalya’ya 28 kere gittiğini vurgulayarak sonucu anormal bulduğunu söyledi. AKP Teşkilat Başkanı Aksu “Aklım almıyor. Olacak şey değil. Gittim bizzat ben çalıştım. İnanılmaz hizmetler yaptık. Tek tek herkesin elini sıktık. Ben sonucu bir türlü hazmedemiyorum” diye konuştu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HÜRRİYET Türkiye'nin 13 gerçeği&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seçmen 8 puan eksilterek AKP'ye 'Ekonomik krize, Deniz Feneri gibi yolsuzluklara ve kutuplaşmaya dikkat et' uyarısı yaptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MİLLİYET Gözler Erdoğan'da&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başbakan Erdoğan'ın kabine revizyonu için "Anormal olmaz" yönündeki sözleri üzerine gözler, kendi seçim bölgelerinde başarızılık yaşayan bakanlara çevirdi.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;RADİKAL Bir seçim, 25 ders&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP yenilmez değil. 'Darbe' gölgesi olmayınca seçmen de normalleşiyor. Hırçın siyaset sevilmiyor. Yereli dinlemeyen kaybediyor. Seçmen olgun, rüşvetçi değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKŞAM Seçim bitti krizi çözün&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meydan kavgaları, gerilim, seçim heyecanı geride kaldı. İş dünyası, hükümetin artık enerjisini krize harcamasını bekliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;POSTA Karizma çizildi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP ikisi büyükşehir 18 ili kaybetti, 5 yeni il kazandı. 2007 genel seçimlerine göre oy oranı 7.7 düşerek yüzde 38.97 oldu. Erdoğan seçim öncesi, 'Başarı ölçümüz yüzde 42'nin altına düşmemek' demişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;VATAN Seçim bitti sıra ekonomide&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İş dünyasının önde gelen temsilcileri dün art arda açıklamalar yaparak, hükümetin bir an önce krize odaklanmasını istedi.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HABERTÜRK Topun ağzındakiler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP'nin seçimlerde beklenenin altında başarı göstermesi üzerine, Başbakan Erdoğan'ın kabinede değişikliğe gitmesi gündemde. Hedefte 6 bakan var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BİRGÜN ANAP'ın sonu da böyle başlamıştı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP'nin bu seçimdeki oy kaybı akıllara bir zamanlar iki dönem üst üste tek başına iktidar olan ANAP'ı getirdi. ANAP ilk seçim yenilgisinden sonra eriyip gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SABAH Asıl gündeme dönüş zamanı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son üç aydır yerel seçime kilitlenen Türkiye, yeni bir solukla gündemdeki sorunların çözümüne odaklandı.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TERCÜMAN Yıkılmadım ayaktayım&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdoğan, muhalefetle ve bazı medya kuruluşlarına karşı mücadele ettiklerini, AKP'nin en büyük parti olduğunu kanıtladığını söyledi.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YENİ ŞAFAK Baykal'a karşı 3K formülü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;22 Temmuz seçimlerinin ardından evine kapanan Baykal 29 Mart yerel seçimlerinde de ortadan kayboldu. CHP liderinin, Kılıçdaroğlu, Karayalçın ve Kocaoğlu'nun sürpriz başarısı karşısında koltuğunu kaybedeceği ileri sürüldü.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ZAMAN Şimdi ders çalışma zamanı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye, yerel seçimlerde halkın verdiği mesajı tartışıyor. İktidar partisinin ilk kez oy kaybettiği, muhalefetin birkaç puan yükseldiği yerel seçimlerde aday belirlemenin yanı sıra parti politikaları etkili oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyet Gazetesi; 31 Mart 2009&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç büyük şehirde değişiklik yok&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul'da AKP'nin oy oranı yüzde 44.33, CHP'nin ise yüzde 36.88. Ankara'da AKP yüzde 38.47, CHP yüzde 31.5. CHP İzmir'de ise 53.44 oy oranı ile seçimi büyük farkla kazandı. CHP İzmir'de, Aziz Kocaoğlu ile yola devam ediyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat  01:36 itibariyle İstanbul, İzmir ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı için yarışan partilerin oy dağılımları şöyle:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İSTANBUL - Büyükşehir -Oy oranları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP  44.33&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CHP  36.88&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MHP  5.15&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SP   4.69&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DTP  4.13&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DSP  1.45&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ANKARA- Büyükşehir- Oy oranları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP 38.47&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CHP 31.05&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MHP 26.9&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SP  1.11&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DTP 0.35&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DSP 0.03&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İZMİR- Büyükşehir- Oy oranları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CHP  53.44&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP  32.19&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MHP  7.29&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DSP  1.43&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SP   0.89&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DTP  0.64&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyet Gazetesi, 30 Mart 2009&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;              İstanbul:       Ankara:        İzmir:        Ortalama:&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;AKP          44.33          38.47          32.19              37.33&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;CHP          36.88          31.05          53.44               40.46    &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;MHP         05.15          26.90          07.29               13.12&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-2550859298435516709?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/2550859298435516709/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=2550859298435516709' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/2550859298435516709'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/2550859298435516709'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2009/03/secim-sonras-2-gazetelerde-bugun.html' title='Seçim Sonrası 2. Gazetelerde Bugün/ Cumhuriyet’ten'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-2483272490973914665</id><published>2009-01-29T06:48:00.000-08:00</published><updated>2009-01-29T06:49:56.812-08:00</updated><title type='text'>“NECATİ, AZİZ NECATİ…” / FİKRİ UZUN</title><content type='html'>“NECATİ, AZİZ NECATİ…”               &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                &lt;span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span&gt;&lt;/span&gt;İstanbul’da Kasım Paşa, İzmir’de Eşref Paşa. Semt adı bunlar.&lt;br /&gt;                02 – 03 Ocak 2009 günleri, Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneğinin düzenlediği, “Ölümünün 80. yılında Mustafa Necati ve Cumhuriyet Eğitim Devrimi Sempozyumu” vardı İzmir’de.&lt;br /&gt;Mustafa Necati, İzmir Eşref Paşa doğumlu.&lt;br /&gt;Kurtuluş Savaşı’na hazırlık yıllarında, Kastamonu İstiklal Mahkemesi Başkanlığı yaptığını, Atatürk’ün ilk Milli Eğitim Bakanlarından olduğunu biliyorduk.&lt;br /&gt;Kalktık gittik Kastamonu’dan İzmir’e.&lt;br /&gt;Sempozyum; Dr. Selahattin Akçiçek Kültür merkezindeydi. İki gün sürdü. İki gün boyunca, aydınlanma tutkunu Mustafa Necati hakkında konuşulanları dinledik.&lt;br /&gt;Sekiz oturumun sekizinde Kastamonu adı geçti sıkça. Mustafa Necati’nin, İzmir kadar Kastamonu’da da etki bıraktığı, fikirlerini benimsettiği, kendisini sevdirdiği bir kez daha ortaya çıktı.&lt;br /&gt;                Mustafa Necati’yi anlatacak olan bilim adamı ve yazarlar, Mustafa Necati’nin değişik yönlerini anlattı tanıttılar. Kendisi hakkındaki bilgilerin eksik olduğu, daha da araştırılması gerektiği konusunda birleştiler. Kastamonu’ya gelmelerini, o yıllarda yayınlanan, büyük bir kitleye ulaşan “Açıksöz” gazetesini, yine o günlerde çıkan dergi ve kitapları incelemelerini önerdik.&lt;br /&gt;               &lt;br /&gt;                Edindiğimiz yeni bilgilere göre, ilk ve orta öğrenimini İzmir’de okuyan, İstanbul Hukuk Okulunu bitiren, Mustafa Necati, İzmir’e döner. Öğretmenlik, avukatlık yapar. O zamana kadar futbol, azınlıkların elindedir. İzmir’de bir futbol takımı kurulmasına önayak olur, adını “Altay Spor Kulübü” koyarlar. Kurucular arasında; Vasıf Çınar, Celal Bayar gibi kişiler de vardır. Dahası, Altay Futbol Takımının kalesini bir süre Adnan Menderes korur.&lt;br /&gt;                İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali, tüm İzmirliler ve yurttaşları etkilediği gibi, Mustafa Necati’yi derinden etkiler, çete savaşlarına katılır, Aznavur ayaklanmasına karşı koyan kuvvetin komutanlığını yapar.&lt;br /&gt;Manisa’da; “İzmir’e Doğru” adlı bir gazete çıkartarak, İzmir’in işgalini kınayan, Kurtuluş hareketini destekleyen yazılar yazar. 26 yaşında, BMM ne, Saruhan Milletvekili olarak girer. Mustafa Kemal’in güvenini kazanır.&lt;br /&gt; Çetelerin, eşkıyaların, asker kaçaklarının kol gezdiği ortamda güvenliği sağlamak amacıyla, Anadolu’nun belirli yörelerinde “İstiklal Mahkemeleri kurulur.&lt;br /&gt;Karayolu ulaşımı yaygınlaşmadan çok önemli bir geçit yeri olan Kastamonu ve havalisi, İstiklal Mahkemesi Başkanlığına, Hukukçu, Saruhan Milletvekili Mustafa Necati getirilir.&lt;br /&gt;Teşkilatçı ve kararlı bir devlet adamı olan Mustafa Necati; Kastamonu’da işe asker kaçaklarını yargılamakla başlar. Pişman olanları askere yollar. Halkı soyan, huzursuz eden eşkıyaları yakalatır asar. Yörede güvenliği sağlar. Açıksöz Gazetesinde, Hüsnü Açıksöz ve arkadaşlarıyla, İzmir’in işgalini kınayan, Kurtuluş Hareketini destekleyen yazılar yazar.&lt;br /&gt;1921 Yılında Kastamonu’ya geldiğinde ilk demeci:&lt;br /&gt;“Bundan sonra, memleketin casuslara, eşkıyaya, rüşvet alana, zalime, asker kaçağına, bunları saklayanlara, zenginleri fukaraya tercih edenlere, her kim ve ne mevki ne rütbede ne kadar büyük olursa olsun, aman yoktur”. Olur&lt;br /&gt;Kastamonu’daki İzmir sevgisinin, o yıllarda daha da çoğaldığı ve sürüp gittiği bilinir.&lt;br /&gt;Mustafa Necati, İzmirli olduğu kadar, bir Kastamonulu gibi davranır Kastamonu’da.&lt;br /&gt;Kelebek Çayırında güreş tutmuş, Gelin Dağında piknik yapmış, Sepetçioğlu Oyunu oynamış, kahvehanelere gidip halkla birlikte kahve içmiş; “Kastamonu, bana memleket hasreti çektirmedi” demiştir.&lt;br /&gt;Eskişehir-Kütahya Muharebeleri sonrası, ordunun geri çekileceği, Meclis’in Anadolu içlerine taşınacağı söylentileri çıkmıştır. Söylentilerin gerçek payı da vardır. Mustafa Kemal, çok sevdiği ve güvendiği, “Kastamonu ve Havalisi İstiklal Mahkemesi Başkanı’na “çok gizli” damgalı bir telgraf çeker: “İşler kötüye giderse, ordumla Anadolu içlerine çekilmem gerekebilir. Anadolu içlerine çekilmem gerektiğinde, en güvenli yer olan Kastamonu’dan geçmek istiyorum. Kastamonu’dan geçmeyi tercih edersem, Kastamonu halkı bana nasıl davranır”?&lt;br /&gt;Mustafa Necati, çevreyi yoklamak, çevredeki havayı koklamak ister. Kırk çeşme semtine gitmeğe karar verir. Kırk Çeşme Mahallesi’ne gitmesinin nedeni; olası düşman baskınına hazırlıklı olmak amacıyla Oluk Başı semtinde yapılan talimlerde ve savaş oyunlarında; hep, Kırk Çeşme grubunun birinci gelmesidir.&lt;br /&gt;Bir akşam, “çat kapı” Kırk Çeşme Semtine gider, çoğunlukla “gözü peklerin” oturduğu kahvehaneye girer. Kahvehanede oturanların kimileri, İstiklal mahkemesi Başkanı Mustafa Necati’nin kahvehanelerine gelişinden kuşkulansalar da Mustafa Necati, zalimlere, zulmedenlere karşıdır. Kahvehanede oturanların içinde; zalim, zulmeden ve askerden kaçan yoktur.&lt;br /&gt;Kahvehane halkı ayağa kalkar, yer gösterir, “köşeye” oturturlar.&lt;br /&gt;Mustafa Necati’nin yüzü güleçtir. Hoş beşten sonra, kahvehane halkının meraklı bakışları altında:&lt;br /&gt;“Mustafa Kemalden selam getirdim. ‘Anadolu içlerine çekilmem gerekirse, Kastamonu’dan geçmeyi düşünüyorum. Kastamonu’dan geçersem, Kastamonu halkı beni korur mu’, diye soruyor.”der demez:&lt;br /&gt;“Vallahi billahi üçten dokuza şart olsun, çevresine etten duvar örer, sinek uçurtmayız” derler.&lt;br /&gt;Bu yemin, yöre geleneğinde, mutlaka yerine getirilmesi gereken, “Yeminlerin padişahı” bir yemindir. İstiklal Mahkemesi Başkanı Mustafa Necati, bu yeminin gücünü bilir ve duygulanır.&lt;br /&gt;Yöre geleneğinde bu yemin, “yeminlerin yemini”, geri dönüşü olmayan, mutlaka yerine getirilmesi gereken bir yemindir.&lt;br /&gt;O günlerden sonra da Kastamonu halkı, canla başla mermi erzak nakli yapar, asker yollar. Sakarya Savaşı kazanılır, ordunun geri çekilmesine gerek kalmaz. Mustafa Kemal’in: “Gözüm cephede, kulağım İnebolu’da” dediği günlerdir o günler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                               ***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hamdolsun şükrolsun” özverili bir hazırlık, olağan üstü bir planlama, inançlı bir uygulama sonucu, Sakarya Savaşı kazanılır, 30 Ağustos zaferinden sonra, yurt düşmandan temizlenir.&lt;br /&gt;İzmirliler, Egeliler ve tüm yurttaşlar bilmelilerdir ki; Yunan Komutanı Trikopis’i Afyon yakınlarında esir alan komutan, Dadaylı Halit Bey, Kastamonuludur.&lt;br /&gt;Silahlı askerle kazanılan savaş sonrası barışın ve kalkınmanın eğitimli insanlarla pekiştirilmesi gerektiği ilerici aydınlarca bilinir.&lt;br /&gt;Eğitime gönül vermiş İzmirli Mustafa Necati, 1925 Yılında Milli Eğitim Bakanı olur.&lt;br /&gt; Kısa sürede okuma yazma oranı artırılmalı, memleket cehaletten kurtarılmalı, dünyaya aydınlık pencereden bakmalı, donanımlı insanlarla ülke hızla kalkınmalıdır.&lt;br /&gt;Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati; işe, “öğrenilmesi zor olan” Arap harflerini bırakıp, yetişmesini, dahası; geçilmesini arzuladığımız uygar ülkelerin kullandığı yazıyı benimsemekle işe başlar. Yazı, Türkçeye uydurulur. Okuryazar sayısını kısa sürede çoğaltmak için Millet Mektepleri açılır. “Köyde şehirde, kısa sürede okuma yazma bilmeyen çocuk kalmayacağını açıklar.&lt;br /&gt;Bu bir düş değil, planlanmış, uygulama aşamasına geçilmiş programdır.&lt;br /&gt;Mustafa Necati; 35 yaşında, 1929 Yılında genç yaşta ölür. Ölüm nedeni “apandisit patlaması’ olarak açıklansa da o gün bu gün, ölümünü kuşkuyla karşılayanlar vardır&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;“Biz, çocukları doğa ile eşya ile gerçeklerle karşılaştıran, neşe ve özgürlük havası içersinde çalışmaya, gözlem ve muhakemeye, yaratıcılığa götüren bir okul istiyoruz”. Diyen Mustafa Necati; başka bir konuşmasında da:&lt;br /&gt;”Memlekette mektep bulamayan tek bir çocuk bırakmayacağım” der.&lt;br /&gt; Mustafa Necati’nin ölümünün ardından İsmet İnönü, mezarı başında:&lt;br /&gt;“Necati, aziz Necati; dileyin yerine getirilecektir”.&lt;br /&gt; Diyecektir. &lt;a href="http://kastamonunet.blogcu.com/Fikri+Uzun+Yazilari/"&gt;Fikri Uzun Yazilari&lt;/a&gt;• &lt;a href="http://kastamonunet.blogcu.com/necati-aziz-necati-fikri-uzun_33949521.html"&gt;“NECATİ, AZİZ NECATİ…” / FİKRİ UZUN&lt;/a&gt;• &lt;a href="http://kastamonunet.blogcu.com/agla-gozlerim-fikri-uzun_33949341.html"&gt;AĞLA GÖZLERİM / FİKRİ UZUN&lt;/a&gt;• &lt;a href="http://kastamonunet.blogcu.com/boyle-olurdu-oralarda-kis-geceleri-fikri-uzun_33949261.html"&gt;BÖYLE OLURDU ORALARDA KIŞ GECELERİ / FİKRİ UZUN&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-2483272490973914665?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/2483272490973914665/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=2483272490973914665' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/2483272490973914665'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/2483272490973914665'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2009/01/necati-aziz-necati-fikri-uzun.html' title='“NECATİ, AZİZ NECATİ…” / FİKRİ UZUN'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-8147154366943959291</id><published>2008-06-28T14:47:00.000-07:00</published><updated>2008-06-28T14:51:57.760-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türkiye'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anma'/><title type='text'>Sivas Madımak’ta katledilen Gülsüm Karababa’nın ağabeyi Hüseyin Karababa, “Türkiye’nin Gizli Gündemi”</title><content type='html'>26/06/2008 Sivas Davası kitap oldu 2 Temmuz 1993’te Sivas Madımak’ta katledilen Gülsüm Karababa’nın ağabeyi Hüseyin Karababa, “Türkiye’nin gizli gündemi” adıyla Sivas Davası’nı kitaplaştırdı. 2 Temmuz 1993’te Sivas Madımak’ta katledilen Gülsüm Karababa’nın ağabeyi Hüseyin Karababa, “Türkiye’nin gizli gündemi” adıyla Sivas Davası’nı kitaplaştırdı. Türkiye’de yargılamanın bitmesinin ardından, diğer şehit aileleriyle birlikte Sivas Davası’nı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) götüren Hüseyin Karababa, hem Sivas Davası’nın Türkiye’deki sürecini, hem AİHM’e götürülmesini, tanık ifadeleriyle anlattığı kitapla, “hafızaları diri tutmayı” da amaçlıyor.İlkim Basım Yayın ve Dağıtım tarafından basılan 304 sayfalık kitabı, “Pir Sultan Abdal’ın inancı, bilinci ve direnci ile 33 cana armağan eden” Karababa, “2 Temmuz 1993’de Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yaptırılan Ozanlar Heykeli’nin açılışına katılmak ve Pir Sultan Abdal’ı anmak üzere Sivas’a giden 33 can yakılarak katledildi, ancak geride kalanlar için bu yangın 15 yıldır devam ediyor” diyor. Katliamın yapıldığı otelin “utanç müzesi”ne dönüştürülmesi talepleri için resmi kurumlarca bulunan bahanelerin yangına benzin taşıdığını ve yangını büyüttüğünü belirten Karababa kitapta geçmişten günümüze yaşanan Alevi katliamları ve katliamlarda yitirilen aydın yüzlere, döneme ait belgelere ve tanıkların ifadelerine de yer veriyor. Katliamda kaybedilen canlar arasında yer alan Hollandalı Carina Cuanna için Hollanda Büyükelçiliği ile yazışmalara ve görüşmelere de yer veren ve vatandaşlarına sahip çıkmadıkları için eleştiren Karababa’nın kitabı, katliamın 14’üncü yılında yapılan anma toplantılarından fotoğraflarla sona eriyor. (Ankara/EVRENSEL)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;26/06/2008 Bir efsanenin başlangıcı Sennur SezerKimi kişiler tarihin öyle dönemeçlerinde öne çıkarlar ki, onları benimsemesiniz de ister istemez önemsersiniz. Öyle bir yaşam sürerler ve ulusları için öylesine önem taşırlar ki bir efsane durumuna gelirler. Kimi kişiler tarihin öyle dönemeçlerinde öne çıkarlar ki, onları benimsemesiniz de ister istemez önemsersiniz. Öyle bir yaşam sürerler ve ulusları için öylesine önem taşırlar ki bir efsane durumuna gelirler. Fidel Castro bu kişilerden biridir. Fidel taşralı bir toprak sahibinin oğullarından biri olarak doğdu. Sonra tüm dünyayı etkileyen bir devrimin önderi oldu. Son yıllarda kapitalist dünya onun ölümünü bekledi. Öldüğü dedikodularını bile çıkardı. O yerini kardeşine bırakarak dinlenmeye çekildi. Bu davranışını ‘ben yerimi kardeşime değil, bir kavga arkadaşıma bıraktım’ benzeri bir anlatımla açıkladı. Söylediğinin doğruluğu cezaevinden yazdığı mektuplarla da kanıtlanmaktadır. Kardeşi Raul Castro, Fidel ile birlikte Moncado Kışlası’na yapılan saldırıya katılanlar arasındaydı. 80 kişinin şehit düştüğü bu saldırıdan sonra Fidel ile birlikte Pines Adası’ndaki Ulusal Erkek Cezaevine gönderilmişti. Yirmi altı yaşındaki Fidel’in “silah kullanmayı öğrenenler şimdi kitap okumayı öğrenerek geleceğin büyük savaşına hazırlanıyorlar” diye tanımladığı genç tutsaklardan biriydi. Peki Fidel Castro için ne biliyoruz?Nâzım Hikmet’in Havana Röportajı’nda o Havana’dan “ayırdedilemeyen” biridir, “bir al art arda tek sıra dizilip ellerini birbirinin sırtına koyup rumba oynayan yüz bin kişiyle” birbirine karıştırılan biri. Gabriel Garcia Marquez ise onu anlatırken şakacı bir tavırla der ki:“Fidel Castro bir hafta boyunca Küba’da gezdirdiği yabancı bir ziyaretçiden söz ederken ‘Adam nasıl da konuşuyor- hatta benden bile çok konuşuyor!’ demişti. Bunun bir abartma, hem de büyük bir abartma olduğunu anlamak için Fidel Castro’yu az çok tanımak yeterlidir; çünkü konuşmaya onun kadar düşkün bir başkasını bulmak imkansızdır.Onun söze olan bağlılığı adeta büyülüdür. Devrimin başında Havana’ya zaferle girişinin üzerinden henüz bir hafta geçmeden televizyonda hiç durmadan yedi saat konuşmuştu. Bu bir dünya rekoru olmalı.”Marquez, Fidel’in dinleyicilerini inandırıcı bir konuşma biçimi olduğunu vurgular. Yaşama biçimini ve çeşitli özelliklerini anlatır, hafızasının gücünü, her sabah 200 sayfalık dünya haberlerini okuyuşunu, altmış bir yaşına gelene kadar düzenli bir uyku yerine şekerlemelerle idare ettiğini, tam bir kitap kurdu oluşunu, okumak için kitap türü ayırmayışını, yemek pişirmekten (ve herhalde yemekten) zevk alışını, her gün birkaç saat spor yaparak, sık sık yüzerek “mükemmel fiziki durumunu” koruyuşunu... Aynı konuşmanın içinde bir konuyu tekrar tekrar anlatmasını...Fidel Castro’yu ünlü bir yazardan değil, kendinden dinlemek çok daha önemli bence. Agorakitaplığı’nın yayımladığı İlk Yıllarım adlı kitap bu olanağı tanıyor okura. Mehmet Harmancı’nın İngilizce’den çevirdiği İlk Yıllarım Fidel Castro’nun yaptığı çeşitli röportajlardan hazırlanmış. Marquez’in “Benim Gözümle Fidel” başlıklı yazısı da Fidel’in hapisane mektupları da aynı kitapta yer alıyor. Kitap Fidel’in doğduğu kasabanın ve ailesinin özelliklerini anlatışıyla başlıyor, Moncado Kışlası baskınından sonra 15 yıla mahkum olup yattığı hapishaneden arkadaşlarıyla birlikte 15 Mayıs 1955’te serbest bırakılışına kadar olan yaşamını yanstıyor.. Fidel ülke çapında yürütülen bir af kampanyasıyla serbest bırakıldıktan kısa bir süre sonra 7 Temmuzda Meksika’ya sürgüne gidecektir.Hapishane koşulları 1 Mart 1954 tarihli bir mektubundan da anlaşılabilir:“On yedi gündür ışığım yok ve muma da izin vermiyorlar. Ancak dün akşam sadece karanlık ve yalnızlık değil, yağmur da vardı. İlk gök gürültüleri başladığında hava kararmak üzereydi. Şimşekler çakıyor, karanlığı parçalayıp yüksek pencerelerden hücreyi aydınlatıyor, köşelere demir parmaklıkların gölgeleri düşüyordu.Sonra yağmuru içeri sokan sert bir rüzgarla fırtına başladı ve her şey sırılsıklam oldu. Kitaplarımı korumak için bavula doldurdum, bavulun üzerine battaniyemi örttüm. Bu arada yatak ıslandı, yerleri su bastı, soğuk ve nemli hava iliklerime işledi. Fırtına sona erene değin sonsuz bir sabırla bir köşede bekledim. Pazar gecesiydi!”Kitapta bu dönemden fotoğrafların yer aldığı küçük bir albüm de yer alıyor.Efsanelerin de insan olduğunu anlatan ilginç bir çalışma. * Fidel Castro Ruz, İlk Yıllarım, Türkçesi Mehmet Harmancı, agorakitaplığı, 195 +16 sayfa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;26/06/2008 Türkçe sözlükçüsünü kaybetti Hazırladığı kapsamlı sözlüklerle tanınan Ali Püsküllüoğlu, solunum yetmezliğinden öldü. Dostları, şair ve dilbilimci Püsküllüoğlu’nu uğurladıŞair ve dilbilimci Ali Püsküllüoğlu, önceki gün uzun süredir tedavi gördüğü Ankara Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Bölümü’nde yaşama veda etti. Dil Derneği ve Edebiyatçılar Derneği’nin kurucuları arasında yer alan Ali Püsküllüoğlu, hazırladığı kapsamlı Türkçe sözlüklerle de tanınıyordu.Ali Püsküllüoğlu’nun cenazesi, Ankara Küçükesat Camii’nde kılınan öğle namazını takiben, Gölbaşı Mezarlığı’nda toprağa verilmek üzere son yolculuğuna uğurlandı. Hastalığı nedeniyle bir süredir tedavi gören Püsküllüoğlu, solunum yetmezliği sonucu 73 yaşında vefat etti. Püsküllüoğlu’nun cenaze törenine, edebiyat çevresi ve yakınları katıldı. Duygu dolu anların yaşandığı törende, Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın, yazar Yaşar Küçük, şair Ahmet Telli, yazar Emin Özdemir, Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı (Umag) yayın yönetmeni ve yazar Orhan Tüleylioğlu, dilbilimci Prof. Dr. Aydın Köksal, şair Cahit Külebi’nin torunu dilbilimci Oya Külebi, Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Ali Balkız, yazar Metin Turan ve Cumhuriyet Gazetesi yazarı Işık Kansu yer aldı. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, dilbilimci, şair ve edebiyatçı Ali Püsküllüoğlu’nun yaşamı boyunca Türkçenin korunması ve gelişmesi için çaba gösterdiğini belirtti. Günay, Ali Püsküllüoğlu’nun vefatı nedeniyle yayınladığı mesajda “Şairliğinin yanı sıra dil ve sözlük çalışmalarıyla Türk edebiyatına unutulmaz hizmetlerde bulunan Ali Püsküllüoğlu, daima saygı ve takdirle anılacaktır” dedi. Dil Derneği Başkanı Sevgi Özel, şair, dilbilimci ve edebiyatçı Ali Püsküllüoğlu’nun vefatıyla ilgili, “Hem değerli bir dostumuzu, ağabeyimizi hem de gerçekten Türkçeye emek veren en çalışkan ustalardan birini yitirdik” dedi. Dil Derneği’ni, 21 yıl önce birlikte kurduklarını anlatan Özel, “Onunla Dil Derneği’nin kuruluşunda birtakım zorlukları birlikte göğüsledik” diye konuştu. Ali Püsküllüoğlu’nu kaybetmekten dolayı derin üzüntü duyduklarını ifade eden Sevgi Özel , “Çok değerli bir ağabeyimi kaybettim, çok üzgünüm. Onu düşünceleriyle, ilkeleriyle yaşatmayı sürdüreceğiz” dedi. Yıllarını Türkçe’ye verdiAli Püsküllüoğlu, 1 Ocak 1935 tarihinde Adana’nın Kadirli ilçesinde dünyaya geldi.Ailesi çiftçi olan Püsküllüoğlu, ilk ve orta öğrenimini Kadirli’de tamamladı. Ali Püsküllüoğlu, Mersin Lisesi’nde sürdürdüğü öğrenimini, sağlığı nedeniyle yarıda bırakarak Kadirli, Adana ve İstanbul’da değişik işlerde çalıştı. Püsküllüoğlu, çiftçilik, gazete satıcılığı, sinema biletçiliği, avukat yazmanlığı, gazetecilik ve yayımcılık yaptı.İstanbul’da, 1959 yılında Çevre Yayınevi’ni kuran Püsküllüoğlu, Kadirli’de “Karacaoğlan” adlı bir haftalık bir gazete çıkardı. 1960-1983 yılları arasında Türk Dil Kurumu’nda Yayın ve Tanıtma Kolu Uzmanı olarak çalışan Püsküllüoğlu, kurumdan 1983 yılında istifa etti ve bir süre sonra da emekli oldu.Ankara Radyosu’nda “Kitap Saati”, Türkiye Radyoları’nda Türk Dil Kurumu adına “Arı Dile Doğru”, “Ana Dilimiz”, “Öz Dilimiz” programlarını hazırlayan Püsküllüoğlu, Türkiye Radyoları’nda her akşam olmak üzere 1 yıl süreyle yayımlanan “Atatürk’ün Söylev”ini ilk kez bugünün diline aktararak sunanlar arasındaydı.Türk edebiyatının çalışkan şairleri arasında bulunan Ali Püsküllüoğlu, Ülkü Tamer, Turgut Uyar ve Edip Cansever şiirlerine benzer özellikler taşıyan ilk şiirleriyle “İkinci Yeni” şiirinin ölçülü, dengeli bir şairi olarak görüldü. 1970 sonrasında tümüyle yeni bir şiire yönelen Püsküllüoğlu, toplumsal olgu ve olaylarını ele aldı. Püsküllüoğlu, şiirlerinde yer yer Behçet Necatigil’in “kırık dize” yapısını da uyguladı.“Mağara/Dağ Başı” adlı radyo oyunu Türkiye Radyoları’nda, İngilizceden çevirdiği tek perdelik oyunlar Türk Dili dergisinde yayımlanan Püsküllüoğlu, “Pembe Beyaz”, “Aydınlık İçinde”, “Karanfilli Saksı”, “Uzun Atlar Denizi”, “Sırtımızda Kızgın Güneş”, “Unutma Onları”, “Yaz ve Yağmur”, “Gül Sevgili Yurdum” ve “Babadat (Toplu Şiirler)” adlı şiir kitaplarını çıkardı.Ozanlığının yanı sıra dil ve sözlük alanındaki çalışmalarıyla da kendini kabul ettiren Püsküllüoğlu, sözlük çalışmalarına 1963’te başladı ve ilk sözlüğü “Öz Türkçe Sözlük” 1966 yılında yayımlandı. Püsküllüoğlu’nun 40 yılı aşan bir süre içinde 20’yi aşan sayıda ve çeşitli boyutta sözlükleri yayımlandı. Bunların ve şiir kitaplarının birçok baskısı yapıldı.Püsküllüoğlu, “Nasrettin Hoca” ile 1981 yılında Türk Dil Kurumu Çocuk Yazını Ödülü’nü, “Gül Sevgili Yurdum” ile 1983’te Toprak Şiir Ödülü’nü ve “Zamansız” isimli dosyasıyla 2005 yılında Yunus Nadi Şiir Ödülü’nü kazandı. (KÜLTÜR SERVİSİ)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;28/06/2008 SU Selma AğabeyoğluSesin GölgesiŞimdi kılıç kuşanırMartı çığlığında denizÖzler öksüz büyümeyi...Deniz bitti. Kirlendi. Bir şal gibi örtündü siyahı… Lacivert miydi, yoksa mavi miydi rengi? Köpüklerinde nazlı bir gelinin duvağından aldığı beyazlık gittikçe grileşti… Deniz bize küstü. Su küstü bize. Orada çok uzaklarda, o dağ köylerinde yaşayan minicik çocuklar, henüz denizin mavisini hiç görmemiş çocuklar, o çok uzaklardaki çocuklara nasıl göstereceğiz o kıydığımız mavilikleri, nasıl diyeceğiz “işte bu denizdir” diye. Onların fısıltılarıdır “Daha deniz görmemiş bir çoban çocuğuyum” sözcükleri… Deniz küstü… Çocuklar küstü… Deniz bitti..Deniz şimdi öksüz bir çocuk gibi. Denizin maviliklerine kıydık. Denizin yakamozu bu yüzden artık eskisi kadar görkemli ve güzel değil. Denizi küstürdük…Bir yeşil olur bir bulanıkDeniz suyuBirden kararır hırçın olurBulut neyseKarşılığı yok sözlerin...Karşılığı yok sözlerle konuşuyoruz dostlarla, sözcüklerde dağılmış bir tesbih tanesi şaşkınlığı, sözcüklerin içini boşalttıkça, anlam sessiz bir iç çekiş gibi hüzünlü dökülür oldu dudaklarımızdan…Gün bitti gündelikçi kızlar Yosunları toplarGözlerim istekli bir nehirİçime akarYıl boyuAnnemin sütü kesilirÜşürüm...Deniz üşür, gündelikçi kızlar kaneviçelerinde hayatı işlerken, sözcüklerin karşılığı yokken, gözlerimizdeki yaşlar içimize akarken, yaşamın cinnet duraklarından geçip giderken elbette bu kargaşada, yoksunlukta en çok annelerin saçları beyaza döner. En çok annelerin canı yanar. Onlar ki hep karşılığı olmayan cümlelerle dokunmadılar mı evlatlarının yüreğine, en çok onların canı yanmadı mı çocuklarının acılarına… Deniz bitti. Mavinin rengi kirlendi. Babaların gözyaşları içine akarken, daha deniz görmemiş çocuklarımız gibi hep bir yerlerde eksik bıraktık bir şeyleri… Ve en çok bu kirlenmişlikle annelerin sütü kesildi. Deniz küstü. Çocuklar küstü. Anneler küstü…Şiirler değerli şair ağabeyim İbrahim İspir’in Ocak 2007’de Damar Yayınları’ndan okura sunulan “Uykun Kalır” ve Nisan 2008’de yayımlanan “Sesin Gölgesi” kitaplarından alıntılardır. Böylesine güzel ve insanı derinliklere doğru yolculuğa çıkaran şiirleri okudukça, bende bıraktığı izleri aktardım sizlere.Değerli Şair İbrahim İspir’i okuyun, siz de seveceksiniz ve onun dizeleriyle uzun bir yolculuğa çıkıp hayatı yeni baştan gözden geçireceksiniz ve şiirin gücünü bir kez daha sevgiyle anacağız…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-8147154366943959291?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/8147154366943959291/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=8147154366943959291' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/8147154366943959291'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/8147154366943959291'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2008/06/sivas-madmakta-katledilen-glsm.html' title='Sivas Madımak’ta katledilen Gülsüm Karababa’nın ağabeyi Hüseyin Karababa, “Türkiye’nin Gizli Gündemi”'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-917920206297283335</id><published>2008-06-28T14:43:00.001-07:00</published><updated>2008-06-28T14:43:53.576-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Amerika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türkiye'/><title type='text'>TÜTÜN KARŞITLIĞI: SAĞLIK İÇİN Mİ?</title><content type='html'>&lt;a class="main-lead" title="Tütün karşıtlığı: Sağlık için mi?" href="http://www.birgun.net/science_index.php?news_code=1212393060&amp;amp;year=2008&amp;amp;month=06&amp;amp;day=02&amp;amp;action=read"&gt;TÜTÜN KARŞITLIĞI: SAĞLIK İÇİN Mİ?&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="Tütün karşıtlığı: Sağlık için mi?" href="http://www.birgun.net/science_index.php?news_code=1212393060&amp;amp;year=2008&amp;amp;month=06&amp;amp;day=02&amp;amp;action=read"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Tütün ve başta sigara olmak üzere her türden tütün ürünlerinin kullananların sağlığında ciddi ve çoğu zaman onulmaz hasarlara neden olduğu artık bilimsel bir gerçektir. Tütün kullanımının özellikle erkeklerde ‘küçük hücreli akciğer kanseri’ oluşumunda en önemli risk etkeni olduğu kanıtlanmıştır. Aynı şekilde tütün kullanımının kalp ve damar hastalıkları oluşma riskini artırdığı da bilinmektedir. Gebelikte tütün kullanımının düşük doğum ağırlığına neden olduğu da kesin bir gerçektir.&lt;br /&gt;Tütün kullanımın insan sağlığına zararlı olduğu son elli yılın araştırmalarıyla artık tartışılmaz bir gerçek olmuştur. Olmuştur ama tütün karşıtı kampanya, uygulama ve yasaların doğrudan insan sağlığını düşünerek başlatıldığı çok tartışmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÇOK KISA TÜTÜN TARİHİ&lt;br /&gt;Tütün Amerika kıtasından dünyaya yayılmıştır. Amerika kıtasının yerlileri tarafından en az dört bin yıl önce çiğneme ya da dumanını soluma şeklinde kullanılmaya başlandığı bilinmektedir. Avrupa kıtasına ve oradan tüm dünyaya yayılması 1492 yılında Amerika kıtasının ‘keşfedilmesinden’ sonra olmuştur. 16. yy başında tütün Avrupa ve Asya kıtasında yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Türkiye’ye girişi 1580’de olmuştur. İbrahim Peçevi 1601 yılında yazdığı tarihinde İstanbul’da insanların sokaklarda tütün içip dumanını birbirlerinin yüzüne üflediklerini yazmıştır. Yaklaşık aynı dönemlerde tarımı da başlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İLK TÜTÜN YASAKLARI&lt;br /&gt;Dünyada tütünün kullanımının ilk yasaklanması Britanya ve Osmanlı İmparatorluğu’nda olmuştur. Her ikisinin gerekçesi de sağlık değildir. Britanya Kralı I. James 1602 yılında Britanya’da önce tütün kullanımını yasaklamak istemiş, baş edemediğinde ise tütün vergilerini 4000 kat artırarak, denetim sağlamaya çalışmıştır. James’in yasağının ardında da Yeni dünya’dan gelen ticareti denetleme arzusu olduğu düşünülmektedir. 1633 yılında IV. Murat tütün kullanımını yasaklamış ve içenlerin başının kesileceğini buyurmuştur. İlk gün 18 kişinin başının kesildiği rivayet edilmektedir. IV. Murat’ın tütünü yasaklamasının ardında nerdeyse tümüyle ahşap evlerden oluşan İstanbul’daki yangınlarının tütün kullanımına bağlanması olduğu düşünülmektedir. Bu yasak 10 yıl sürmüştür.&lt;br /&gt;On yedinci yüzyıldan yirminci yüzyıla kadar tütün endüstrisi ve tütün bağımlılığı dünyada büyük bir hızla artmış, bu dönem boyunca tütünün insan sağlığına zararlı olup olmadığı hep tartışmalı olmuştur.&lt;br /&gt;Ancak bu üç yüzyıl boyunca tütün endüstrisi ve tütün vergilerinin, imparatorluklar ve devletler için en önemli gelir kaynaklarından biri olması, değişmemiştir. Tütün tarımı kırsal alanda büyük bir istihdam ve gelir kaynağıdır. Ama tütünden asıl vazgeçemeyen devlet hazineleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DEVLETİN PARADOKSU&lt;br /&gt;Tütün karşıtı kampanyalar bir yandan devlet destekli yürütülür ama diğer yandan tütün ürünlerinin çok yüksek vergileri hemen tüm devletlerin en önemli gelir kaynaklarından biridir. Yalnızca vergi üzerinden elde edilen gelir dışında tütün endüstrisindeki iş gücü istihdamı da devlet için çok derece karlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NAZİLER: İLK TÜTÜN KARŞITLARI&lt;br /&gt;Naziler 1930’lu yıllarda dünyanın en güçlü ve yaygın sigara karşıtı kampanyasını yürütmüşlerdir. Nazi doktorları ve askeri liderleri tütünün “ırk” için zararlı olmasından endişeleniyorlardı. Çok sayıda Nazi lideri tütün karşıtlığını seslendiriyorlardı. İlgi çekici olarak II. Dünya Savaşı yıllarının liderlerinden Churchill, Stalin ve Roosevelt ağır birer tütün bağımlısıyken, Hitler, Mussolini ve Franko tütün karşıtıydılar. Sert bir tütün karşıtı olan Hitler, tütünün, Kızılderili’nin kendisini alkole alıştıran beyaz adama yönelik misillemesi olduğunu düşünüyordu ve Almanya’da Nazizmin başarılı olmasının yolunun tütünün bırakılmasından geçtiğini söylüyordu.&lt;br /&gt;Ancak Nazilerin sert tütün karşıtı kampanyaları ters tepmiştir. İlk 6 yıl Almanya’da tütün kullanımı dramatik bir şekilde artmıştır. Öyle ki aynı dönemde çok daha yumuşak bir tütün karşıtlığının uygulandığı Fransa’da tütün kullanımı çok daha az artmıştır. Bu farkı bazı tarihçiler Nazi düşüncesine yönelik edilgen bir kültürel direniş olarak yorumlamışlardır.&lt;br /&gt;Aynı dönemde tütün üreticileri de çok güçlü, etkin ve sinsi bir tütün yanlısı program yürütmüşlerdir. Tütün karşıtları tütün endüstrisinin Amerikan tarzı tanıtım teknikleri karşısında başarısız kalmaktan çok yakınmışlardır. Örneğin tütün karşıtlığı Almanya askeri liderlerinde kuvvetliyken SA (Nazi milisleri) markasıyla sigara üretmişlerdir. Çok sayıda tütün karşıtı propogandaya karşı olan dergilerin yayınlanmasını sağlamışlardır. &lt;br /&gt;1939 yılından sonra Nazi tütün karşıtlığı daha da şiddetlenmiş, önce resmi dairelerde sigara içimi yasaklanmış ardından hastaneler, kamu binaları ve huzurevlerinde sigara kullanımı yasaklanmıştır.  Himmler polisler SS görevlileri ve diğer resmi görevlilerin üniformalı ve görevdeyken sigara içmelerini yasaklamıştır. Bu dönem sigara tüketiminin artık azalmaya başladığı dönemdir. 1941 yılında Almanya’nın 60 kentinde sokakta sigara içmek yasaklanmıştır. Aynı dönem gebe ya da 25 yaşından küçük kadınlara sigara kuponu verilmesi ve restoranlarda kadınlara sigara satışı yasaklanmıştır. 1944 yılında ise tüm tren ve otobüslerde sigara içimi yasaklanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BAŞARISIZ TÜTÜN KARŞITLIĞI&lt;br /&gt;Özellikle 1950’li yıllarda yapılan kontrollü bilimsel çalışmalar tütünün içenin sağlığına ciddi zararlar verme riski olduğunu kesinlikle gösterdi. Elli yıllardan sonra seksenlere kadar tütün karşıtı kampanyalar daha çok sağlık örgütleri ve bilimciler eliyle yürütülmekteydi. Ancak başta çok güçlü ve kaynakları zengin olan tütün üreticileri bu kampanyaların başarılı olmasını hep engelledi ve tüm dünyada tütün kullanımı sürekli arttı.&lt;br /&gt;Sinema filmlerinden, popüler ikonlara, edebiyattan medya reklamlarına kadar tütün endüstrisi her alanda tütün kullanımını özendiren, kışkırtan ve bir kimlik imgesi haline getiren çalışmalarını sistemli ve büyük paralar harcayarak yürütüyordu. Bu güçlü tütün yanlısı lobi karşısında sağlık alanındaki bilimcilerin “tütün sizi öldürür” uyarılarının hemen hiçbir etkisi yoktu. Sonra seksenler geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;80’LER: ‘TÜTÜN İÇEN SENİ ÖLDÜRÜR’&lt;br /&gt;1980’li yıllarla birlikte tütün karşıtı kampanyalar sağlık bilimcilerden çok sivil toplum kuruluşları ve doğrudan devlet eliyle yürütülmeye başlandı. Bu dönemde tütün karşıtı kampanyaların temel sloganı dramatik bir değişim gösterdi. O zamana kadar tütün karşıtı kampanyalar kullanıcıya yönelik ve onun sağlığının bozulacağı uyarıları temelinde yürütülürdü. Seksenlerden sonra ise tütün karşıtı kampanyaların hedef kitlesi ve sloganı değişti. Artık “içersen ölürsün yerine içen seni öldürüyor” sloganı öne çıkarılmaya başlandı. Buna eşlik eden tütün içenlerin ikinci sınıf insan muamelesi görmeyi hak ettikleri yayılmaya başlandı. Toplumun ırkçı eğilimleri için tütün bağımlıları kolay ve savunmasız bir hedef haline geldiler. O güne kadar tütün içersen ölürsün uyarısından hiç etkilenmeyen insanlar, başkası içerek ve dumanını senin soluduğun havaya üfleyerek seni öldürüyor sloganının ırkçı büyüsüne bayıldılar.&lt;br /&gt;Ardından tütünün, yoksullar, göçmenler, serserilerin az gelişmiş ülkelerden gelenlerin kullandığı bir madde olduğu ve bu toplumun düşük insanlarının içtikleri tütünle havayı kirleterek “beyazların” sağlığını tehlikeye attıkları fikri hızla yayıldı. Tütün kullanımı bir dışlama ve aşağılama sembolü haline geldi. Örneğin Avrupa’nın tütün kullanımının en yaygın olduğu ülkelerinden biri olan Hollanda’da “Türk gibi sigara içmek” deyimi son derece popüler bir aşağılama deyimi olarak kullanılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MODERN IRKÇILIK VE DİSİPLİN ARACI&lt;br /&gt;Devletler bir yandan tütün karşıtı kampanyaları otoriter yöntemlerle yürütür ve bir çeşit toplumsal denetim aracı olarak kullanırlarken diğer yandan tütün ürünleri tüketiminin sağladığı vergi gelirlerinin azalmasını istemez.&lt;br /&gt;Tüm dünyada tütün kullanımından çok daha tehlikeli birçok besin, hayat tarzı ve uygulama vardır. Ancak bunlardan hiç birine tütün karşıtı kampanyaların ırkçı, dışlayıcı sloganlarıyla yaklaşılmaz. Amerikan şişmanlığı bugün tütünün yol açtığı sağlık sorunlarından çok daha büyük sağlık sorunlarına yol açmakta ve üstelik şişmanlık yine tütün kullanımı gibi dışlayıcı, aşağılayıcı bir ırkçılıkla aşağılanmaktadır. Ancak ne bir sivil toplum kuruluşunun ne de devletlerin aklına “fast food”u, transyağları ya da kızartmaları yasaklamak gelmemektedir. Dahası şişmanlarda aşağılanmakta ancak şişmanlıkla kendi başlarını derde sokmaktan başka diğer insanlara bir zarar vermedikleri düşünülmektedir. Oysa tütün kullanıcılarının sadece kendilerine değil “kirlettikleri hava” ile başkalarının da sağlığını bozdukları savunulmaktadır. İşin garibi tütün dumanına pasif olarak maruz kalmanın içmeyenlerde hastalık riskini ne ölçüde artırdığı bilimsel yönden henüz tartışmalıdır. Evet tütün zararlı bir maddedir ancak  bu gün bilinen, içene kesinlikle zarar verdiğidir. Yoksa açık havada ya da havalandırması iyi yapılmış kapalı mekanlarda kullanımının içmeyenlere zarar verip vermediği tartışmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TEMİZ HAVA HAREKETİ NEYİ TEMİZLER? &lt;br /&gt;Türkiye’de şimdi güncel olan tütün yasağı ve tütün karşıtı kampanya hem Nazi tütün karşıtlığından hem de seksen sonrası ırkçı, düşmanlık yaratıcı tütün karşıtı kampanyalardan derin etkiler taşımaktadır. “Temiz havamızı  kirletmelerine izin vermeyelim” sloganı düşmancıldır ve dışlayıcıdır.&lt;br /&gt;Dincilerin düşmancıl tütün karşıtı kampanyalara sarılmalarının çok anlaşılır bir nedeni vardır. Alkol İslam dininde yasaklanmıştır ama tütünle ilgili bir bilgi yoktur. Oysa, Kuran’ın mümine zarar verme ilkesi, tütün içenin dumanıyla içmeyene zarar verdiği bilgisiyle örtüşmektedir. Alkolü bireysel bir günah olarak görüp kısmen de olsa göz yuman dinciler, tütünü ve kullananı, başkasına zarar verdiği için kesinlikle hoşgöremez.&lt;br /&gt;Bugün sigara içenler havamızı ‘kirletiyor’; yarın havamızı kimlerin kirleteceğinden ve onları nasıl dışlayıp, aşağılayıp, cezalandıracağımızdan emin miyiz?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-917920206297283335?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/917920206297283335/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=917920206297283335' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/917920206297283335'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/917920206297283335'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2008/06/ttn-karitlii-salik-iin-mi.html' title='TÜTÜN KARŞITLIĞI: SAĞLIK İÇİN Mİ?'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-8519135421063327191</id><published>2008-06-28T13:48:00.001-07:00</published><updated>2008-06-28T13:48:49.684-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kastamonu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Etkinlik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Blog Arşivi</title><content type='html'>Blog Arşivi&lt;br /&gt;&lt;a class="toggle" style="COLOR: #ffffff" href="http://yenidendergi.blogspot.com/2007_12_01_archive.html?widgetType=BlogArchive&amp;amp;widgetId=BlogArchive1&amp;amp;action=toggle&amp;amp;dir=close&amp;amp;toggle=YEARLY-1199174400000&amp;amp;toggleopen=MONTHLY-1212303600000"&gt;▼ &lt;/a&gt;&lt;a class="post-count-link" href="http://yenidendergi.blogspot.com/search?updated-min=2008-01-01T00%3A00%3A00-08%3A00&amp;amp;updated-max=2009-01-01T00%3A00%3A00-08%3A00&amp;amp;max-results=16"&gt;2008&lt;/a&gt; (16)&lt;br /&gt;&lt;a class="toggle" style="COLOR: #ffffff" href="http://yenidendergi.blogspot.com/2007_12_01_archive.html?widgetType=BlogArchive&amp;amp;widgetId=BlogArchive1&amp;amp;action=toggle&amp;amp;dir=close&amp;amp;toggle=MONTHLY-1212303600000&amp;amp;toggleopen=MONTHLY-1212303600000"&gt;▼ &lt;/a&gt;&lt;a class="post-count-link" href="http://yenidendergi.blogspot.com/2008_06_01_archive.html"&gt;Haziran&lt;/a&gt; (6)&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yenidendergi.blogspot.com/2008/06/koa-koa-fikri-uzun.html"&gt;KOŞA-KOŞA / FİKRİ UZUN&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yenidendergi.blogspot.com/2008/06/te-gee-yk-fikri-uzun.html"&gt;ÖTE GEÇE / ÖYKÜ / Fikri UZUN‏&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yenidendergi.blogspot.com/2008/06/gkboncuk-yk-fikri-uzun.html"&gt;GÖKBONCUK / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yenidendergi.blogspot.com/2008/06/abana-cumhuriyet-savciliina-aik-dileke.html"&gt;ABANA CUMHURİYET SAVCILIĞINA AÇIK DİLEKÇE&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yenidendergi.blogspot.com/2008/06/kz-arabasi-yk-fikri-uzun.html"&gt;ÖKÜZ ARABASI / ÖYKÜ / Fikri UZUN‏&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yenidendergi.blogspot.com/2008/06/cansiz-hayal-yk-fikri-uzun.html"&gt;CANSIZ HAYAL / ÖYKÜ / Fikri UZUN&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a class="toggle" style="COLOR: #ffffff" href="http://yenidendergi.blogspot.com/2007_12_01_archive.html?widgetType=BlogArchive&amp;amp;widgetId=BlogArchive1&amp;amp;action=toggle&amp;amp;dir=open&amp;amp;toggle=MONTHLY-1199174400000&amp;amp;toggleopen=MONTHLY-1212303600000"&gt;▼ &lt;/a&gt;&lt;a class="post-count-link" href="http://yenidendergi.blogspot.com/2008_01_01_archive.html"&gt;Ocak&lt;/a&gt; (10)&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yenidendergi.blogspot.com/2008/01/ilgaz-fikri-uzun.html"&gt;ILGAZ / FİKRİ UZUN&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yenidendergi.blogspot.com/2008/01/ilgaz-yeli-fikri-uzun.html"&gt;ILGAZ YELİ / FİKRİ UZUN&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yenidendergi.blogspot.com/2008/01/ouz-tanselin-bendeki-grnts-kemal-zer.html"&gt;OĞUZ TANSEL’İN BENDEKİ GÖRÜNTÜSÜ / KEMAL ÖZER&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yenidendergi.blogspot.com/2008/01/masallari-ocuklari-uyutmak-iin-deil.html"&gt;MASALLARI ÇOCUKLARI UYUTMAK İÇİN DEĞİL UYANDIRMAK ...&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yenidendergi.blogspot.com/2008/01/bendeki-ouz-tansel-eray-canberk.html"&gt;BENDEKİ OĞUZ TANSEL / ERAY CANBERK&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yenidendergi.blogspot.com/2008/01/masal-masal-iinde-ilhan-glek.html"&gt;MASAL MASAL İÇİNDE / İLHAN GÜLEK&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yenidendergi.blogspot.com/2008/01/turgay-keser-rfat-ilgazn-gzalt-anlar.html"&gt;RIFAT ILGAZ'IN GÖZALTI ANILARI / TURGAY KESER&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yenidendergi.blogspot.com/2008/01/bir-ani-rifat-ilgazla-3-gn-3-gece-nuri.html"&gt;BİR ANI: "RIFAT ILGAZ'LA 3 GÜN- 3 GECE"/ NURİ KESK...&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yenidendergi.blogspot.com/2008/01/bendeki-rifat-ilgaz-ali-ahin.html"&gt;BENDEKİ RIFAT ILGAZ / ALİ ŞAHİN&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yenidendergi.blogspot.com/2008/01/rifat-ilgaz-ve-cidesi-ali-ahin.html"&gt;RIFAT ILGAZ VE CİDE'Sİ / ALİ ŞAHİN&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a class="toggle" style="COLOR: #ffffff" href="http://yenidendergi.blogspot.com/2007_12_01_archive.html?widgetType=BlogArchive&amp;amp;widgetId=BlogArchive1&amp;amp;action=toggle&amp;amp;dir=open&amp;amp;toggle=YEARLY-1167638400000&amp;amp;toggleopen=MONTHLY-1212303600000"&gt;▼ &lt;/a&gt;&lt;a class="post-count-link" href="http://yenidendergi.blogspot.com/search?updated-min=2007-01-01T00%3A00%3A00-08%3A00&amp;amp;updated-max=2008-01-01T00%3A00%3A00-08%3A00&amp;amp;max-results=23"&gt;2007&lt;/a&gt; (23)&lt;br /&gt;&lt;a class="toggle" style="COLOR: #ffffff" href="http://yenidendergi.blogspot.com/2007_12_01_archive.html?widgetType=BlogArchive&amp;amp;widgetId=BlogArchive1&amp;amp;action=toggle&amp;amp;dir=open&amp;amp;toggle=MONTHLY-1196496000000&amp;amp;toggleopen=MONTHLY-1212303600000"&gt;▼ &lt;/a&gt;&lt;a class="post-count-link" href="http://yenidendergi.blogspot.com/2007_12_01_archive.html"&gt;Aralık&lt;/a&gt; (6)&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yenidendergi.blogspot.com/2007/12/necati-cumal-anma-trenleri.html"&gt;Necati Cumalı Anma Törenleri&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yenidendergi.blogspot.com/2007/12/gnein-savrulduu-yerden-ahmet-say.html"&gt;GÜNEŞİN SAVRULDUĞU YERDEN / Ahmet SAY&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yenidendergi.blogspot.com/2007/12/kirmizi-yeil-mavi-denize-sicak-bir.html"&gt;“KIRMIZI, YEŞİL, MAVİ DENİZ”E SICAK BİR MERHABA… /...&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yenidendergi.blogspot.com/2007/12/apkadan-kim-ikacak-fikri-uzun.html"&gt;ŞAPKADAN KİM ÇIKACAK? / Fikri UZUN&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yenidendergi.blogspot.com/2007/12/ani-uzun.html"&gt;ÜÇ ANI / Fikri UZUN&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yenidendergi.blogspot.com/2007/12/amerika-ve-fikri-uzun.html"&gt;AMERİKA VE... / Fikri UZUN&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a class="toggle" style="COLOR: #ffffff" href="http://yenidendergi.blogspot.com/2007_12_01_archive.html?widgetType=BlogArchive&amp;amp;widgetId=BlogArchive1&amp;amp;action=toggle&amp;amp;dir=open&amp;amp;toggle=MONTHLY-1193900400000&amp;amp;toggleopen=MONTHLY-1212303600000"&gt;▼ &lt;/a&gt;&lt;a class="post-count-link" href="http://yenidendergi.blogspot.com/2007_11_01_archive.html"&gt;Kasım&lt;/a&gt; (17)&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yenidendergi.blogspot.com/2007/11/bop-1-fikri-uzun.html"&gt;BOP -1 / Fikri UZUN&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yenidendergi.blogspot.com/2007/11/bop-2-fikri-uzun.html"&gt;BOP-2 / Fikri UZUN&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yenidendergi.blogspot.com/2007/11/anayasa-tartiiliyor-fikri-uzun.html"&gt;ANAYASA TARTIŞILIYOR / Fikri UZUN&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yenidendergi.blogspot.com/2007/11/amanini-yandim-fikri-uzun.html"&gt;"AMANINI YANDIM" / Fikri UZUN&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yenidendergi.blogspot.com/2007/11/tel-sararim-kalip-akarim-fikri-uzun_26.html"&gt;TEL SARARIM, KALIP ÇAKARIM / Fikri UZUN&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yenidendergi.blogspot.com/2007/11/tanyeri-aarinca-fikri-uzun.html"&gt;TANYERİ AĞARINCA / Fikri UZUN&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yenidendergi.blogspot.com/2007/11/rzgrolu-fikri-uzun.html"&gt;RÜZGÂROĞLU / FİKRİ UZUN&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yenidendergi.blogspot.com/2007/11/gcme-gidiyor.html"&gt;GÜCÜME GİDİYOR / Fikri UZUN&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yenidendergi.blogspot.com/2007/11/iimizi-karitiran-pu.html"&gt;İÇİMİZİ KARIŞTIRAN “PUŞ” / Fikri UZUN&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yenidendergi.blogspot.com/2007/11/kuyruk-acisi.html"&gt;KUYRUK ACISI / Fikri UZUN&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yenidendergi.blogspot.com/2007/11/kurtulu-yolu.html"&gt;KURTULUŞ YOLU… / Fikri UZUN&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yenidendergi.blogspot.com/2007/11/klliye.html"&gt;KÜLLİYE / Fikri UZUN&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yenidendergi.blogspot.com/2007/11/keke.html"&gt;KEŞKE / Fikri UZUN&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yenidendergi.blogspot.com/2007/11/kltr-kenti.html"&gt;KÜLTÜR KENTİ / Fikri UZUN&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yenidendergi.blogspot.com/2007/11/ecevitler-lmez.html"&gt;“ECEVİTLER ÖLMEZ…” / Fikri UZUN&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yenidendergi.blogspot.com/2007/11/kandir-beni.html"&gt;KANDIR BENİ / Fikri UZUN&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yenidendergi.blogspot.com/2007/11/gelinlik-kiz.html"&gt;GELİNLİK KIZ / Fikri UZUN&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-8519135421063327191?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/8519135421063327191/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=8519135421063327191' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/8519135421063327191'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/8519135421063327191'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2008/06/blog-arivi.html' title='Blog Arşivi'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-20881406583558712</id><published>2008-06-28T13:39:00.001-07:00</published><updated>2008-06-28T13:40:22.159-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fikri Uzun Yazıları'/><title type='text'>KOŞA-KOŞA / FİKRİ UZUN</title><content type='html'>İlkokul öğretmeni Rıfkı Acar, Köy Enstitüsü mezunuydu.&lt;br /&gt;Metreyi ölçerek, daireyi çizerek öğrendi, doğruyu tartışarak buldular. Coğrafya derslerini karatahtaya asılı haritasız, masalara yayılı atlassız yapmazlardı. Tepelere çıkıp çevreyi gözler, dere-tepe uzak-yakın hakkında bilgi edinirlerdi. Uzaklara gidebilme olanakları yoktu. Türkiye Haritasını, tuyumuna (hiçbir haritaya bakmadan) çizerlerdi.&lt;br /&gt;Kum masasında; dağ, ova, yayla yapar, vadiler arasından ırmak akıtırlardı.&lt;br /&gt;Aralarında paylaştıkları bölgelerin haritasını, büyük boy karton kâğıt üzerine yapmış, bölgede yetişen önemli ürünleri ve bölgenin gelir kaynaklarını, şehirlerini, dağlarını, ırmaklarını, yaptıkları harita üzerinde göstermişlerdi.&lt;br /&gt;Haritalar kümeler arasında değişilir eksik olup olmadığı denetlenir, özellikle eksik aranırdı.&lt;br /&gt;İç Anadolu’nun haritası Ozan ve görevli arkadaşlarıyla yapılmış, yetiştirdiği ürünler mini resimlerle işaretlenmiş, Ankara’daki “Ogüst Mabedi” bile unutulmamıştı. Bir bölge haritasında, bölgenin özelliğini anlatan her hangi bir ürün işaretlenmemişse, “hazine bulmuşçasına” sevinilir, tartışma başlardı.&lt;br /&gt;Doğu Anadolu’nun haritasını yapan arkadaşları, Yurdumuzun en yüksek dağı olan Ağrı Dağını işaretlememiş, önemli tartışmalara neden olmuştu.&lt;br /&gt;Aile Bilgisi derslerinde, yırtık sökük ve düğme dikmesini de öğrenmişlerdi.&lt;br /&gt;Lise öğrenimi yıllarında, felsefe öğretmenleri, “Hasanoğlan Köy Enstitüsü“ mezunuydu. O yıllarda, hemen-hemen her orta dereceli okullarda “Türk Halkı’na hizmet etmeğe geldiklerini” söyleyen, hepside “gençlik” çağında olan “Amerikan Barış Gönüllüleri” vardı.&lt;br /&gt;Öğretmenlerinin çoğu, bu “barış gönüllülerine” karşıydı. Felsefeci:&lt;br /&gt;“Onurlu ve erdemli öğrencilerim” diye söze başlar, ders konusunu örneklerle anlatır, ya sözlerinin ortasında, ya da dengine getirip, birkaç kez; “Amerikan barış gönüllüleri yerine gidip bu ülkeye sizler hizmet edeceksiniz” der, ülkemizin “uygar ülkelerin üstüne çıkarılmasını” isterdi.&lt;br /&gt;Ozan, liseyi bitirdi. Yüksek okul sınavlarını birkaç kez denedi. Aç kalmayı göze alamadı, hep dışarıdan okunabilecek yerleri seçti. Tutturdu, tutturamadı.&lt;br /&gt;Arayış içinde olduğu günlerde, vekil öğretmenlik yapan arkadaşlarıyla karşılaştı. Nasıl öğretmen olunduğunu sordu:&lt;br /&gt;“Dilekçe ile” dediler.&lt;br /&gt;Dilekçesini verir vermez, vekil öğretmen oldu.&lt;br /&gt;Çetin geçen yolculuk sonunda, Cide dağlarının tepesinde bir köyde çalıştığı yıl öğretmenliği sevdi. Liseyi bitiren birisi olarak, birkaç farklı derslerden sınava girip, sınav başarıldığında, (asil) öğretmen olunduğunu öğrendi. Tam felsefe öğretmeni Hacı Küçükkaraca’nın isteğine ve tembihine uygundu. “Ücra köşelerde” ülkeye hizmet edilebilecek bir meslekti.&lt;br /&gt;Kastamonu Kız Öğretmen Okulu Müdürlüğüne, farklı dersleri verip öğretmen olmak istediğini belirten dilekçesini verdi.&lt;br /&gt;Sınavlar başladı, iyi gidiyordu. Bir gün, sınıfa yel gibi giren gözetmenlerden birisi: “Boşuna uğraşmayın. Gidin başka iş yapın. Altı yılda bitirilecek okulu, size bir ayda bitirtmem.” dedi. Bu söylemler Ozan’ı hiç ilgilendirmedi. Üzerine alınmadı. Belki de çoğu sözleri duymadı. Sınav sorularını yanıtlıyordu.&lt;br /&gt;Sınavlar iyi gidiyor, bilemediği sorular çok az sayıdaydı.&lt;br /&gt;Sınavlar bitti, kendi değerlendirmesine göre, esas öğretmen olabiliyordu.&lt;br /&gt;Birkaç gün sonra, sınav sonuçları açıklandı. Gerçekten, gözetmenin dediği gibi öğretmen yapmayacaklardı. Notlar hep, bir ikiydi.&lt;br /&gt;O yıl, Kastamonu Kız Öğretmen Okulu’nda dışarıdan sınava girip öğretmen olmaya hak kazanan kimse yoktu.&lt;br /&gt;Gölköy Öğretmen Okulu’nda sınava girenlerin tümünün esas öğretmen olmağa hak kazandıklarını öğrendi.&lt;br /&gt;Kastamonu Kız Öğretmen Okulu’nda girenlerin hepsi geri zekâlı olamazdı. Bundan sonraki sınavlara, Gölköy Öğretmen Okulu’nda girmeliydi.&lt;br /&gt;Müdür Yardımcısı Muhittin Bey, kendilerine en olumlu davranan öğretmenlerdendi. O’nun yanına gitti, sınavların bundan sonrasına, Gölköy Öğretmen Okulunda girmek istediğini, naklinin o okula yapılmasını istedi&lt;br /&gt;Muhittin Bey, masasında birikmiş kâğıtları karıştırdı bir yaprak kâğıdı eline aldı, bir süre baktı: “Bu gün son gün, postayla yetişmesi olanaksız. Yetiştirebilirsen, naklini elden vereyim.” dedi. Ozan sevindi. Müdür muavini Muhittin Bey, yazı makinesini önüne çekti, nakil yazısını çabucak yazdı, sarı zarfa koydu, Ozan’a verdi.&lt;br /&gt;Ozan kapıdan uçar gibi çıktı. Şehir içinden hızlıca geçti, çoğu yerlerde koştu.&lt;br /&gt;Tepeye çıkıp, Daday İnebolu yol ayırımına geldiğinde, yoldan ayrıldı. Yolların ikisi de çok dolambaçlıydı. Çalılar arasından süzülüp, kuru dereleri, düzlükleri, kıraç tarlaları geçti, “mesai” saatinden yarım saat sonra Gölköy Öğretmen Okulu “idaresine” ulaştı. Yöneticiler, yönetim odasındaydı.&lt;br /&gt;Zorluk çıkartmadı, naklini kabul ettiler.&lt;br /&gt;Ozan, sınavın birinci aşamasını kazanmıştı.&lt;br /&gt;Nakil yazısını, gecikmesini göz önüne almadan kabul eden müdür yardımcısının, Foto Zihni’nin oğlu olduğunu daha sonra öğrenecekti. Foto Zihni: Kastamonu’nun usta fotoğrafçısıydı.&lt;br /&gt;Öğretmen okulunu dışardan bitirme sınavlarına giren başka vekil öğretmenler de vardı. Kısa sürede kaynaştılar. Sınavlar başladığında, kimi zaman yürüyerek Kastamonu’ya gidip geldi, kimi zaman da okul çevresinde, kahvehane de geceledi, sabahladı, kader arkadaşı oldular.&lt;br /&gt;Okulun yatakhaneleri boş duruyor, engel (bütünleme) sınavlarına giren az sayıdaki öğrencilerinden artan yemekleri çöpe döküyorlardı.&lt;br /&gt;Dışarıdan bitirme sınavlarına giren, çevre illerin değişik ilçe ve köylerinden gelen öğretmen adayları, karınlarını Subaşı Köyündeki bakkaldan aldıkları, zeytin ekmek ve soğanla doyuruyorlardı.&lt;br /&gt;“Mevzuata aykırılıktan” çöpe döktükleri yemekleri vermedi, boş yatakhanede yatırmadılar&lt;br /&gt;Okulun öğretmenlerinden Mehmet Sazak’ın girişimleriyle yatakhane açıldı, artan yemekler çöpe dökülmedi.&lt;br /&gt;Yastıksız yorgansız yatakhanede yattı, artan yemeklerden yediler.&lt;br /&gt;Mehmet Sazak, dışarıdan Gölköy Öğretmen Okulunu bitirmeğe gelen vekil öğretmenlere her konuda arka çıktı. Yatakhaneyi açtırdığı gibi, başarmakta zorlanacaklarını sandığı derslerden ücretsiz kurs verdi.&lt;br /&gt;“Biz; öğrencilerimize öğretmenlik mesleğini benimsetmek için altı yıl uğraşıyoruz. Siz, koşa-koşa kendi ayaklarınızla gelmişsiniz” dedi.&lt;br /&gt;Dışarıdan bitirme sınavlarına girenlerin iyi birer öğretmen olacakları kanısındaydı.&lt;br /&gt;Ozan ve arkadaşları; “nasıl bir öğretmen olunacağını” uygulamalı olarak ondan da öğrendiler.&lt;br /&gt;Gerçekten, o yıllarda ülke insanlarının büyük çoğunluğu, öğretmeni öğrencisi; onurlu, erdemli olmayı arzuluyor, “çağdaş uygarlık yolunu aşmak” için koşuyordu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MART-2008&lt;br /&gt;Fikri uzun-Mart 2008&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-20881406583558712?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/20881406583558712/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=20881406583558712' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/20881406583558712'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/20881406583558712'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2008/06/koa-koa-fikri-uzun.html' title='KOŞA-KOŞA / FİKRİ UZUN'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-2768475698474171054</id><published>2008-06-28T13:38:00.001-07:00</published><updated>2008-06-28T13:38:53.576-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fikri Uzun Yazıları'/><title type='text'>ÖTE GEÇE / ÖYKÜ / Fikri UZUN‏</title><content type='html'>Kurak geçen yaz aylarında geçit verir de bahar aylarında geçit vermezdi Kızıl Irmağın kolu Gök Irmak.&lt;br /&gt; Beslendiği çayların, derelerin çevresine yağmur yağdığında suyu kabarır, daha bir “deli” akardı.&lt;br /&gt;“Daday Çay”ı adı altında, Daday yakınlarından çıkar, Ilgaz ve İsfendiyar dağlarından akan irili ufaklı dereleri çayları içine katar çoğalır, Taşköprü yakınlarında Gök Irmak adını alır, hem gider hem çoğalır, iki dağ arasında doğal sınır çizer, Durağan yakınlarında Kızıl Irmağa karışırdı.           &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eşi ve Ozan; Gök Irmak Vadisi’nin Ilgaz geçe sinde görev yapıyorlardı.&lt;br /&gt;Görev yaptıkları köye gitmek, o köyden Kastamonu’ya, ya da Taşköprü’ye gelmek için Gök Irmağı bir şekilde geçmek zorun dalardı.&lt;br /&gt;İstanbul Boğazı üzerinden, Avrupa’dan Asya’ya geçer gibi, Ilgaz Dağı eteğinden, İsfendiyar Dağı eteğine geçebilmek için Düden Ali her yıl Gök Irmağın üzerine ağaçtan köprü kurardı.&lt;br /&gt;Öte kıyıda, en çok O’nun çeltik tarlaları, elma bahçeleri vardı.&lt;br /&gt;                İmece eder, Elek Dağı’ndan, en uzun en kalın çam ağacını keser, yontar, bir iki çift kömüşle ırmak kıyısına sürüyerek getirir, ırmağın bir kıyısından öteki kıyısına uzatırdı.&lt;br /&gt;Ormancılar yasal işlem yapmazdı.&lt;br /&gt;O köprüden kendisinden başkaları da geçer, caddeye çıkar, kimi Hanönü Pazarına kimi de Taşköprü’ye giderdi.&lt;br /&gt;Ağaç köprüden her geçen; düden Ali’nin “çok iyi bir hayır işlediğini” konuşurdu. Irmak, kalın ağacın bir metre kadar altından akardı.&lt;br /&gt;Görücü usulüyle olsa da evleneli bir yıl olmuş, “Vicdanlarıyla baş başa” eşi ile birlikte Düden Ali’nin Köyünde öğretmenlik yapıyorlardı.&lt;br /&gt;Düden Ali, Irmağın öte geçe sindeki elmalarını dokuduğunda, (topladığında) bir kalbur da öğretmenlere getirirdi.&lt;br /&gt;Elmalar çok sulu, tatlı ile ekşi arası çeşnide, kırmızı ile bordo arası renkteydi.&lt;br /&gt;Öğretmen, onların da, köylülerin de işine yarar, yeni aldıkları radyolarını yapar, yırtılan lastiklerini yamar, delinen sobalarını onarırdı.&lt;br /&gt;Aslında radyo bozulmaz, ya teli kopar, ya da pilini ters takarlardı. Tel kopmuşsa bal mumuyla yapıştırır, pil ters takılmışsa doğrulturdu.&lt;br /&gt;Daha yeni, Sabri’nin Torununun burnuna mısır kaçmış, doktora gitmeğe gerek kalmadan, burnunu yağlayıp yumuşatmış, kazak şişinden kanca yapmış, burnunu tıkayan mısırı çıkartmıştı.&lt;br /&gt;Köylülerle arası iyiydi.&lt;br /&gt;Köyde hasta olanlara genellikle kurşun döktürülür, muska yazdırmayı düşünmezlerdi. Yakın çevrede muska yazabilecek “derin” hoca yoktu.&lt;br /&gt;Köylüler belki kurşun da döktürmeyeceklerdi de doktora ulaşmak, yazacağı ilaçları almak oldukça zordu. Irmaktan hasta-hasta geçecek, caddeye çıkacaksın. “Bağdatlının otobüsü kaçtıysa, başka arabanın geçmesini bekleyeceksin. Araba geçmez, çoğu zaman köye geri dönecek ertesi gün gidecek, doktora muayene olacak, alım gücün varsa, yazılan ilaçları alacaksın. (onu da eksik alırlardı)&lt;br /&gt;İşte bu korkuya, önce kurşun döktürülür, iyileşmez, iş kötüye giderse köprü geçilip, yolda beklenir, Taşköprü’ye ulaşılmaya çalışılırdı. Çok ağır hastalar, kömüşlerin çektiği kağnı arabalarına yatırılır, boyunu su aşması pahasına ırmaktan geçirilirdi.&lt;br /&gt;Evleneli bir yılı geçmiş, “yolda yolcu” olduğu belli olmuş, doğmadan adını hazırlamışlardı. Erkek olursa “Özgür,” kız olursa “Özlem” diyeceklerdi.&lt;br /&gt;O yıllarda doğum gerçekleşmeden oğlan mı, kız mı? Olacağı belli olmazdı.&lt;br /&gt;Deneyimli kadınlar, yiyip içtiğinden, karın-burun yapısından ne doğacağını “tahmin” eder, aileyi ve yakınlarını sevindirmek için de, “Oğlan olacak” yorumu yaparlardı. Yorumları kimi zaman tutardı.&lt;br /&gt;Doğum oldu; adını “Özgür” koydular.&lt;br /&gt;Sadece adını koymakla kalmadı, dünyadan başka dünyalar da onların oldu. Hani, Dede Korkut Hikâyelerindeki gibi; Azrail gelip: “Oğlun için canını verir misin?” dese, annesi de babası da hiç düşünmeden, gözlerini kırpmadan çocukları için canlarını verirlerdi.&lt;br /&gt;Özgür; kâh beşikte, kâh kundakta, kâh kucakta büyüdü, kendi kendine gezinmeye başladı. Günün birinde İshal oldu. Olağan karşılandı. Her insanın olduğu kadar, her canlının başından geçen olaylardandı ishal (ötürgeç) olmak. Hiçbir işlem yapmadan, bir iki gün içinde geçebilirdi.&lt;br /&gt;Kendiliğinden geçmesi beklendi, geçmedi. Kurşun döktürüldü, fayda etmedi.&lt;br /&gt;Kendiliğinden geçme zamanı geçmişti. Anayı da babayı da eşi dostu, konu komşuyu da bir telaş sardı. Kimse dillendirmese de, “zehirli ishal”den korkuluyordu.&lt;br /&gt;Bir öğle vakti, okulun irice ve yetenekli çocuklarından ikisini sınıfları yönetmeleri için görevlendirdiler.&lt;br /&gt;Bu uygulama ara sıra yapılırdı.&lt;br /&gt;Birisi birinci devreye bakacak, öteki ikinci devreye bakacaktı. Birinci devre;1. 2. 3. sınıflar, ikinci devre de 4. 5. sınıflardı.&lt;br /&gt;Sabahtan da gidebilirlerdi de, sabahtan dört, öğleden sonra iki ders vardı. Dört dersi gelişkin çocuklara bırakmayı, okulu tam gün terk etmeyi uygun bulmadılar. Öğleden sonra gider, akşama dönerlerdi.&lt;br /&gt;Öyle yaptılar. Fazla tedirgin olmadan, köprüden geçip, caddeye çıktı, taşıt beklemeğe başladılar.&lt;br /&gt;Boyabat yönünden gelen tomruk kamyonunu görünce, yan yana dikilip, yolcu olduklarını belli ettiler.&lt;br /&gt;Kamyoncular, yolda kimseyi bırakmak istemezlerdi.&lt;br /&gt;Kamyon yanlarında durdu, şoförden başka muavini de vardı. O yıllarda, muavinsiz araba olmazdı. Muavin, tomrukların üstüne çıktı, erkek ve kucağında çocuğuyla kadın öğretmen şoför mahalline oturdular.&lt;br /&gt;Konuşa-konuşa Taşköprü’ye geldi, köprünün karşısında indiler. Tomruk kamyonu, Kastamonu yönüne çekip gitti.&lt;br /&gt;Ardından baktıkları o hantal, kalın odun yüklü, hırıltılı kamyon, iyi kalpli bir dev gibiydi gözlerinde.&lt;br /&gt;Anası bebeği sırtına aldı, sırt sargısını kavileştirdi, önden bağladı.&lt;br /&gt;Bu sargı ve bebek taşıma yöntemini, köylülerinden, Halkabük Köylülerinden öğrenmişlerdi.&lt;br /&gt;Uzun yıllar Kastamonu’da da çalışmış, paraya önem vermeyen, tanısı yüzde yüze yakın doğru çıkan “Kel Doktora “gitmeyi uygun gördüler. Kel Doktora gitmeseler, İlköğretim Müdürlüğüne gidecek, “Sevk yazısı” alacak, hükümet tabibine gidecek, Hükümet Tabibi, keşfe gitmemişse muayene edecek, ilâç yazacak, saatler geçecek belki de akşama köye dönemeyecek, ertesi günkü derslerine yetişemeyeceklerdi.&lt;br /&gt;Kel Doktora gitmeyi, işlerini tez bitirmeyi uygun gördü ve gittiler.&lt;br /&gt;Kel doktor, sıra bekleyen hastasından izin alıp, çocuğa öncelik tanıdı.&lt;br /&gt;Muayene etti, sorular sordu, yanıtlar aldı. “Streptemagma” adında tek bir ilâç yazdı. Öğretmen olduklarını anlayınca, para da almadı. Alsa da öteki doktorlar yirmi lira alırken, O, beş lira alırdı.&lt;br /&gt;İlâç sulandırılıp, şurup şekline dönüşüyordu. Eczanede sulandırıp, bir ölçek içirdiler.&lt;br /&gt;Daha akşama vakit vardı. Yeni çıkan kitaplardan bir kaç kitap alıp, geri döndü, Taşköprü’nün, taş köprüsünü geçti, çeşmenin yanında yoldan Boyabat yönüne geçecek araba beklemeğe başladılar.&lt;br /&gt;Tam umudu kestiklerinde, Kastamonu yönünden bir kamyon, tozu dumana katarak yanlarına kadar geldi durdu.&lt;br /&gt;“Atlayın” dedi, şoför. Şoför mahallinde oturan iki kişi yerinden kımıldamadılar.&lt;br /&gt;Tekerin jantına, tekere, karasörün (kamyonun yük konulan kasası) uygun yerlerine basarak arabanın üstüne çıktılar.&lt;br /&gt;Araba tozutuyordu da, onlar etkilenmiyordu. Arabanın tekerleklerinden çıkarttığı toz,  iki üç metre gerisinden, geri gidip çevreye yayılıyordu. Bazen alabora olup, kamyon kasasına kadar geliyor, boğulacak gibi oluyorlardı. Bu sıkıntılı durum uzun sürmüyordu.&lt;br /&gt;Araba, kasasındaki kalıntılara bakılırsa, bindikleri kamyon, pancar kamyonuydu.&lt;br /&gt;Dikilemedi, oturamadılar. Çöktü, ıstırap içinde köyün karşısına geldiler.&lt;br /&gt;İnmek istediklerini, isteseler bağırsalar da rüzgârın etkisinden ve arabanın sesinden şoför duymazdı.&lt;br /&gt;Yumruğuyla şoför mahallinin üstüne vurdular. Şoför anladı, Ak Tepenin doğrusunda durdu. Ak Tepe, köyün karşısında çevreden yüksekçe, her yönden görünebilen, iniş-biniş yeriydi.&lt;br /&gt;Gündüzden hava gürlemiş, Kastamonu yönü kararmış, Taşköprü ve çevresine yağmur yağmamıştı.&lt;br /&gt;Ak Tepe’de arabadan indiklerinde, yağmur yeni çiselemeye, göz gözü görmemeye başladı. Irmak kıyısına geldiklerinde, hava iyice kararmış, sular taşmıştı. Irmağın üstüne köprü niyetiyle atılan ağacın ucunu bulamadılar. Sadece akan ırmağın bulanık suları arada bir parlıyordu.&lt;br /&gt;Gecenin karanlığında, kalın ağacın su altında kalmayan orta kısmı da zar zor görünüyordu. Irmağın suları, ağacın iki yanını kaplamış kaybetmişti.&lt;br /&gt;Çamur deryası ırmağın kıyısında, sular çekilene kadar duramazlardı. Öteye geçmek eve ulaşmak zorun dalardı.&lt;br /&gt;Bebeğin sırt sargısını iyice kavileştirdi, baba önde, eşi arkasında tuyumuna (rast gele) ırmağın kıyısından içine doğru yürümeye başladılar. Üç beş adım atıp, su dizlerine çıkınca, ağacın ucunu buldular. “Buldum” dedi, sevinçle baba. Eşine de: “Belimdeki, kayıştan (kemer) iyi yapış, kendini de beni de zorlama, tuyumuna ağaca basarak ayağını kaldırmadan sürterek ilerle, yere bakma, korkma” dedi.&lt;br /&gt;Güneşe gölge, yağmura süzek, ağacın tek yanındaki korkuluktan tutarak yürümeye başladılar.&lt;br /&gt;Eşinin sırtında bebek, ayağını sürüyerek beyinin kemerinden tutmuş, ardından gidiyordu. Tam ırmağın ortasına geldiklerinde; baba bir uğultu duydu. Irmak delidolu akıyor, dönemeçlere, şalaklara vurup geri püskürüyor, sanki yutacak adam arıyordu.&lt;br /&gt;Sular gittikçe yükseliyor, ayaklarının altındaki ağacı alıp gidecek gibi oluyordu.&lt;br /&gt;Ve sular, ağacı aşmaya başladı. Ağacın ortasını ileri geçtiklerinde ağaç kayboldu, ayak bileklerine, daha sonra da kalçalarına kadar suya battılar.&lt;br /&gt;Baba oldukça korkuyor, korkusunu dışa vurmuyor, belli etmiyordu.&lt;br /&gt;Ağacın ucu bitti. Su bacaklarını zorluyor, çelleyemiyordu. (ayaklarını yerden kesip yıkamıyordu) Bir ara bastığı yer yumuşadı.&lt;br /&gt;Köprünün ucu bitmiş, sertlik gitmiş, çamurlu zemin başlamıştı.&lt;br /&gt;Gecenin zifiri karanlığında tarla kıyısındaki sınırlar görünüyor, su kadar parlamıyordu.&lt;br /&gt;Sudan kurtulup, karaya ayak bastıklarında, tarla sınırına oturup derin bir oh çektiler.&lt;br /&gt;Anne bebeği sırtından çözdü emzirdi. “Bir ara gidiyoruz sandım” dedi. Eşi korktuğunu belli etmedi. O korku beyinlerinin derinliklerine yerleşti.&lt;br /&gt; Yaya köprüsünden de geçseler, hep o köprüyü anımsadılar.&lt;br /&gt;Irmağı geçtikten sonra, hızlı yağmaya başlayan yağmur altında, çamurda, bata çıka köye gelmek, asfaltta yürümek gibiydi. Hiç değilse, düşüp boğulma tehlikesi yoktu. Gece eve girdi, çamaşırlarını değiştirdi, çaylarını içti, yorgun argın uyudu, ertesi günü derslerine yetiştiler.&lt;br /&gt;Aybaşlarında, maaşlarını almaya Taşköprü’ye baba giderdi. Baba, maaşlarını almaya geldi aldı. Saydı, maaşları eksikti.&lt;br /&gt;Mutemet hakkında dedi kodular da vardı. Hüseyin Erikli, işin peşindeydi. Mutemedin başı kalabalıktı. Kalabalık içinde “ayıp” olur düşüncesiyle sormadı, yüzüne vurmadı.&lt;br /&gt;Çarşıyı dolaştı, iyice hesapladı, araştırdı, maaşları geçen aydan eksikti.&lt;br /&gt; “Yanlış hesap Bağdat’tan döner”di.&lt;br /&gt;Mutemedin başı tenhalaştığında yanına yaklaştı, ”Hocam bir yanlışlık var her halde. Aldığımız maaş her zamankinden az” dedi.&lt;br /&gt;Mutemet, maaş defterini açtı, Ozan Uzun, altında da Reyhan Uzun yazan bölümde parmağının ucunu, “güdecek”le güder gibi dümdüz ilerletti, durdu. Parmağını durdurduğu yerdeki rakamlar kırmızı yazıyla yazılmıştı.&lt;br /&gt;Mutemet:&lt;br /&gt;“Bir günlük maaş kesim cezası almışsınız.&lt;br /&gt;Sanırım izinsiz Taşköprü’ye gelmişsiniz” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                                                             Fikri Uzun –Ocak 2008&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                                                                            &lt;br /&gt;NOT: Mutemet; Fazlı Çetin, İlköğretim Müdürü; Vehbi Güneş’ten sonraki İlköğretim Müdürüydü.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-2768475698474171054?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/2768475698474171054/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=2768475698474171054' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/2768475698474171054'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/2768475698474171054'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2008/06/te-gee-yk-fikri-uzun.html' title='ÖTE GEÇE / ÖYKÜ / Fikri UZUN‏'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-7633718579197642950</id><published>2008-06-28T13:36:00.002-07:00</published><updated>2008-06-28T13:37:39.488-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fikri Uzun Yazıları'/><title type='text'>GÖKBONCUK / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN</title><content type='html'>GÖKBONCUK / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN&lt;br /&gt;Kategori: &lt;a href="http://yeniedebiyat.blogcu.com/oyku/"&gt;oyku&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                               GÖKBONCUK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                Topal Bayram’ın anlatımına göre; “Ali Osman gilin Halit, iyi mıh (1) keser, peşin satar, borç para almaz, kimseye de boynu eğri kalmazdı.&lt;br /&gt;Daha Kastamonu Karabük yolu yapılmamış, şimdiki gibi kamyon da yoktu. Dip Han’da, Sölsöl Hasan vardı. At arabasıyla nakliyecilik yapardı. Ali Osman gilin Halit’in hısımıydı.&lt;br /&gt;Onunla Karabük’e gittik. İnşaat demiri kırpıntısı, Demir Çelik Fabrikası’na Avrupa’dan gelen, ‘kütük demir bağları’ yeni çıkmıştı. Kimi yerlerden parayla, kimi yerlerden parasız yumru inşaat demiri kırpıntısı ve kütük demir bağı topladık. Sölsöl Hasan’ın at arabasına yükleyip, köye geldik bölüştük. Halit mıh kesti, Ben eşeğe sarıp köylerde sattım. Satamadığım demirlerle Halit’in yanında mıh kestim. İyi mıh kesemez, kesmesini beceremezdim.  Kestiğim mıh satılmazdı. Ben de dedemden gördüğüm gibi mıhın alım satımını yaptım.&lt;br /&gt;Mıhı, en çok ta Halit’ten alırdım.&lt;br /&gt;                Ali Osman gilin Halit; sürekli mıh keserdi. Çift sürme, odun kemre çekme, bostan edip bozma, hasıl harman değirmen işlerini hep kadınlar görürdü”.&lt;br /&gt;                Topal Bayram’ın, sözünü ettiği Halit’in; bir eşi, dört de kızı vardı. Hiç oğlu olmamış, oğlu olması için üstelemeyi de bırakmıştı.&lt;br /&gt;                Yalnız başına kaldığında: ‘Soyumu sürdürecek erkek çocuğum yok, köyde işim ne”? derdi hep kendi kendine. Bu düşüncesini kendisinden başkası da bilmezdi.&lt;br /&gt;Tarla satılır, alım kâr olmazdı.&lt;br /&gt;                Köyün çocukları, gezip dolaşıp yorulduklarında en çok, onun yanına gider, oraya buraya oturur dinlenir, mıh kesmesini seyrederlerdi. Yanlarında kızlar olmaz, kızların oğlanlarla gezip dolaşması günah ve ayıptı.&lt;br /&gt;Ali Osman gilin Halit’in; erkek çocukları gördüğünde, yüzünde güller açardı. Kimi zaman onlarla çocuk olur, kimi zaman da onları kendisine denk sayardı. Sürekli güleç durur, şakalar yapardı. Sesi güzel, çocuklar olsa da olmasa da mıh keserken sık sık türkü söylerdi. O gün: “Allı Turnam bizim ele varırsan, şeker söyle kaymak söyle bal söyle. Eyer bizi sual eden olursa, bağrı yanık boynu bükük yar söyle.” türküsünü söyledi. O, yüzünde güller açan gülücük, yüzünden kısa süre kayboldu. Sustu, doluktu, (2) çocukları tek tek süzdü: “Turnam, turnam ben buralarda durmam” dizeleriyle başlayan bir türkü daha söyledi.&lt;br /&gt;                Çok geçmedi, Ali Osman gilin Halit, köyü terk etti. Nereden buldu, öküz arabasının zor geçtiği köy yolundan köye nasıl getirdiyse, bir kamyon getirdi, eşyasını yükledi, çoluk çocuğuyla üstüne bindi, ardından bakan köylülerine el salladı, boş evi bıraktı gitti.&lt;br /&gt;                Bütün köy halkı, ardından ağladı.&lt;br /&gt;                Gitmeden, köyü terk etme düşüncesini önce eşine açtı. Eşi:&lt;br /&gt;                “Vallahi iyi düşünmüşsün Uşak” (3) dedi. “Dört tane kadınız, tezgâh dokur, (4) dikiş diker geçinir gideriz. Sen de bir iş tutabilirsen tutar, tutamazsan abdestini alır namazını kılar, evden camiye, camiden eve gider gelirsin” diyerek kocasına destek verdi. Halit, köyü terk etme kararını iyice pekiştirdi.&lt;br /&gt;                “Baca sönecek, baca ne olacak baca?” dedi Halit  eşine.&lt;br /&gt;                “Hasba çıksın, er geç sönmeyecek mi sanki? Allah bir erkek çocuğu çok gördü bize” dedi.&lt;br /&gt;Halit eşini başıyla onayladı.&lt;br /&gt;Büyük kızının üstüne iç güveyi almış, onun da iki kızı olmuş, iç güveyiden de hayır çıkmamış, O’ da evi terk edip gitmişti.&lt;br /&gt;                Evlenme sırası gelen kızları, evlenmekten korkar olmuşlardı.&lt;br /&gt;                Bir iki kez de kızların “önüne çıkan” olmuş, tatsızlık uç vermeye başlamıştı. Kızlarını da karşılarına alıp, Araç’a mı, Kastamonu’ya mı yerleşmeyi tartıştılar eşi Cemileyle. Kızlar laf katmadı. Odun Araç’ta ucuz, Kastamonu’da pahalıydı.&lt;br /&gt;Araç’a yerleşmeye karar verdi ve yerleştiler.&lt;br /&gt;Çevrede, günlerce Halit’in köyü terk ettiği, bacasının tütmediği, söndüğü konuşuldu. Acındı, kınandı. (5)&lt;br /&gt;Halit; köydeki, boşalttığı evini satmaya kıyamadı. Tarlaları satmış, parasıyla Araçtan ev almıştı.&lt;br /&gt;Bomboş kalan, satmaya kıyamadığı evin, önce kapıları, sonra da camları kırıldı, bacaları göçtü. Köyün çocukları, içinde saklambaç oynadı.&lt;br /&gt;Bir cam da Zeki kırdı, kimse görmeden samanlıkların arasından attığı taşla. Evin pencerelerinde cam kalmamış, çatı akmış, dabanlar (6) çürümüş, ev yıkılmaya yüz tutmuştu.&lt;br /&gt;Halit evi odun yerine; Araç’lı Piro’ya sattı. Piro evi yıktı, odununu aldı gitti.&lt;br /&gt;Evin yerinde, yıkıntının artıkları, toz toprak kaldı. Çocuklar oralarda oynar, ayaklarıyla toprağı o yana bu yana kürelerlerdi.&lt;br /&gt;Kör Ali’nin torunu İbrahim; toprağı ayakuçlarıyla dürtüklerken yıkıntıların arasından kemik sapının yarısı çürümüş bir Tosya Çakısı buldu. Yakınında inek otlatan Makbule Kız, İbrahim’in çakı bulduğunu gördü.&lt;br /&gt;“Anasının ak sütü gibi helal, çakı onundu”. Altı Parmak Hocanın da dediği gibi, “Malı kim bulursa onun olurdu”. Herkesin bildiği gibi, Makbule de bu kuralı biliyordu.&lt;br /&gt;İbrahim çakıyı açtı baktı kapattı. Çakı küflenmemiş, ağzı testere dişi gibiydi.&lt;br /&gt;Makbule; Halit’in evinin yıkıntıları arasından İbrahim’in çakı bulduğunu; gördüğü kızlara söyledi. Birbirinden duyan köyün çocukları İbrahim’in bulduğu çakı benzeri bir şeyler bulabilmek umuduyla yıkıntıyı eşelemeye başladılar. Uyuz Emin’in kızı Zehra; kırmızı bir boncuk buldu. Yıkıntıyı eşelemeye gelen kız erkek tüm çocuklar Zehra’nın bulduğu boncuğu ellerine alıp, teker teker baktılar. Boncuk kırmızıydı. Güneşe tuttuklarında daha kırmızı,  “kıpkırmızı” görünüyordu.&lt;br /&gt;Çocuklar yıkıntının toz topraklarını daha bir iştahla eşelemeye başladılar. Evin yeri, delik deşik oldu. Çukur boş çıktıkça, bir başka yeri eşeliyor, yeni çukurlar oluşuyordu. Bir ara, Zeki’nin açtığı çukurun yamacından dibine bir boncuk yuvarlandı. Halime, Zeki’nin eştiği çukura yakındı.&lt;br /&gt; “Boncuk!” dedi.&lt;br /&gt;Zeki, eştiği çukurun dibine yuvarlanan boncuğu kaptı, eline aldı, avucunu sıktı. “Ver lan boncuğu, önce ben gördüm boncuk benim” dedi Halime.&lt;br /&gt;“Çukuru ben kazıyordum. Benim çukurumun dibine yuvarlandı boncuk” dedi Zeki’de. Halime, kısa kalın iri yarıydı. Gözleri yuvasından fırlayacak gibi oldu:&lt;br /&gt;“Ver lan boncuğu!” dedi. Kollarını yarı açtı, omzunu kabarttı, yumruklarını sıktı. Şakası yoktu. Zeki, birden fırladı boncuk avucunda kaçmaya başladı. Zeki kaçtı, Halime kovaladı. Zeki’yi kovalayan Halime’yi görenler de arkalarından koştu. Kaçıp kovalamanın nedenini kimi biliyor, kimileri de bilmiyordu. Konu bir erkek kız çatışması değil, Zeki ile Halime arasındaki anlaşmazlıktı.&lt;br /&gt;Zeki önde, Halime ve öteki kızlar ardında, Koşuşa koşuşa harman yerlerini de geçip, köyün dışına çıktılar. Zeki de kızlar da yorulmuştu. Zekinin bacakları birbirine dolaştı düştü. Halime Zeki’nin üstüne kartal gibi kapaklandı.&lt;br /&gt;Koşuşanların arkasından koşan Huriye, hepsinden atılgan, duygusal, mert; hani:”Erkek kız” sınıfındandı. “Kalk kız göbelin (7) üstünden. Ne var, ne oluyor?” dedi.&lt;br /&gt;Halime Zeki’nin üstünden kalktı, dikildi.&lt;br /&gt;Kız kardeşi Kezban da dikilmişti Halime’nin yanına. Hele ikisi bir olursa, Zeki’yi hallaç pamuğu gibi atarlardı.&lt;br /&gt;“Boncuk bulduk. Önce ben gördüm. O kaptı, kaçtı” dedi Halime, Huriye’ye.&lt;br /&gt;“Senin önündeki çukurundan mı çıktı, çukuru ben kazıyordum, benim kazdığım çukurumda gördün sen boncuğu. Boncuk benim.” dedi, Zeki. Düştüğünde bile açmadığı avucunu açtı, bulduğu boncuğu herkes gördü.&lt;br /&gt;Boncuğu Huriye tanıdı. Köyü terk ettikleri gün; kamyonun üstünden kendisine buğulu gözlerle bakan, Halit’in en küçük kızı Hüsniye’nin boncuğuydu. &lt;br /&gt;Yıllar önce onun boynunda görmüştü. Hüsniye; boncuğu kınnaba takıp boynuna bağlamış, boncuk Hüsniye’nin boynunda yatardı.&lt;br /&gt; Boncuk masmaviydi. Gökyüzünün, gömgök en alımlı mavisi ancak bu kadar güzel olurdu. Zeki:&lt;br /&gt;“Boncuk benim! Kimseye vermem” dedi, yine&lt;br /&gt;Halime, ilk kez gördüğünü, kendisinin olması gerektiğini sandığı boncuğu kapıp kaçan Zeki’nin avucundaki boncuğu zorla almak için üstüne atlamak üzereydi. Herkes sezinledi.&lt;br /&gt;Huriye, sağ elini Zeki’den yana uzattı. Ona sevecenlikle baktı. Zeki anladı. Elindeki boncuğu; Huriye’nin avucuna koydu. Huriye boncuğu aldı, evirdi çevirdi; Hüsniye geldi gözünün önüne. Başka hiçbir şey görmez, duyamaz oldu. Sarı saçları, gülmez (8) entarisinin etekleri hafif esen yelde kımıldıyor, Hüsniye gülücükler saçıyor, gök boncuk boyun çukurunda yatıyordu.&lt;br /&gt;Boncuğu tuttuğu sağ elini, Huriye’ de yumdu, sol elini ve kolunu Halime’ nin önüne gerdi; Zeki’ye:&lt;br /&gt;“Boncuğu bana verirsen, ne dersen yaparım” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                                              Haziran 2008&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1-         Hayvanların ayağına nal tutturmak için çakılan, özel kalıplarda yapılan çivi.&lt;br /&gt;2-        Ağlamaklı oldu&lt;br /&gt;3-        Adının ağza alınması ayıp olduğundan, kadınların ’kocalarına’ sesleniş sözcüğü&lt;br /&gt;4-        Kastamonu dokuması&lt;br /&gt;5-        Ayıplandı&lt;br /&gt;6-        Evin ağaçlarını, duvarlarını birbirine bağlayan kalın ağaç. Taban.&lt;br /&gt;7-        Çocuğun&lt;br /&gt;8-        Çoğunlukla, kırmızı kara çizgili, ya da damalı Kastamonu dokuması çeşidi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-7633718579197642950?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/7633718579197642950/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=7633718579197642950' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/7633718579197642950'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/7633718579197642950'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2008/06/gkboncuk-yk-fikri-uzun.html' title='GÖKBONCUK / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-745386256965619202</id><published>2008-06-28T13:36:00.001-07:00</published><updated>2008-06-28T13:36:53.651-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fikri Uzun Yazıları'/><title type='text'>ABANA CUMHURİYET SAVCILIĞINA AÇIK DİLEKÇE</title><content type='html'>ABANA CUMHURİYET SAVCILIĞINA AÇIK DİLEKÇE&lt;br /&gt;Kategori: &lt;a href="http://kastamonunet.blogcu.com/Fikri+Uzun+Yazilari/"&gt;Fikri Uzun Yazilari&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;ABANA CUMHURİYET SAVCILIĞINA AÇIK DİLEKÇE&lt;br /&gt;                                                                      &lt;br /&gt;                                                                                  Fikri Uzun&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasrettin Hoca’nın Timur’a götürdüğü “Fil Hikâyesi” örneği, yasal yollardan yakındıkça, bir fazlasını yaptılar. Kimin yaptığı, kimin göz yumduğu, kimin “ağır bastığı” kimin ya da kimlerin 3621 sayılı kıyı kanununu hiçe saydığı belli değil.&lt;br /&gt;Söz konusu; kumsalına kaya dökülen Abana Harmasun Mahallesi kıyıları.&lt;br /&gt;Kaç yıldır dökülen taşların; kimler tarafından, hangi proje ve ödenekten ne amaçla döküldüğü belli değil. 11 -12 Ağustos, 2006 ve 2007 yıllarında bu gazete köşesinde yazdığım yazılarda olayı daha ayrıntılı anlattım 3621 sayılı kıyı kanununu anımsattım. Mahalle ve site sakinleri olarak zarar gördüğümüzü, yapılan uygulamaların zararımıza olduğunu belirttim. Kamu adına, kına gibi kumu olan kumsalımızı geri istedim. Biz istedikçe kumsala taş döküp iyice kapattılar. Kara Deniz’in hırçın dalgaları, kıyıya dökülen manda büyüklüğündeki taşları alıp götürdü. Dalgalar taşları alıp götürdükçe yenilerini döktüler. Üstüne üstlük, aralarını inşaat artıklarıyla doldurdular. Küflü demir ve tenekeler arasından denize girmeye çalıştık.&lt;br /&gt;Düşenlerimiz, kolunu bacağını kıranlarımız yaralananlarımız oldu. Rapor almayı hiç akıl etmedik. (Hastane kayıtlarında vardır)&lt;br /&gt;Üç dört yıldır, mahalle sakinleri olarak ilgileneceğini sandığımız makamlara gidip “Kıyı Kanununu” anımsatıp uyarıyor, yakınıyoruz. Kumsala kaya dökmeyi bırakmalarını, iç kesimleri korumak söz konusuysa başka yöntemler düşünmelerini istiyor, doyurucu yanıt alamıyor, çözüme ulaşamıyoruz.&lt;br /&gt;Bir televizyon programındaki konuşmasında, Kastamonu Milletvekilimiz Sayın Hakkı Köylünün, “kıyıların kamuya açık olduğunu, evini iş yerini korumak amacıyla kıyılara taş dökemeyeceği gibi, saman çöpü bile atılamayacağı” şeklindeki sözlerini duyunca, kulaklarıma inanamadım.&lt;br /&gt;Konunun çözümüne yardımcı olacağı umuduyla bir mektup dilekçe yazdım. Kısa sürede Kastamonu Cumhuriyet Savcılığından “tanık” olarak çağırıp ifademi aldı, “Kıyı Kanununa” muhalefet eden, kişi ya da kişilerden davacı ve şikâyetçiyim” dediğimi yazıp, imzalattı, 26.11.2007 günü, 26.09.2007 tarih ve 2007/229 numaralı dosyaya eklediler. Dosyada; daha önce birer yıl arayla bu gazetede yazdığım iki yazı ve Hakkı Köylüye yazdığım mektubun fotokopisi de vardı.&lt;br /&gt;O gün bu gün bir dava açılmadığı, bir yanıt verilmediği gibi, yeniden ve daha yoğun taş döküldü. Kaç yıldır sözünü ettiğim kıyıdan denize hiç girilmez oldu. Dökülen kayalardan kayılarak denize inilse bile; çocuk, genç, yaşlı kişiyi habersiz gelen bir dalganın, kumsala atma yerine kayalara çarpıp öldüreceği muhakkak.&lt;br /&gt;Yasaları hiçe sayan, saydıran kimler? Doğabilecek kazaların, ölümlerin vicdan azabını kim ya da kimler çekecek?&lt;br /&gt;Bu yasa tanımazlıktan Abana Cumhuriyet Savcılığının sorumlu olduğunu, Kastamonu Cumhuriyet Savcılığınca, ilgili dosyanın gereği yapılmak üzere Abana Savcılığına gönderildiğini öğrendim.&lt;br /&gt;“Temmuz ayı sıcağında” eşimin emekli parasıyla aldığım yazlığımın önünden torunlarımla denize giremeyeceğimi düşündükçe moralim bozuluyor. Mahalle ve site sakinlerinin olduğu kadar benimde maddi ve manevi zararım vardır.&lt;br /&gt;Kumsala taş dökülmesinin önlenmesini, kıyıda önceden var olan tahmini 15 metrelik kumsalın geri kazandırılmasını, şimdiye kadar dökülen, döküldükçe denizin alıp götürdüğü taşların hangi ödenekten döküldüğünün araştırılıp soruşturulmasını, “Tüyü bitmedik yetimin hakkının olduğu” devletin parasının denize boşu boşuna gömülmesinin hesabının sorulmasını, “Kıyı Kanununu” ihlal edenlerin, edilmesine sebep olanların cezalandırılmasını saygılarımla arz ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NOT: Ayrıca;&lt;br /&gt;1-Adalet bakanlığına,&lt;br /&gt;2-İçişleri Bakanlığına,&lt;br /&gt;3-Turizm Bakanlığına,&lt;br /&gt;4- Kastamonu Milletvekili Hakkı Köylüye gönderilmiştir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-745386256965619202?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/745386256965619202/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=745386256965619202' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/745386256965619202'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/745386256965619202'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2008/06/abana-cumhuriyet-savciliina-aik-dileke.html' title='ABANA CUMHURİYET SAVCILIĞINA AÇIK DİLEKÇE'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-8413484418605740322</id><published>2008-06-28T13:35:00.001-07:00</published><updated>2008-06-28T13:41:24.182-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fikri Uzun Yazıları'/><title type='text'>ÖKÜZ ARABASI / ÖYKÜ / Fikri UZUN‏</title><content type='html'>İmece yöntemiyle yaptıkları yol, hem değirmen hem de deste yoluydu. Daha kolay gidip geleceklerdi.&lt;br /&gt;Yol, üç gün önce yağan yağmurdan sonra yeniden bozulmuştu.&lt;br /&gt;Fevzi yedi yaşındaydı.&lt;br /&gt;Deste arabasının binilecek doğru dürüst bir yeri olmazdı. Kağnı arabası gibi üstü düz, tahta döşeli değil, dört tekerlekli ve tekerlekler arasındaki boşluk boştu. Anası, babası ve Fevzi arabanın orasına burasına yerleşti, el yordamıyla bir yerlerden tutundular.&lt;br /&gt;Babası arabaya deste atacak, Fevzi atılan desteleri çiğneyerek sıkıştıracak, anası yerde kalan ekin saplarını tırmık çekerek toplayacaktı.&lt;br /&gt;İlk horoz ötmüş, şafak sökmemişti. Öküzler yolu biliyor, ışığa gerek duymadan arabayı çekip götürüyorlardı. Araba, kimi zaman taştan atlıyor, kimi zaman ufacık çukura düşüyor, titreşip sanki kendi gücünde deprem yaratıyordu.&lt;br /&gt;Fevzi’nin uykusu kanmamış, arabada uyukluyordu. Bozuk yolda ilerleyen arabanın tatsız titreşimi uyumasını engelleyemedi. Uykuya dalıp kendinden geçer geçmez hopluyor (uyanıp kendine geliyor) arabadan düşmekten kurtuluyordu.&lt;br /&gt;Bir ara uyudu ve arabadan düştü. Anası, babası Fevzi’nin arabadan düştüğünü gördü, öküzlere: “Doohah!” deyip arabayı durduramadan, arabanın iki arka tekeri, Fevzi’nin iki yanından geçti gitti. Fevzi kalktı, arabanın ardından koştu, yetişti, yeniden bindi.&lt;br /&gt;Bu tatsız olayı yıllar geçse de unutmadı.&lt;br /&gt;Anası babası, “şu iş gününde” araba altından sağ salim kurtulduğuna sevindiler.&lt;br /&gt;Düştüğü arabanın benzerini Trakya’nın bir köyünden bulup, iki yıl önce aldığı tarlanın ortasına yeni yaptırdığı villasının bahçesine koydurdu. Bahçe oldukça geniş, villa yamaçta, İstanbul ayakları altında, araba en görünür yerdeydi. Bahçenin tümünü çimenle kaplatmış, yabani ağaç ve kayalarla donatmıştı.&lt;br /&gt;Üstünden düştüğü gerçek arabayı; amcası traktör aldığında, yengesi geysi (giysi) kazanının altında, yakmıştı. Yakılmamış olsaydı, düştüğü arabayı, “ilden ile nakliyat”çılardan birisine telefon eder, yıpratmadan getirtir, villasının bahçesine, çimenlerin üstüne gerçeğini koydururdu.&lt;br /&gt;Bahçede hiç meyve fidanı yok, yer-yer kimi renkli çiçek açan, kimi de değişik renkte, meyve verdiğini sanan yabani çalılarla ve yabancısı olmadığı kayalarla süslüydü. Kimi yerlerine, sel önünden kaptığı, yarıp kışın sobada, ocakta yaktıkları kollu bacaklı kütüklerin benzerlerinden de koydurdu.&lt;br /&gt;Kastamonu’yu ve köyünü özlemişti. Toplu taşıma açlarıyla uğraşmadan, son model özel otomobiline bindi, Kastamonu’ya geldi. Cumhuriyet Meydanı’nda durdu. Meydanın düzenine, yapımına; Türk Basın Birliği Kastamonu Şubesinin ön ayak olduğu, Şehit Şerife Bacı ve Atatürk Anıtına baktı, hayran kaldı.&lt;br /&gt;Arabasını, Kastamonu Spor’un işlettiği yol kıyısına, açık otoparka çekip, şehri dolaşmaya çıktı.&lt;br /&gt;İçine bir kez girebildiği, ortasında fıskiyeli havuzu olan “Merkez Kıraathanesi” yıkılmış, yerine otel yapılmıştı.&lt;br /&gt;“Boyacılar içi”nden geçti. Ömründe ayakkabı boyatmak “nasip” olmayan, duvar dibinde sıra-sıra oturan boyacılar da yoktu.&lt;br /&gt;Ali Dayı en başta, bacakları açık oturur, kıç arasına yastık ya da minder koyup pantolonu üstüne çekmiş, minderin bir bölümü de önünü kabartmış gibi görünürdü. Kendi bedenine göre küçücük, hasırla örülmüş oturak üstünde oturur, hiç müşterisiz kalmazdı.&lt;br /&gt;Beş kuruşu olduğunda, sade simit aldığı, (“cimitli simit” altı kuruştu) simit fırını, yerli yerindeydi. Başını kara torbaya tıkıp, üçayaklı fotoğraf makinesiyle fotoğraf çeken fotoğrafçıyı da göremedi.&lt;br /&gt;Nasrullah şadırvan’ından su içti. Mahkeme Altı Çarşısına girdi. Yanında yirmi gün çıraklık yaptığı berber Kâmil, Kastamonu’nun sayılı zenginlerinden Yeşiltaşlar, Yorgansız Hakkı’nın, dükkânında deri kırktığı “Uyanık”, Semerci Şükrü, Şevket Çavuş, Bakkal Kadir Gökten, Kahveci Muhittin Ağa, sürekli lacivert takım elbise, kumaş Kastamonu şapkası giyen tiftikçi Kâmil’i göremedi. Her yer değişmiş, çarşı sönüktü. Keserciler karşıya geçmiş, Metin Boyacıoğlu işi bırakmış, Bakkal Hakkılar yerli yerindeydi.&lt;br /&gt;“Pır Hüseyin” de terk etmişti çarşıyı.&lt;br /&gt;Bakırcılar Çarşısı’na uğrayıp, Kefeli yokuşundan geçecek kaleye çıkacaktı. Bakırcılar Çarşısına girdiğinde, bakırcı ustalarının çekiç seslerini duyamadı. Adı, “Bakırcılar Çarşısı” olsa da, dükkânların içi ve önündeki bakır kapların yerini soba ve soba boruları almıştı.&lt;br /&gt;Yuvarlak başlı örste, bakır levhayı çekiçle döve-döve maşrapa yapan Hasan Usta’yı, bakır kapları kalaylayan Kalaycı “Şındıma”yı (Şındım Ağa) ve düğünlerde kimi zaman hep bir ağızdan, kimi zaman da en çok sarhoşlar tarafından söylenen “Silindi mi maşrapanın kalayı?” türküsünü anımsadı.&lt;br /&gt;Belediye Bahçesindeki renkli balıkların oynaştığı havuz toprakla doldurulmuş, üstüne çimen ekilmişti. Kefeli’nin onarılmış durumunu daha yokuşun dibine gelir gelmez fark etti. Caminin giriş kapısına vardığında, yıkık dökük duvarları, tüm yapı ve kalıntılarıyla yıllardır merak ettiği harabenin, “Yakubağa Külliyesi” olduğunu öğrendi. Okulu, camisi aşevi, konukevi bir aradaydı.&lt;br /&gt;Atabey Camisinin yanından geçip, kaleye çıktı, Kastamonu’ya “tepeden” baktı. Kirada oturdukları yıllarda özlemle baktığı görkemli konaklar yok olmuş, yerlerini çok katlı apartmanlar almıştı.&lt;br /&gt;Ramazan ve önemli günlerde, kaleden top atarlardı. Topçu da taşınmıştı kaleden.&lt;br /&gt;İnci Tepesine baktı. Evlerinin hemen üst yanındaydı. Tepenin tepesi, inci benzeri taşlarla doluydu. Denizin milyarlarca yılda yonta-yonta ufalttığı taşlar gibiydi. O tepeye sık-sık çıkar, o taşlarla oynardı.&lt;br /&gt;Şehrin kuzeyinde, kayaların üstünde kurulu İsmail Bey Camisi ve külliyesi “taş gibi” yerli yerinde, şehir camiyi çok-çok öte geçmişti. Kara Çomak Deresi daha bakımlı görünüyordu. Çan Saati çevresi yeşillenmiş, şişe kırıklarından, küflü teneke atıklarından arınmış olmalıydı.&lt;br /&gt;Mezarlıklarda, yer-yer Türk Bayrağı dalgalanıyordu.&lt;br /&gt;Şehir çevresine dikilen çam fidanları tutmuş, kıraç görünümlü tepeler yemyeşil olmuştu.&lt;br /&gt;Vakıf ve Kırk Çeşme semtlerinde önemli değişiklik olmamış, kendisinden başka yapı olmayan Süt Fabrikası, çevresi, zaman-zaman bahçelerinden elma başakladıkları Oluk Başı semti, oldukça gelişmişti. Stadyumun yanındaki su havuzunu göremedi. Kuzey-Kentten hiç haberi yoktu.&lt;br /&gt;Bu şehir, bakmakla doyulmaz, gezmekle bitmez, öğretmenini de bulmalı, hasret gidermeli, içini dökmeli, elini öpüp “şükran” borcunu ödemeliydi. Sordu soruşturdu, öğretmenini buldu. Sarmaş dolaş oldular. Nasrullah Parkı çay bahçesine oturup konuştu, hanları, kaleyi gözledi, güvercinleri izlediler.&lt;br /&gt;Fevzi geçmiş günlerden söz etti: “Öğretmenim” dedi, “yoksulduk. Ne doğru dürüst ayakkabım lastiğim ne de önlüğüm pantolonum vardı. Köyden şehre inmiş olsak ta yaşantımız değişmemişti. Utancımdan okula gelemezdim. Haber yolladınız, korkudan yine gelemedim. Nasıl güven verdiyseniz okula geldim. Baş başa kaldığımız bir gün: ‘Bak oğlum. Ara sıra okula gel, diplomanı vereyim. İleride lâzım olur’ dediniz. Ben de ara sıra okula geldim. Sayenizde, kalemim, defterim, giyeceklerim de oldu. Diplomamı verdiniz. O diplomayı alamasaydım, İstanbul’a gitmeğe cesaret edemezdim.”&lt;br /&gt;Öğretmeni, olanları anımsayamadı. Muhabbeti bozmak ta istemedi. Fevzi; içini boşaltmak istercesine anlatımını sürdürdü: “İlkokulu bitirdikten sonra, bir iki yıl Bakırcılar Çarşısında Aşçı Şevket’in yanında çalıştım. Kazandığım para ev geçindirmezdi. Benden önce İstanbul’a giden tanıdıkların önerisiyle İstanbul’a gittim. Zeytinburnu’nda deri atölyesinde işe girdim. Param yine yetmiyordu. İş çıkışı, her gün önünden gelip geçtiğim, tanıştığım mobilyacının yanında çalıştım. Ortalığı silip süpürüyor, koltuk kanepe taşıyordum.&lt;br /&gt;Biriktirdiğim paralarla, Trakya yakasından, İstanbul’un en kıyısından kıraç bir tarla aldım. Bir iki yıl sonra, büyükçe bir temel atıp, zemin katın bir köşesine yerleştim. Dolmuş gelmez, yollar çamur, elektriği yoktu. Suyumuzu beş yüz metre ötedeki köyün çeşmesinden alıyorduk. Kiradan kurtulmuştum.&lt;br /&gt;Kısa sürede İstanbul, geldi benim eve dayandı. Çevreye yapılan evlere mobilya ve beyaz eşya gerekliydi. Mobilyacı yanında çalıştığımda işi öğrenmiştim. Zemin katın bir bölümüne mobilya ve beyaz eşya koydum. Bir köşesine de bakkal açtım. İki yıl sonra, ikinci katı çıktım. Belediye ve maliye adamlarıyla aram iyiydi.&lt;br /&gt;Alt katı mobilya mağazası yaptım. Mobilyacılığın yanında, tarla aldım, ev yapıp sattım. Allaha şükür işim iyi. Diplomanız yazıhanemin duvarında asılı. İstanbul’a geldiğinizde beklerim.” dedi, kartını verdi. Öğretmeni konuk etmek istedi, akşama köyünde olması gerektiğini, muhtarla, yaptıracağı bölge okulunun yerini belirleyeceklerini, ertesi gün İstanbul’a döneceğini belirtti. Kolu kırmızı bantlı, KSK görevlisine, park ücretini ödedi, arabasına binip gitti.&lt;br /&gt;Fevzi’nin Öğretmeni; İstanbul’a gittiği, işinin erken bittiği gün; sorup soruşturdu, önce semtini sonra iş yerini buldu. Araştırma sırasında bir meslektaşıyla tanıştı. Tanıştığı öğretmen, Fevzi’nin çocuklarına özel ders verdiğini, maaşından fazla ücret aldığını, Fevzi’nin oldukça varlıklı olduğunu anlattı.&lt;br /&gt;Öğretmeni, Fevzi’yi ve mağazasını buldu. Fevzi, hoş beş etti, öğretmenine hal hatır sordu, çerçeveletip duvara astığı diplomasını gururlanarak gösterdi.&lt;br /&gt;Ozan diplomayı; yazı ve imzasından tanıdı. Fevzi, müşterisiz kaldığında, öğretmeniyle ilgilendi, işçisine mağazasını gezdirtti. Genişçe bir asansörle inip çıkılan beş katlı, dört daireli apartmanın tamamı beyaz eşya ve mobilya doluydu.&lt;br /&gt;Fikri Uzun -Mart 2008&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-8413484418605740322?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/8413484418605740322/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=8413484418605740322' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/8413484418605740322'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/8413484418605740322'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2008/06/kz-arabasi-yk-fikri-uzun.html' title='ÖKÜZ ARABASI / ÖYKÜ / Fikri UZUN‏'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-7514239698258596491</id><published>2008-06-28T13:29:00.000-07:00</published><updated>2008-06-28T13:33:29.760-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>CANSIZ HAYAL / ÖYKÜ / Fikri UZUN</title><content type='html'>İlkokulu bitirmiş, okul müdürlüğüne de bakan öğretmenince diploması düzenlenecekti. Diplomaya yapıştırılacak fotoğraf gerekliydi.&lt;br /&gt;            Öteki arkadaşları şehre, dedesi ya da babasıyla gidip fotoğraf çektiriyor, parasız yatılı okunabilecek okullara sınavlara girmeye hazırlanıyorlardı. Ozan, sınavlara girmiyor, gurbetteki babasından mektup bekliyordu. Babası onu yanında okutacaktı. Ha bu gün, ha yarını bekleyemedi. Cumhuriyet Bayramlarında arkadaşlarıyla birkaç kez, bir kez de nenesiyle şehre yürüyerek gitmiş, şehrin yolunu biliyordu. Caddede yürümesi hoşuna giderdi. Yolun ortası taşlıktı da, kıyıları ince kumluydu. Yoldan geçecek motorlu taşıt korkusundan değil, ayaklarını acıtmayacağını, ayakkabılarını eskitmeyeceğini bildiği kıyıdan o ince kumlu yerden yürürdü.&lt;br /&gt;Köyden çıkıp caddeye indi, araba beklemeğe gerek görmedi, yürüdü. Araba ya geçer ya geçmez, geçmezse köye geri dönmek gerekirdi. Şehre gitmeyi aklına koymuş, geri dönüş yoktu. Caddede yürümeye başladı. Arkasından araba yetişirse binecekti. Yetişmedi. Sadece, Depelce yakınlarında, kara boyalı, “yayla” gibi bir taksi yanından geçti gitti. Sürücünün gözlerinde, kara camlı gözlük vardı.&lt;br /&gt;Kale, cami minareleri, Çan Saati ve şehrin bir bölümü görünüyordu. Çoğu gitmiş azı kalmıştı. Okulda öğrendiği marşları söyleyerek şehre indi.&lt;br /&gt;Fotoğrafçının yerini biliyordu.&lt;br /&gt;Ninesiyle şehre direzin (İplik tüccardan, dokuması ücret karşılığı dokuyandan) ipliği almaya geldiklerinde görmüştü. Köye dönmeden, halkalı şeker almış, “Boyacılar içi”nden simit almaya gitmiş ve simidi de almışlardı. Fotoğrafçının yanından geçerken Ozan, başını bir torbaya sokup, kutunun içinden el yordamıyla bir şey arar gibi yapan adama bakakalmıştı. Fotoğraf konusunda deneyimli olan nenesi, Ozan’ın şaşkınlığını anlamış: “Evlilik şahadetnamesi alanların, kafa kâğıdı çıkarılacak olanların resmini çeker” demiş, Ozan bir şey anlamamıştı.&lt;br /&gt;Ninesinin sırtında direzin ipliği, elinde dayanmadığı, ara sıra ucunu hafifçe yere dokundurduğu fındık sopası vardı.&lt;br /&gt;Hisarardını geçmiş, Gümüşleceden aşmış, caddeye çıkıp, yürüyerek köye gelmişlerdi.&lt;br /&gt;Şehre gelişi aynı yoldan, gerisin geri oldu.&lt;br /&gt;Fotoğrafçının yerini bulmadan, önceki simit almaya gelişlerini anımsadı. Mühürcünün önünden geçip aralığa girmesini bilemedi.&lt;br /&gt;Önce Nasrullah Şadırvanı’nı, sonra da kambur Köprüyü buldu. Muhallebici dükkânının köşesinde oturan iri yarı ayakkabı boyacısı oradaydı.&lt;br /&gt;Köprünün başındaki kulübenin içinde bekçi ayakta dikiliyor, şapkası kimseninkilere benzemiyordu. Başını çevirmeden, sürekli çevresini gözlüyordu.&lt;br /&gt;Sokağın başına vardığında, dükkân diplerine sıralanmış boyacılarından sonra, simit fırınını ve fotoğrafçıyı gördü.&lt;br /&gt;Önceki gördüğü gibi, fotoğrafçı yine başını kara bez torbaya sokmuş, tuyumuna (Görmeden, el yordamıyla) alttaki kutudan, acele etmeden bir şeyler arıyor, karşısındaki otura kalka cilalaşmış, yıllardır yıpranmış Daday Sandalyesinde bir adam, kımıldamadan oturuyordu. Şapkasını çıkartıp dizine, ellerinin birisini üstüne, birisini de öteki dizine koymuştu. Pantolon paçaları yün çoraplarının içindeydi. Adamın arkasındaki duvarda asılı kara bezde: “KASTAMONU HATIRASI” yazıyordu. Hatıranın –R- si tersti.&lt;br /&gt;Ozan, fotoğrafçının yanı başına dikildi, neler yaptığını gözledi. Pek bir şey anlamadı.&lt;br /&gt;O sırada az ötedeki boşlukta birbirine kırışan, “hava atan” acı acı miyavlayan kedileri gördü. Kedi dalaşı seyredilmeye değerdi. Kediler sırtlarını kabarttı, kuyruklarını kıstı, ağızlarını olağan üstü açtı, acı acı miyavladılar. Bembeyaz sivri dişleri, metrelerce geriden görünüyordu. Kaçtıklarını belli etmeden, dalaşmadan birer tarafa gittiler.&lt;br /&gt;Adam: “Otur” dedi. Ozan, niçin nerede olduğunu anımsadı. Sandalye boşalmıştı. Sandalyeye oturdu, o adam gibi ellerini dizlerine koydu. Bir yandan da, “Resimci, resim çektireceğimi ne bildi?” diye düşündü.&lt;br /&gt;Fotoğrafçı:&lt;br /&gt;“Ceketin, kravatın yok mu?” dedi.&lt;br /&gt;“Yok” dedi Ozan&lt;br /&gt;Olsa giyerdi. Ağabeysi, önü tavus kuşlu bir kazak almış, Ozan o kazağa imrenmişti. Anası giysi yuduğu (Yıkadığı) gün kaynar kazana atmış, kazak kazandan çıktığında küçülmüş, ağabeyisi kendisine gelmez olan o kazağı Ozan’a hediye etmişti.&lt;br /&gt;Ozan’ın eğninde o gün o kazak vardı.&lt;br /&gt;“Kravatı vereyim de, ceket bende de yok” dedi, fotoğrafçı. Daracık kulübesine bir adımda uzandı, duvarda asılı kravatı aldı, Ozan’ın boynuna taktı.&lt;br /&gt;Gömleğin yakası büyük geldi buruştu. Buruşuğu da, ensesinden ayarlayıp düzeltti.&lt;br /&gt;Ozan, elleri dizindeki duruşunu hiç bozmadı.&lt;br /&gt;Resimci, kutusunun başına geçti, başını torbasına soktu, önceden olduğu gibi, bir süre elleriyle kutunun içini eşeledi:&lt;br /&gt;“Kımıldama” dedi. Bir eli kutuda, bir eli kutunun önündeki teneke kapakta: “Buraya bak” dedi, kapağı burarak çıkarttı, uçan kaçan, giren çıkan olmadı. Ozan o kapağa ve kapağın çıkarıldığı yerdeki cama bakakaldı. Cam; elektrik (el feneri) camından büyükçe, ondan koyuydu.&lt;br /&gt;Fotoğrafçı, açtığı kapağı kapattı, bir süre daha iki eliyle kutunun içinde kuş sever gibi, ellerini kımıldattı, defter yaprağının yarısı kadar bir kâğıdı dışarı çıkarttı. İçinde sarı su dolu, yerdeki kabın içine koydu. O kâğıdı, sarı su dolu kapta yıpratmadan yıkadı, ovuşladı (Ovaladı). Su içinde durdukça, kâğıt üzerindeki görüntü netleşmeye başladı.&lt;br /&gt;Fotoğrafçı, kâğıt üzerindeki fotoğrafları güneşte kuruttu, makasla kesti, üst üste koydu, Ozan’a verdi. Dizine koyduğu elleri görünmüyordu&lt;br /&gt;Bu görüntü; daha önceleri suda, camda, aynada gördüğü kendi görüntüsüydü.&lt;br /&gt;O görüntüler kımıldıyor, bu görüntü kımıldamıyordu.&lt;br /&gt;Köylerine okul geç yapılmış, okumayı mahalle mektebinde sökmüştü. Okumayı söktüğünde asker mektuplarını okutmaya getirir, mektupların içinden, asker sigarasından başka, asker giysili fotoğraflar da çıkardı. Kalçasına yasladığı saat görünen kolunun ötekisinde de sigara olurdu. O fotoğrafların arkasında:&lt;br /&gt;“Bu cansız hayalim sizlere “ebediyyen” armağan olsun” yazardı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-7514239698258596491?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/7514239698258596491/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=7514239698258596491' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/7514239698258596491'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/7514239698258596491'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2008/06/cansiz-hayal-yk-fikri-uzun.html' title='CANSIZ HAYAL / ÖYKÜ / Fikri UZUN'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-4786457813588789292</id><published>2008-01-12T18:56:00.000-08:00</published><updated>2008-01-12T18:57:11.053-08:00</updated><title type='text'>ILGAZ  / FİKRİ UZUN</title><content type='html'>ILGAZ&lt;br /&gt;       Hem espiri vardı,Hem gerçek&lt;br /&gt;                                                                                                                “Ilgaz, Anadolu’nun&lt;br /&gt;                                                                                                                sen yüce bir dağısın… “                                     &lt;br /&gt;        Ilgaz, büyük gerçekten. Tarihe tanıklık edişi, heybetli duruşu, “tığ gibi çamları”,  katkısız berrak suları, her mevsim değişik renkli çimenleri, çiçekleriyle.&lt;br /&gt;        Bağımsızlık Savaşı’na arka çıkışıyla…&lt;br /&gt;        Batı Kara Deniz’den, Anadolu’ya, kol-kanat germiş gibi. “Okkalı” oturuşu, karlı dorukları, yeşil bedeni, iki tarafa açılan kollarıyla.&lt;br /&gt;        Daha önce, öğrencilik yıllarımda, sanıyorum Akbaba dergisindeydi, Ilgaz soy adlı bir şairin şiirini okudum. “Ayıptır söylemesi” şiirinden çok, soy adı çekti ilgimi.. Ilgaz yakınlarından biri olmalı ki, soyadı Ilgaz olsun…  Kimseye sormadım da. Öte yüzden mi, beri yüzden mi olduğunu da merak ettim. Öyle bir iz bıraktı geçti.&lt;br /&gt;       Yıllar sonra, O Ilgaz’ın, Rıfat Ilgaz olduğunu öğrenince; ”Koltuğumuz kabardı.” Hele-hele; Ha babam Sınıfı ünlü olunca. Yöremizden kokular salan, kitaplarını tanıyınca ”Yıldız Karayel,” ve “Sarı Yazma” yayınlanınca&lt;br /&gt;      Daha önceleri; “İlimizin yetiştirdiği büyük insanların” içinde yoktu.Ünü yurt dışına taştığında bile. O her fırsatta Kastamonu’yu tanıtmağa çalışıyordu. “İlimizin yetiştirdiği büyük insanlar”dan biri olan Rıfat Ilgaz’la övünmek yerine; onu yerin dibine batıranlar oldu.&lt;br /&gt;       Şevket Kürkçü, Cumhuriyetin ilk yıllarında okumuş, sergen şapka giyen bir öğretmendi. Sanıyorum; Rıfat Ilgaz’ın  ilk imza gününe geldiğinde, şimdiki Halk Eğitim Merkezi, O zaman Öğretmen Eviydi. Okuma salonunda otururken, Rıfat Ilgaz geldi gündeme. Soğuk bir hava estirildi. Kastamonu’nun bereketi kaçacakmış, kötü bir şey olacakmış gibi.&lt;br /&gt;     Şevket Öğretmen de,  pek olumlu bakmıyor, Ha Babam Sınıfı’nı eleştiriyordu, “Öyle sınıf olmaz!“ diye.&lt;br /&gt;      Fırsattan yararlanan “malûm kişiler” de körüklüyordu, gözünün biri açıkken, ötekini “var gücüyle” kırparak.&lt;br /&gt;     Oysa O; Kastamonu’nun, yetiştirdiği, ünü ülke sınırlarını zorlamış, şair ve yazarımızdı.&lt;br /&gt;     “Kaldır başını kan uykulardan / Böyle yürek, böyle atardamar atmaz olsun.” Deyip, Türk aydınına, uyanma, uyarma aydınlatma görevini anımsatıyordu. “Çağdaş uygarlık düzeyi”ne ulaşmak için.&lt;br /&gt;      “Geride kalanlara ne bırakacağım,/ Çocuklarıma. /Onların da çocuklarına? / olsa-olsa / Karadeniz’den payıma düşeni / Beş on evlek yer, gökyüzünden.&lt;br /&gt;     “Varlık edinememiş ya da edinmemiş. Adı bir sokağa verilince “mülkiyet” edindiği için sevinmişti.&lt;br /&gt;“Karadeniz’in üstünden, gökyüzünden, beş on evlek yer !?...” den daha somuttu.&lt;br /&gt;      Rıfat Ilgaz’ı, “arkalayı” tanıdığım yıllarda, Hürriyet gazetesi, güldürü ustalarına, gazetede güldürü yazmaları için çağrıda bulunmuş, çok ta para önermişti. Rıfat Ilgaz:&lt;br /&gt;          “Ben parayla, ısmarlama güldürü yazmam.” Dediydi. &lt;br /&gt;      Bin dokuz yüz doksan bir yılında, Sekseninci Yaş Kutlamalarını, Türkiye’nin dört büyük ilinde yapacağını duyuruyor, sorsalar da, sormasalar da, dördüncü büyük ilin; Kastamonu olduğunu açıklıyordu. Gerçek payı da, mizah payı da vardı.&lt;br /&gt;     İlk  İmza Gününde yanına yaklaşamadık. O da istemiyordu yakından ilgilenmeği. “Öküz altında buzağı arandığı” yıllardı.&lt;br /&gt;     Türk Basın Birliği Kastamonu Şube Başkanı, Rahmetli Murat Köseoğlu’nun katkısını, etkisini, çoğu kişi bilmez. İmza Günü için zamanın valisini; kitap imzalamak için de, Gayret  Kitapevi sahibi Remzi Uliç’i razı eden O dur. “Bomba atılır.” Korkusuyla, Remzi Uliç içeri razı olmadı. Önüne, hatta biraz uzağına razı edilebildi. Rıfat Ilgaz’ın can güvenliğini sağlamak için de polis çevresinden eksik olmadı.&lt;br /&gt;      Daha sonraki yıllarda rahatça birkaç kez, mutlu gelip, mutlu gitti.&lt;br /&gt;      Son yıllardaki çoğunlukça benimsenişini duysa, çok mutlu olacağı kuşkusuz.&lt;br /&gt;           2006&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-4786457813588789292?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/4786457813588789292/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=4786457813588789292' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/4786457813588789292'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/4786457813588789292'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2008/01/ilgaz-fikri-uzun.html' title='ILGAZ  / FİKRİ UZUN'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-5688514802970438007</id><published>2008-01-12T18:55:00.001-08:00</published><updated>2008-01-12T18:55:47.394-08:00</updated><title type='text'>ILGAZ YELİ  / FİKRİ UZUN</title><content type='html'>ILGAZ YELİ     &lt;br /&gt;      Meslek Yüksek Okulu’nun, Bahar Etkinlikleri sırasında; “Nalkıran Doruğu’nda, Ilgaz rüzgârı esti&lt;br /&gt;     Gönülleri serinletti.&lt;br /&gt;      Tek başına verdiği konferansta; Mehmet Saydur, Okul Müdürü’nün açış konuşmasında söylediği gibi; “On yıllık bir araştırma sonucu”nun ürünü, “Marko Paşa Gerçeği”ni paylaştı izleyenlerle.&lt;br /&gt;      Atatürk’ün ölümüyle her şeyin değişmeğe başladığını, yabancı egemenliğinin arttığını, ”Marko Paşa Dergisi”nin bu akıma karşı çıktığını, yazarlarından birisinin Rıfat Ilgaz olduğunu belirtti.&lt;br /&gt;      Marko Paşa’cıların:&lt;br /&gt;      “Bari dışarıdan bakan da getirtelim, ülkeyi onlar yönetsin olsun bitsin.” dediklerini, yarım asır sonra bu görüşün gerçekleştiğini anlattı.&lt;br /&gt;      Rıfat Ilgaz’ı neden çok sevdiği konusundaki bir soru üzerine;&lt;br /&gt;      “Aslında Rıfat Ilgazı hepimiz çok sevmeliyiz. O, bizden biri” dedi.&lt;br /&gt;      İkinci günki; Burhan Günel, Burcu Alkan, ve Müslüm Çelik’in katıldığı oturumu da Mehmet Saydur yönetti.&lt;br /&gt;      Burhan Günel; Ilgaz’ın Türkçeyi iyi kullandığını, yabancı egemenliğine karşı çıktığını anlattı.&lt;br /&gt;      İkinci konuşmacı Müslüm Çelik; uzun boylu, giyimine önem vermemiş, zayıf. Yüzü, durağan; belkide yılların sözü geçmeyen düşünce yorgunu. Gömleği yakasız, kıyıları ninemin dikiş iğnesiyle elinde diktiği dikişten. Gülmeyen, konuşmalarından, içi insan sevgisi dolu olduğu anlaşılan biri.&lt;br /&gt;      Ilgaz’la ilgili konuşması sırasında; bir ara duygulandı, kalktı, titredi silkindi…”Devrez Deresi”ni söylemeğe başladı.&lt;br /&gt;      Daha, “Devrez Deresi’ni duman bürümüş.” Der demez salonu teslim aldı.&lt;br /&gt;      “Devrez deresi’ni Duman bürümüş.” Sözlerini herkes söyler de, Müslüm’ün söyleyişi bir başkaydı. “Of ooff” çekişi daha başka.&lt;br /&gt;      Ülke olarak, birey olarak çekilen sıkıntıları, istemeğe-istemeğe olup bitenlere seyirci kalışımızı anımsattı.&lt;br /&gt;      Birlikte çay içişimiz sırasında; yanımıza üç öğrenci geldi:&lt;br /&gt;      “Sesiniz çok güzel, türkücü olmayı düşünmediniz mi?” dedi, birisi. Müslüm Çelik soruyu yadırgamadı. Az durdu:&lt;br /&gt;      “Baktım şiirin önüne geçecek, bıraktım.” Diye yanıtladı.&lt;br /&gt;      “Şiirlerinizden, kitaplarınızdan dolayı hapis yattınız mı?” dedi ikincisi.&lt;br /&gt;      “Hayır” yanıtını alınca, öğrencilerin üçüde afalladı.&lt;br /&gt;      Anlamını anlıyamamışlardır.” Dedim, Öğrenciler rahatladı, Müslüm Çelik güldü.&lt;br /&gt;      Burcu Alkan; lise son sınıf öğrencisi görünümünde, her yerinden umut fışkıran biri. İngilizce eğitimi almış, İngiltere’de doktorasını yapıyormuş. Edebiyatı sevmiş. Tez konusu olarak; Rıfat Ilgaz’ı seçmiş. Tezini hazırlarken; umduğundan da fazla bilgilere ulaşıp, O da Rıfat Ilgaz’ı çok sevmiş. Eserlerinden çeviriler yapıp, dış ülkelere tanıtmış. Daha da tanıtacakmış…&lt;br /&gt;      Geceki, “Ruhi Su Dostlar Korosu Konseri”nde, sanatçılar arasında bando takımlarının önündeki “maskot” gibi, giysiside büyüklerininkine benzeyen küçücük bir kız  ilgi çekti. “Sahne tozu” soluyan bir çocukcağız sanıldı.&lt;br /&gt;      “İlgaz Türküsü”nü, sesini alçaltıp yükselterek, inceltip kalınlaştırarak çok güzel söyleyince; sanatçı olduğu belli oldu.&lt;br /&gt;      Şefin:&lt;br /&gt;      “Yavrusu marifetli anadan, İzmir zeybeğini dinleyelim.” Deyince; o küçücük sanatçının; sanatçı Tülay Merev’in kızı, Başak Merev olduğu anlaşıldı.&lt;br /&gt;      Bu, genç ve gencecik iki yeteneğin adını, önümüzdeki yıllarda da, sık-sık duymak, her alanda olduğu gibi, edebiyat ve sanat alanında da Mustafa Kemâl’in arzuladığı seviyeye ulaşmak dileğiyle.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-5688514802970438007?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/5688514802970438007/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=5688514802970438007' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/5688514802970438007'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/5688514802970438007'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2008/01/ilgaz-yeli-fikri-uzun.html' title='ILGAZ YELİ  / FİKRİ UZUN'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-6349141721680851826</id><published>2008-01-05T10:24:00.000-08:00</published><updated>2008-01-05T10:59:34.409-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Oğuz Tansel'/><title type='text'>OĞUZ TANSEL’İN BENDEKİ GÖRÜNTÜSÜ / KEMAL ÖZER</title><content type='html'>OĞUZ TANSEL’İN BENDEKİ GÖRÜNTÜSÜ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kemal Özer&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyetle ivme kazanan Türk şiiri, 1940’lı yıllarda hem edebiyat yaşamında, hem toplum yaşamında kendini gösteren bir değişim/dönüşüm evresine girer. Bu değişim/dönüşümün bir yüzü, cumhuriyetle başlayan beklentilerin düşkırıklığına uğramasıyla bağlantılıdır. Emek dünyası toplumsal anlamda da, siyasal anlamda da hak ettiği yeri alamamıştır. Kuruluş yıllarının heyecanı emekçileri ileriye taşıyacak atılımı göstermemiş, tam tersine, onların aldıkları payı küçültüp onlara taşıttığı yükü arttırmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edebiyat -şiir başta olmak üzere- bu değişim/dönüşüme duyarsız kalmamıştır. 1940’lara gelindiğinde ülkenin içine girdiği oluşum, büyük bir dış etkenin de ortaya çıkmasıyla yeni boyutlar kazanır. İkinci Dünya Savaşı, zaten hız kazanmış olan sanatsal duyarlığı, emek dünyasına getirdiği insanî beklentilerle biraz daha genişletir. Bu sanatsal duyarlığın odağında bulunan Nâzım Hikmet hapistedir ve şiir hem siyasal hem sanatsal kuşatma altındadır.&lt;br /&gt;Siyasal kuşatma altındadır, çünkü sözünü söylemesinin önüne engeller dikilmektedir. Yasaklamalarla, kısıtlamalarla çevrilidir. Aynı zamanda sanatsal kuşatma altındadır. Çünkü 40’lı yılların başında Garip hareketi ortaya çıkmış, emek dünyasının duyarlığıyla işlev kazanan şiire sanatsal bir engel oluşturmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte iki yönlü kuşatma altındaki bir şiirin temsilcileri, 40’lı yıllarda bir yandan kendilerini var etme, bir yandan da geliştirme sürecindedir. Oğuz Tansel, bu noktada karşımıza çıkanlardan biri. Değişim/dönüşüm evresi, bu ozanlara, sözünü söyleme konusunda yasaklarla sınır getirdiği gibi, kendini geliştirme konusunda da zorunlu birtakım kısıtlamalarla yüz yüze bırakıyor.&lt;br /&gt;Sanatsal kısıtlamaların başında, Garip şiirinden uzak durma gereği yer alıyor. Bir başka gereklik de, Nâzım Hikmet şiirinin çekim alanı dışına çıkmaktır. Bu iki kısıtlayıcı uç arasında, ülkede yaşananlar, bu yaşantının bireylere yansıyışı, bir de İkinci Dünya Savaşı’nın getirdiği temalar kalıyor 40 Kuşağı ozanlarına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaçınmalarla eldeki olanakların kullanımı, ister istemez bu kuşağın şiirine ortak söyleyişler, ortak içerikler getiriyor. Oğuz Tansel’in şiirine baktığımızda onun sözkonusu genel görünümün dışına en çok çıkan ozanlardan biri olduğunu görüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğunlukla dörtlü dize kümelerinin getirdiği söyleyiş ve ses benzerlikleri Oğuz Tansel’de kesik söyleyişli, ama akıcı bir ses düzeninde aşılmıştır. Bu dize kümelerinin getirdiği içerik kalıplaşmasına da onun yazdıklarında sık rastlanmaz. Çünkü yaşadığı topluma, bu toplumun insanlarına kendi gözleriyle bakabilmekte, gözlemlerini özgün bir biçimde dile getirebilmektedir. “Adamlar” şiirinde, “Adamlardan güneşi içinde bulan, / Dumandan sıyrılmış dağ gibi, / “Bize uyuşukluk yaraşmaz” diye / Doğrulup gürleyiverdi” diyebilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyasal tavrın ve insanî özün yansıması, bir başka benzeşme kaynağı. Ama Oğuz Tansel bu benzeşmelerden de uzak durmasını bilir. “Yol” şiirinde “Bu, yağmurlu güneşin asfaltı; / Patron görmeden dayan, Bayram, / Ateşi altın diye avuçlatırlar sonra. / Motora su koy, Soğukkuyu’dan” diyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmge benzeşmelerine de, çizdiği görüntülerle karşı durur. “Adamla Çocuk” şiiri örnek gösterilebilir buna: “Bir sevinç parıltısı ışık tuttu yoluna / Bir adam bir kadın sırtında oğlu / Üstleri başları geceyle güzel / Yürüyorlardı boyuna”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benzetiler içinde yer yer öne çıkan örnekler de dikkat çekicidir: “İri Selçuk çinisi gök” gibi, “İşimizin aynası çarşı” gibi. Halk ağzından alınmış sözlere getirilen özgün çağrışım: “Sağlam baş yastıkla bağdaşmaz” gibi. Kimi zaman da okuyanı sarsan bir uyarı: “Kuşların hastanesi nerde” gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savrulmayı Bekleyen Harman ve Gözünü Sevdiğim gibi Oğuz Tansel’in ilk kitaplarından yola çıkarak yaptığımız bu saptamalar, onun şiirinin bu ilk döneminde, yaşanan gerçeklikleri yansıtmayı önemseyen, yaşadığı topluma ve çağa tanıklık ederken kendisi olmayı, ortaklıkları kendi farklı bakışıyla, söyleyişiyle aşmayı benimseyen bir ozan olduğunu gösteriyor. Kuşkusuz ona bu farklılığı sağlayan; halk yaratıcılığına gösterdiği sevgi ve yakınlığı, halkla birlikte duyma/düşünme düzeyine çıkartan bir kişilik taşımasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dağı Öpmeler adlı kitabıyla karşımıza çıkan ikinci döneminde Oğuz Tansel’in bu kişiliği, artık gündelik gerçeklikler içinde değil, (özellikle Bilitis ve Kındam dizileri göz önünde tutulursa) evrensel temalar içinde geliştirdiği söylenebilir. Yurt kavramı; bu gelişmede, yalnız siyasal sınırlar içinde yansımaz; yurt topraklarının tarih boyunca kazandığı/kazandırdığı bütün birikimi kuşatır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yurdu tanıma ve ona sahip çıkma, bütün bu birikimi kucaklamakla eşdeğer hale gelir. Halk yaratıcılığının dile ve anlatıma kazandırdığı öğeler ise, yeri geldiğinde kullanıma sokulmanın ötesinde, doğrudan bir şiir dili ve anlatımı düzeyine yükselir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğuz Tansel, şiir yolunun başında, bir değişim/dönüşüm evresi içinde çıktığı sanatsal yolculuğunu, böylece kişisel bir değişim/dönüşüm evresine dönüştürmüş olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;___________________________&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğuz Tansel’in ölümünün 13. yılında, “Barışın Ozanı Oğuz Tansel” konulu etkinlikten&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-6349141721680851826?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/6349141721680851826/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=6349141721680851826' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/6349141721680851826'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/6349141721680851826'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2008/01/ouz-tanselin-bendeki-grnts-kemal-zer.html' title='OĞUZ TANSEL’İN BENDEKİ GÖRÜNTÜSÜ / KEMAL ÖZER'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-4964556614243561070</id><published>2008-01-05T10:23:00.000-08:00</published><updated>2008-01-05T10:57:58.629-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Oğuz Tansel'/><title type='text'>MASALLARI ÇOCUKLARI UYUTMAK İÇİN DEĞİL UYANDIRMAK İÇİN YAZMIŞTI... / AYSIT TANSEL</title><content type='html'>MASALLARI ÇOCUKLARI UYUTMAK İÇİN DEĞİL UYANDIRMAK İÇİN YAZMIŞTI...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aysıt Tansel&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu eğretilemeyi masallarla ilgili olarak ilk kullanan şair-halkbilimci Oğuz Tansel’dir. Bunu Türk Dili Dergisi’nin Haziran 1978 yılı, 321inci sayısında Kemal Ateş’le yaptığı bir söyleşide söylemiştir. Yoksa, toplum yaşamında, insanlarla ilgili olarak uyutmak ve uyandırmak istiareleri (eğretilemeleri) özellikle 27 Mayıs 1960 devreminden sonra çokça kullanılagelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yıllarda, sanatçılar arasında “toplum için sanat yapanlarla” “sanat için sanat yapanlar” biçiminde bölünme vardı. Toplumcu, sol dünya görüşünü savunanlar toplum için sanat yapmayı amaçlıyorlardı. Başka bir deyişle, toplumcu, paylaşımcı, sömürüsüz bir toplum düzeni yolunda akıl ve bilimin kılavuzluğunu seçen bu sanatçılar, insanları “uyandırmak* onların “gözünü açmak” için sanat yapıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam da buna uygun olarak Oğuz Tansel, 1953 yılında yayımladığı Savrulmayı Bekleyen Harman adlı şiir kitabındaki Sel Değirmeni adlı şiirinde “…Ötekiler güldür güldür on iki ay/ Taze un kokusundan sarhoş/ Yüklerini tutup kansızlar/ Gözlere kül doldurmuş.” dizeleriyle insanların gözlerinin nasıl bağlandığını anlatmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine 1962 yılında yayımladığı Gözünü Sevdiğim adlı şiir kitabındaki Cam Tozu adlı şiirinde “…Gerçeğe açılan gözler/ Uyuyamaz bir daha/ Gözlere atılmış cam tozu/ Adamlar! / Kurtlar görünüyor kuzu” dizeleri de aynı düşüncenin yankılanmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine Savrulmayı Bekleyen Harman kitabında insanı anlattığı, Çakıl Taşları şiirindeki şu dizeler, onların nasıl “uyumakta” olduğunu anlatır: “…Mışıl mışıl koyunlar gibi uyuyan/ Küme küme, dizi dizi çakıl taşları/ Yürekler acısı ortada kalışları….” Aynı kitaptan Canım Dünya adlı şiirde şöyle der: “…Boyunlar çöp, yüzler sarı/ Kim kime, tum tuma Göz açtırmaz fırtına, kum/ Canım dünya.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine Gözünü Sevdiğim’deki Ölemez Dikeni adlı şiirinde şöyle der: “…Altın boyunduruğa vurulunca/ Açıldı gözlerimize gerçekler/Ölemez dikeni gibi kırlarda/ Uyandık karanlık uykulardan/ Günlük güneşlik bir dünyada”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşsel Gezi şiirinin Köy adlı bölümünde de “…Bir horoz öttü çınladı gece/ Köyün işe çağıran saati/ Ev ev uyandırmak adamları/ Yapılacak şeydi bu işte…” der.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka bir deyişle, uyutulan, kandırılan, sömürülen insanları uyandırmak, onların gözünü açmak, yeni bir dünya görüşü yönünde onları bilinçlendirimek amacıyla sanat yapıyordu Oğuz Tansel. Bunun dışındaki çabaları kaytarmak, kaçak güreşmek, sorumluluktan kaçmak, iktidara yamanmak, bireycilik ve bencillik olarak değerlendiriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir öğretmen ve üç çocuk babası olarak Oğuz Tansel masalların işlevi konusunda da kafa yoruyordu. Bu “uyandırmak” işi masallarda nasıl yapılacaktı? Çocuklara ne söylenecekti? Nasıl söylenecekti? Masal dinleme çağı çocukların en çok etkiye açık oldukları çağdı ve her duyduklarını bir daha silinmemek üzere kaydediyorlardı. “Uykudan önce masalları” bu nedenle çok önemliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğuz Tansel, “masalları, iskeletini değişitirmeden, kendi dünya görüşüme göre yeniden yazdım,” demiştir. Öğretmeni Pertev Naili Boratav’la mektuplaşmalarından anlaşıldığına gore, Boratav bu yeniden yazma işini benimsememiştir; ama, sonunda, “her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır,” diyerek karşı da çıkmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın insanı sömürmediği, paylaşımcı bir toplum düzeni yolunda en büyük engellerden biri, belki de en önemli engel dinsel ögelerdir; çünkü din, -akıl ve bilimin kılavuzluğunda insanın kendi yazgısını kendisinin belirlemesi yerine- kaderciliği, alın yazısını, şükretmeyi öğretir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğuz Tansel’in masallarını bu açıdan inceleyeceklere birkaç ip ucu verebiliriz: Oğuz Tansel’in masallarında Tanrı, ya da Allah sözcükleri bir kez bile geçmez. Dinin “Öteki Dünya” ya ilişkin korku ve gözdağı ögelerine hiçbir biçimde yer vermemiştir. Bütün sertlik ögeleri çocukların iç dünyalarını incitmeyecek biçimde yumuşatılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Masalları uyutmak için değil, uyandırmak için yazdım,” eğretilemesini aşırıp, sonra da kendilerine halkbilimci Bascom’u tanık gösterenlerin, Bascom’un bu sözü nerede hangi bağlamda, yazdığını da ortaya koymaları beklenir.&lt;br /&gt;--------------------------------------------------------------&lt;br /&gt;7 Aralık 2007&lt;br /&gt;“Barışın Ozanı Oğuz Tansel”i Anma Toplantısında Yapılan Konuşmanın Metni.&lt;br /&gt;ODTÜ-Kültür Kongre Merkezi, Kemal Kurdaş Salonu,Ankara.&lt;br /&gt;______________________________&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğuz Tansel’in ölümünün 13. yılında, “Barışın Ozanı Oğuz Tansel” konulu etkinlikten&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-4964556614243561070?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/4964556614243561070/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=4964556614243561070' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/4964556614243561070'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/4964556614243561070'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2008/01/masallari-ocuklari-uyutmak-iin-deil.html' title='MASALLARI ÇOCUKLARI UYUTMAK İÇİN DEĞİL UYANDIRMAK İÇİN YAZMIŞTI... / AYSIT TANSEL'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-751901251153889782</id><published>2008-01-05T10:20:00.000-08:00</published><updated>2008-01-05T10:57:04.276-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Oğuz Tansel'/><title type='text'>BENDEKİ OĞUZ TANSEL / ERAY CANBERK</title><content type='html'>BENDEKİ OĞUZ TANSEL&lt;br /&gt;Eray Canberk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1994’te aramızdan ayrılan Oğuz Tansel benim için “edebiyatımızın sessiz emektarları”ndan biridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buradaki “sessiz emektar” sözünü açıklamam gerekiyor. 1990’lı yılların başlarında Dünya Kitap dergisinde “Edebiyatımızın Sessiz Emektarları” başlıklı bir yazı dizisine başlamıştım. Amacım, edebiyatımıza emeği geçmiş ama çeşitli nedenlerle üzerlerinde durulmamış, yaşarken değerleri yeterince bilinmemiş, ölümlerinden sonra da neredeyse unutulmuş edebiyatçıları gündeme getirmekti. İlk ağızda 30 kadar ad saptamıştım. Bunlardan biri de Oğuz Tansel’di.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tansel’in adıyla, daha doğrusu şiiriyle ilk kez ne zaman karşılaştığımı tam olarak hatırlayamıyorum. 1950’li yılların sonlarında, şiire merak sardığım, şair olmaya heveslendiğim dönemde Varlık ve Yeditepe dergilerini okurken Tansel’i tanımış olabilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesin olarak hatırladığım ise Tansel’le, Hüseyin Karakan’ın 1958’de yayımlanan Şiirimizin Cumhuriyeti adlı iki ciltlik seçkisinin ikinci cildi olan ve Yeniler alt başlığını taşıyan kitap aracılığıyla tanışmamdır. Ne ilginç ve gariptir ki Karakan da “edebiyatımızın sessiz emektarları”ndan biri olarak kaldı. Oysa, hazırladığı bu iki seçki bana ve benim kuşağımdan pek çok şaire 20. yüzyılın ilk yarısındaki şairlerimizi ve şiirimizi tanıtmış önemli birer kaynaktılar&lt;br /&gt;Karakan’ın seçkisi sayesinde Tansel’le ilk ilişkiler kuruluyor. Seçkide yer alan yaşam öyküsü bana ilginç geliyor. Konya’nın Bozkır ilçesinin, Meyre köyünde dünyaya gelmiş. Ancak Büyük Atlas’taki Türkiye haritasına bakıp Bozkır’ın yerini saptıyorum ama Meyre köyü yok. “Torosların eteklerinde bir köy olmalı” diye düşünüyorum. Bir İstanbul çocuğu olarak kitabî bilgilerimle ne kadar düşleyebilirsem düşlemeye çalışıyorum Meyre köyünü. Öte yandan dikkatimi çeken bir ayrıntı var: Tansel ortaokulu Davutpaşa Ortaokulu’nda, liseyi Pertevniyal Lisesi’nde okumuş. Bir başka deyişle İstanbul’da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul’un bu iki eski ve köklü okullarını biliyorum. Üstelik liseyi Pertevniyal Lisesi’nde okumuş biri olarak beni etkiliyor bu ayrıntı. Benden 25 yaş büyük bir şair ağabeyle aynı liseden olmak! İlk bakışta fazla duygusal bir bağ olarak görülebilir ama benim Tansel’e ilgi duymamda etkili olmuştur. İşte bu yüzden de konuşmamın başlığını “Bendeki Oğuz Tansel” diye koyma gereksinimi duydum; çünkü anlatacaklarımın çoğu kişisel izlenimlerim ve düşüncelerimdi.&lt;br /&gt;Karakan’ın seçkisine dönelim. Seçkide Tansel’in “Mayku” ve “Düşsel Gezi II” başlıklı iki şiiri var. Açıkçası bu şiirler bana pek bir şey söylemiyor. Daha doğrusu Tansel’in şiiri konusunda beni bilgilendirmiyor. 1953’te yayımlanan Savrulmayı Bekleyen Harman’ı nereden bulup okumalı? Sonunda dergilerde yayımlananlar ve seçkilerde bulabildiğim kadarıyla yetinmek zorunda kalıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1962’de Gözünü Sevdiğim adlı şiir kitabı yayımlanıyor ama ne yazık ki kelimenin tam anlamıyla atlıyorum bu kitabı. Eğer yanlış hatırlamıyorsam benim gibi birçok kişi, daha doğrusu şair ve eleştirmen de atlıyor bu kitabı. Tansel benim için hâlâ bir “meçhul” ama aynı zamanda da adını çok iyi bildiğim ve merak ettiğim bir şair. Unutulmaması gerekirken unutulmuş, pek yakınlık kurulmamış bir akraba sanki; arada bir buruk bir hatırlayışla anılan biri…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıl 1964 ya da 1965 olmalı. Konya’nın Kulu ilçesi, Beşkardeş köyünde yedek subay öğretmen olarak askerliğimi yapıyorum. Fırsat buldukça Konya’ya “iniyorum”. Burada fakülteden ya da Çapa’dan öğretmen arkadaşlarım var. Bunlardan ikisi Bilhan ve Toros Uluçay çifti. Konya’ya indiğim bir gün Toros’u görmeye gidiyorum okulunda. Öğretmenler odasında konuk ediyor beni. Öğretmenler arasında gözümün ısırdığı biri var. Ben daha sormadan Toros beni tanıtıyor ve bana dönüp : “Oğuz Tansel hocamızı tanırsın her halde?” diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte Tansel’le tanışmam böyle beklenmedik bir anda ve benim için böyle masalsı bir hava içinde gerçekleşiyor. “Masalcı baba”yla da ancak böyle masallardaki gibi bir rastlantıyla karşılaşılabilir. Ne yazık ki o gün kendisiyle yeterince konuşup görüşemiyoruz ve daha sonra da görüşme fırsatımız olmuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1970 yılının başında Tansel’in Metin Eloğlu ile birlikte kaleme aldıkları Bektaşi Dedikleri adlı kitap yayımlanıyor. Kitabı almayı savsaklıyorum ve ancak 1977’deki ikinci baskıyı alabiliyorum. 1970’li yılların sonlarındaki o bunaltıcı dönemde Bektaşi Dedikleri benim için ferahlatıcı bir rüzgâr oluyor. Fıkraları okudukça Tansel ve Eloğlu’nun Bektaşi dünyasını bilinçli olarak gündeme getirdiklerini düşünüyorum. Bu da bir ip ucu Tansel için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonunda, 1986 yılında Tansel’in Sarıkız Yolu başlığı ile toplu şiirleri yayımlanıyor. Böylece ilk kez Tansel’i baştan sona okuyorum. Şiirleri ilk kez 1937’de yayımlanmış. Kuşkusuz bunun bir öncesi, hazırlık ya da ilk denemeler dönemi de var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk izlenim şu: Tansel’in şiiri “Garip” hareketine uzak 1940 Toplumcu Gerçekçi Kuşağı’na daha yakın. Savrulmayı Bekleyen Harman’daki şiirlerde doğa ağır basıyor. Halk şiiri geleneğinin yeni bir yorumu. Emeğe saygı. Yine de bu şiirlerin temelinde ya da arka düzleminde başka bir şey var ama ne?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözünü Sevdiğim’de çizgisini sürdürüyor Tansel ama yergi ve alaysama da giriyor işin içine. (Burada bir ayraç açıp eklemek isterim: 1993’te yayımlanan Türk Yazınında Seçilmiş Yergi Şiirleri adlı seçkime Tansel’in bu özelliğini yansıtan “Aydın Oğlu Aydın” başlıklı şiirini almayı da unutmuyorum. Buna karşılık Metin Celâl’le birlikte hazırladığımız ve 1998’de yayımlanan Çağdaş Türk Edebiyatında 199 Şairden 199 Şiir adlı seçkiye Oğuz Tansel’i alamıyoruz ve içime dert oluyor.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözünü Sevdiğim’i okurken yine aynı tebelleş düşünce: Tansel şiirinin temelinde ya da arka düzleminde başka bir şey var ama ne?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şiirler bende çağrışımlar yapıyor; eskil bir dünyanın yeni sesi gibi geliyor bana. Şiirlerde yalnızca doğa yok, doğayı seven ama doğayla didişerek barış içinde yaşamak isteyen, doğaya bir insanmış gibi davranan bir insan anlayışı da var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derken yavaş yavaş gizini çözüyorum Tansel şiirinin. Tansel şiirinin temelinde ya da arka düzleminde Sümerlerden, Hititlerden gelen eskil Anadolu uygarlığı var. Anadolu halklarının birbirine devrolan uygarlıklarının kültürü var. Üstelik komşu uygarlıkların Anadolu uygarlıklarına etkisiyle ortaya çıkan geniş bir kültür coğrafyası var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskil Anadolu ve Ortadoğu uygarlıklarının şiir alanındaki ortaklığını görmek isterseniz Talât Sait Halman’ın çevirip derlediği şiirlerden oluşan ve 1974 yılında yayımlanan Eski Uygarlıkların Şiirleri adlı seçkiye bir göz atmanız yetecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca Sait Maden’in çevirip derlediği şiirlerden oluşan Şiir Tapınağı (1985) (*) ve Erdal Alova’nın çevirip derlediği şiirlerden oluşan Antikçağ Anadolu Şiiri Antolojisi (2003) adlı seçkiler de Tansel’in şiirini değerlendirmede yardımcı olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tansel’in şiirinde Latin ve Yunan mitologyasının, söylencelerinin etkilerini de görebiliriz. “Destancı baba” Homeros’un, çobanıl şiirin ustası Vergilius’un soluğunu da bulabiliriz.&lt;br /&gt;Ne var ki bütün bunlar bir etkilenme ya da öykünme şeklinde yansımaz şiirine. Tansel, az önce değindiğimiz gibi, Anadolu kültürünün, daha özellikli söylersek Anadolu halk kültürünün birikimini kendi süzgecinden geçirerek bir bileşime ulaşmıştır. Bir halk bilgesinin, bir kırsal kesim insanının doğasından kaynaklanan bir sezgiyle kurmuştur şiirini. Elbette bu şiirin iskeletini Tansel’in aydınca bakışı ve çağcıl kültürü, toplumcu-gerçekçi dünya görüşü oluşturur.&lt;br /&gt;Geleneksel Anadolu kültürü, eskil Anadolu şiiri Tansel’in ilk iki kitabında hep altlan alta kendini duyumsatır. Dağı Öpmeler (1999) adlı kitabında ise kaynaklarına son bir teşekkür gibi yazdığı şiirleriyle açıklık kazanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dağı Öpmeler’deki Antalya izlekli sekiz şiirde Bellerophon, Anphilos, Hektor, Troy gibi eskil Anadolu kültürünün adlarına rastladığımız gibi bizim kültürümüzle ilgili adlara da rastlarız.&lt;br /&gt;Fransız yazar Pierre Louÿs’nin yarattığı söylencesel Bilitis’le ilgili uzun şiiri yine aynı kitapta yer alır. Bu şiir bile Tansel’in birikimini gösterdiği gibi, Yunan mitologyası ve eskil Yunan şiiri konusundaki donanımının da bir kanıtıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence Tansel’in en özgün yanı aynı kara parçasında boy atan eskil uygarlıkların şiiriyle halk şiirimizin bir bileşimini yapmış olmasıdır. Bu şiirde insancıllık, barışçılık, özgürlükçülük, toplumculuk damarları sonunda bir ana damar olarak birleşir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca Refik Durbaş’ın deyişiyle Tansel’in şiiri bir “Masalcı Baba” şiiridir. Tansel’in derleyip edebiyatımıza kazandırdığı masallar ise ayrıca üzerinde durulması gereken bir konudur. Ben yalnızca “bendeki Oğuz Tansel”i bir başka deyişle sadece şair Oğuz Tansel’i kendimce yorumlamaya çalıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilebildiğim kadarıyla öğretmen, eş, baba ve arkadaş olarak da Tansel’in anlatılacak çok yanı var ama elbette bu kendisini yakından tanıyanların üstesinden gelebileceği bir iş.&lt;br /&gt;Ne mutlu ki çocukları, yakınları, edebiyatçı dostları ve edebiyat dostları edebiyatımızın bu “sessiz emektarı”nı ölümünden sonra da yaşatıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözlerime son verirken bir dileğimi de sizlere iletmek isterim… Oğuz Tansel konusunda çok yararlandığım Üç Kanatlı Masal Kuşu Oğuz Tansel kitabını hazırlayan Metin Turan’ın söz konusu kitabı genişleterek yeniden baskıya hazırlamasını dilerim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca her baş vurduğumda Tansel konusunda beni bilgilendirmek inceliğini gösteren kızı Aysıt Tansel’e ve bu geceye emeği geçen herkese ve beni dinlemek sabrını gösteren sizlere teşekkür ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;…………………………………..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(*) Sait Maden söz konusu seçkisini genişleterek İnsanoğlunun Beş Bin Yıllık Şiir Serüveni genel başlığı altında yeniden yayımladı: Yeryüzü Şiiri (1998), Yeryüzü Destanları (1998), Gılgamış Ölümsüz Yaşamın İzinde (2007)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;--------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğuz Tansel’in ölümünün 13. yılında, “Barışın Ozanı Oğuz Tansel” konulu etkinlikten&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-751901251153889782?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/751901251153889782/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=751901251153889782' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/751901251153889782'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/751901251153889782'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2008/01/bendeki-ouz-tansel-eray-canberk.html' title='BENDEKİ OĞUZ TANSEL / ERAY CANBERK'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-4485065855218233834</id><published>2008-01-05T10:15:00.000-08:00</published><updated>2008-01-05T10:53:28.002-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Oğuz Tansel'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Etkinlik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şair'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türkiye'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anma'/><title type='text'>MASAL MASAL İÇİNDE / İLHAN GÜLEK</title><content type='html'>MASAL MASAL İÇİNDE&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evvel zaman içinde&lt;br /&gt;Kalbur saman içinde&lt;br /&gt;Bir Bozkır Efesi Oğuz varmış&lt;br /&gt;Masal dünyası içinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hu diyenin huyu kurusun,&lt;br /&gt;Dolmasının suyu kurusun,&lt;br /&gt;Bu masalı dinlemeyenin&lt;br /&gt;Fıçısının dibi çürüsün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu masalın içinde Oğuz Tansel var.&lt;br /&gt;Masal içinde masal var.&lt;br /&gt;Dinleyin, ustası Boratav’dan el alan Oğuz Tansel’in masalını&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü, Pir Sultan gibi haksızlığa isyan eden, kendi ilkeleri, dünya görüşü, aydınlığı, emekten, haktan, adaletten yana oluşuyla, içerdiği umut dolu iletilerle, cıvıltılı, renkli, çiçekli şiir diliyle yazdığı masallar, can kulağıyla dinlenecek, zevk ve ders alınacak masallardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğuz Tansel , bu masallarla, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Ses Bayrağım” dediği Türkçe ‘yi Kaf Dağı’nın tepesinde dalgalandıranlardandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tansel’in ölümünden bu güne pek çok masalcı türedi etrafımızda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle de Ankara’da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dili bozuk, gönlü bozuk, niyeti bozuk masalcılar bunlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tansel’in yokluğunu fırsat bilip, halkımızı uyutan, kandıran masallar söylüyorlar. Kimileri Meclis’ten, kimileri Çankaya’dan. Masalların adları şöyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yeni Dünya Düzeni ile Küresaelleşme Masalı”&lt;br /&gt;“Kalkınan Türkiye Masalı”&lt;br /&gt;“Üç vakte AB’ye Gireceğiz Masalı”&lt;br /&gt;“Demokrasiye Yürekten İnanıyoruz Masalı”&lt;br /&gt;“Atatürk İlke ve Devrimlerine Bağlıyız Masalı”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masal masal içinde,&lt;br /&gt;İş var işin içinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir varmış, bir yokmuş.&lt;br /&gt;Bir varmış, bir yok oluyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk devrimleri bir varmış, bir yokmuş.&lt;br /&gt;Köy Enstitüleri, halk odaları, halk evleri bir varmış, bir yokmuş&lt;br /&gt;TDK bir varmış, bir yokmuş&lt;br /&gt;Limanlar, tersaneler, bankalar, madenler bir varmış, bir yokmuş&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne sihirdir ne keramet, el çabukluğu marifet” diye biten, hokkabazlıkla, masalcılığın karıştırıldığı masallar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizde masal okuyan çömezlerin sırtlarını dayadığı, dost ve müttefik ilan ettikleri de “dünyanın canına” masallar okuyor, dört bir yanda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu masallarda, ateş, ölüm saçan demir kuşlar var. Ülkeye demokrasi getirmek için çocukların ciğerlerini yiyen, gözünü kan bürümüş, yedi kollu canavarlar var. Bezirganlar var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar, insanlara “Ateşten yazılmış yazım” dedirten acı, gözyaşı dolu masallar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tansel’in masallarındaki iyilikler gitmiş, kötü ruhlar, cinler, periler, çiyanlar sarmış etrafı, hem de Oğuz Tansel’in:&lt;br /&gt;“Kimselere haksızlık etmeyin,tüzeden ayrılmayın, halka kötülük edenlerin sonu iyi değildir.” Çağrılarına, kulak asmayan, kan döken, petrol içen çiyanlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O çiyanlar,”usun, bilimin, emeğin dokuduğu mavi dünyayı yok ediyorlar. Korkutuyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bozkır Efesi Tansel, tanıyor ve bize de tanıtıyor bunları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu yılan hem de oklu,&lt;br /&gt;Yalanları kuyruklu,&lt;br /&gt;Aşırmanın ustası,&lt;br /&gt;Kel başlı, usu boklu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tansel, hem türlü baskılara rağmen gerçek hayatta, hem de masallarında mücadele etti bunlarla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu korkunç çiyanlar, yılanlar, bir tek Tansel’in masallarında korkutamadı yoksulları, çulsuzları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü devlet kuşu hep onların başına kondu.&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;Büyülü varlıkların cem-i cümlesi, keramet ehli cinler, periler, devler, hep sade, sıradan halkın arkasında oldular, onlara omuz verdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gümüş tekerlekli altın arabalara” hep garipler bindi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama, Tansel gitti, devran değişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Devran değişti çocuğum,&lt;br /&gt;Son savaşta oldu bu işler.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devran değişti çocuğum !&lt;br /&gt;Baba batan bir gemide öldü,&lt;br /&gt;Bir esir kampında kerdeşleri&lt;br /&gt;Anasını zaten bilmiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devran değişti çocuğum !&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devran değişti ama, kırmadan umudumuzu, “Kazma döner, sap döner, gün olur devran döner.” Diyerek, “Dünyamızı çevirmek için cennete, el ele cümle yaratık” emek vermeli, ayağa kalkmalıyız, yurdumuzu çok sevdiğimizi söyleyerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kinden, savaştan, korkudan, hazırlopçuluktan uzak, her şeyin kardeşçe bölüşüldüğü, yarin yanağından gayri, her şeyde ortak olunan, emeğin kutsal bilindiği, insan onuruna yakışır, tutsakların özgür olduğu, sevinçler içinde bir dünya düşüyle, Oğuz Tansel’in düşü ve inancıyla yaşamalı, baskılara direnmeliyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masal, çocuklar güzel günler gördüğünde, muradımıza erdiğimizde bitmeli. Daha erken değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökten üç elma düşmüş Oğuz Tansel’in başına,&lt;br /&gt;Biri öğretmenlik, gülden al,&lt;br /&gt;Biri ozanlık, kordan al,&lt;br /&gt;Biri masalcılık, aldan al.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ananları çok olsun&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7 Aralık 2007 / ODTÜ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlhan Gülek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;------------------------------------------&lt;br /&gt;Oğuz Tansel’in ölümünün 13. yılında, “Barışın Ozanı Oğuz Tansel” konulu etkinlikten&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-4485065855218233834?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/4485065855218233834/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=4485065855218233834' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/4485065855218233834'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/4485065855218233834'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2008/01/masal-masal-iinde-ilhan-glek.html' title='MASAL MASAL İÇİNDE / İLHAN GÜLEK'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-3493253923621781166</id><published>2008-01-02T17:51:00.000-08:00</published><updated>2008-01-02T17:53:09.053-08:00</updated><title type='text'>RIFAT ILGAZ'IN GÖZALTI ANILARI / TURGAY KESER</title><content type='html'>Turgay Keser : Rıfat Ilgaz’ın gözaltı anıları&lt;br /&gt;12 Eylül faşist cuntasının, sesiz sedasız geldiği ilçelerden biri olan Cide’de yaşayan Şair Rıfat Ilgaz’ın kapısı bir gece askerlerce çalınır. O sırada çalışma masasında Yıldız Karayel isimli romanını yazmakta olan Ilgaz, kalkıp kapıyı açınca karşısında bir yığın mavi berelinin ellerinde silahlarla dikildiğini görür. Bu 1981 yılının 29 Mayıs gecesidir. “Rıfat Ilgaz’ın evi burası mı?” sorusundan sonra mavi bereliler hemen evin içine dalıp yalnız kitap ve gazete müsvetteleriyle dolu odalara dağılırlar. Biraz sonra keskin bir emir gelir; “Hazırlan albaya gideceğiz”&lt;br /&gt;70 yaşındaki ihtiyar yazarın son gözaltısı işte böyle başlar. Fakat o, ta 1940’lardan alışıktır ve deneyimlidir bu ani sorgusuz sualsiz gözaltılara. Onun için önce pijamalarını, üstüne kışlık elbiselerini ve montunu giyer. İhtiyar şair önünde ve arkasındaki postal sesleriyle aşağı indiğinde evin askerler tarafından sarıldığını dehşetle görecektir. Evinde kitaptan başka bir şeyi olmayan ihtiyar bir adamı gözaltına almak için neredeyse bir manga jandarma gelmiştir. İhtiyar şair, bunun basit bir gözaltı değil bir operasyon olduğunu o zaman anlayacaktır. Kendisi alınarak Cide halkına da gözdağı verilmektedir.&lt;br /&gt;Baş papaz yakalandıGötürüldüğü karakolda kendisi için söylenen “Cide’nin baş papazını yakaladık” lafları kulağına çalınır sık sık. 12 Eylül öncesinde Cide’de tek bir dikkat çekici olay yaşanmamış, kimsenin bir olaydan ötürü burnu bile kanamamıştır. Bir er gelip şairin gözlerini bağlar sonra hiç yaşına başına bakmadan onu ite kaka bir koğuşa sürükler. Kollarını kaldır, ayaklarını aç emirleri çınlar ortalıkta, bunları istenildiği gibi beceremeyen Ilgaz’ı, genç er azarlar ve ayaklarını tekmeler. Fakat ayakta duramayacağını anlayan Ilgaz, gözündeki bağcığı sıyırır ve gidip bir yatağa oturur. Ere de “İstediğini yap ama beni buradan kaldıramazsın” der. Bunun üzerine er gidip onbaşıyı çağırır, onbaşı; “Kalk, herkes gibi sen de dikil” diye buyurur. Ancak Ilgaz inatla yaşından dolayı ayakta duramayacağını söyler, böylece onbaşı da geldiği gibi gider. Çok sonra yan koğuşlardan bir genç kızın sorgusunu duyar Ilgaz; komutan sormaktadır, “Rıfat Ilgaz’ın kitaplarını kim verdi sana. Kimden aldın?” Cevap komutanın aptallığını yüzüne vurur gibidir, “Kitapçılardan”. Böylece Ilgaz 12 Eylül faşist cuntasının hiçbir ‘suçu’ olmadığı halde hem kendisini hem de kitaplarını yargıladığını anlar. Kitapları hatta Hababam Sınıfı bile yargılanmaktadır.&lt;br /&gt;‘Yaz, sosyalist’Gece yarısı yeniden postal sesleri, silah takırtıları arasında bir er, gözleri bağlı Ilgaz’ı dürter,”Yürü gidiyoruz”. Böylece Cide’den Kastamonu mezbahalarına doğru yolculuk başlar. Gözleri bağlı olsa da Ilgaz çevresini bağcığın altıdan az çok görebilmektedir. Bahçede hava albayı, sağ yanında belediye başkanı, sol yanında bir ağa... Ilgaz bir uzatmalı çavuşla arabaya bindirilir. Omzu üzerinden geride kalan ağalara, beylere bir göz atar. Hepsi de “Bayram namazından çıkmış kadar keyifliydiler. Ya da bir düğün şölenindelermiş gibi... Ağızları kulaklarında.” Onlar gözaltına alınanların Cide’ye yol ve liman istediğini biliyorladı. Ve bütün bunlar onların çıkarına dokunuyordu. Rıfat Ilgaz başta olmak üzere Cide aydınları ilçenin gelişmesi için yol ve liman istemekteydiler. Buna karşı çıkan ağalar tutuklulara bakarken işte bu yüzden utku içinde şişinmekteydiler. Ilgaz ve yanındakileri Kastamonu’ya sorguya götürülür. Sonra da o günlerde kullanılmayan Et Balık Kurumu’nun mezbahalarında konaklama yapılır. Böylece çengellere hayvanlardan önce insanlar asılır. Burada da sorular yinelenir, “Adın, soyadın, babanın adı, doğduğun yer”. Ilgaz’ın cevabından sonra yine sorar, “Suçun”. Ilgaz şaşırır. “Bunu sizin bilmeniz lazım” der ben nereden bileyim, “Olmaz bir şey yazmam lazım” der katip. Bunun üzerine biraz düşünen Ilgaz o günlerin en korkutucu suçunu söyler; “Yaz. Sosyalist”.&lt;br /&gt;Mezbahada dostlukSonra yine emirler “Kaldır kollarını. Aç ayaklarını”. Yaşlı yazar her seferinde büyük bir çaba ve hüzünle istenilenleri yapar. Ardından Kastomonu mezbahasına tıkarlar hepsini. Orada ihtiyar yazar oturacak olur, bir ses gelir “Yasak”. Ilgaz’la gelen tutukluların diğer bir özelliği de, hepsinin beylere ağalara karşı halkı tutan, adil, dürüst memur ve aydınlar olmasıdır. Yanı sıra köylüler ve öğrenciler ve işçiler de vardır. Bir er, oturmasına izin verilmeyen ihtiyar yazarın yanına gelir, “Amca benim nöbetimde oturabilirsin. Gözlerini de aç istersen” der. Sonra inanamaz bir bakışla Ilgaz’ı süzerek “Amca senin yazar olduğunu söylüyorlar doğru mu” diye sorar. Sonra ekler, “Aklım ermiyor. Bu kadar kitabın var da, seni neden getirdiler?” Er Samsunlu Azem’dir Ilgaz’la dost olur.&lt;br /&gt;Ve özgürlükSonunda Ilgaz sorguya alınır, böylece neden suçlandığını da anlamış olur. “Anlat” der bu sefer albay, “Moskova’ya gittiğini, TKP’li olduğunu”, Cide halkının gözleri önünden asılmaya götürülür gibi, gözleri bağlı olarak geçirilen Ilgaz “İstanbul’da I. Şube’deki dosyalarda benimle ilgili yeterince bilgi var sanırım. Nerelere, niçin gittiğim, ne yaptığım. Hangi kitaptan tutuklandığım. Bunların hesabını verdim ben. Çok aflar çıktı suçlarımın üzerinden” diyerek albayı cevaplar. Sonraki soru Cide’ye niçin geldin sorusudur. “Kendi memleketim, niçin gelmeyeyim” der Ilgaz. Ömrünün son yıllarını memleketi Cide’de geçirmek istemiştir yazar. Burada birkaç roman yazmak, mizah öyküleri yazmak ve şiir düşünebilmek istemiştir. Sorgudan sonra Ilgaz Kastamonu mezbahasından alınarak bir sanatoryuma götürülür ve orada iki aylık bir tedavi geçirir. Gözaltı, omuzlarında G3’lerle başında bekleyen erlerle, hastanede sürer. Sonra serbest bırakılır yazar. Böylece 70 yaşındaki yaşlı bir yazarın gözalıtna alınma utancı da son bulmuş olur. Romanını yeniden yazmaya döner ama, “Üzerinden çok şeyler, jipler, cemseler, sorgular, cezaevleri, hastaneler, mavi bereliler” geçmiştir şimdi. Rıfat Ilgaz anılarını yazarken öylesine bir iyimserlik ve alçakgönüllülükle anlatır ki olayları, katlandığı eziyetler, hakaretler bir başkasına yapılsa, yaşlı bir adama yapılan bu muameleye utanmıyorlar, dedirtecektir belki de ona.&lt;br /&gt;Evrensel – 12 Eylül 2005&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-3493253923621781166?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/3493253923621781166/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=3493253923621781166' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/3493253923621781166'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/3493253923621781166'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2008/01/turgay-keser-rfat-ilgazn-gzalt-anlar.html' title='RIFAT ILGAZ&apos;IN GÖZALTI ANILARI / TURGAY KESER'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-7226666888809396074</id><published>2008-01-02T17:49:00.000-08:00</published><updated>2008-01-05T11:04:25.868-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Rıfat Ilgaz'/><title type='text'>BİR ANI: "RIFAT ILGAZ'LA 3 GÜN- 3 GECE"/ NURİ KESKİN</title><content type='html'>1981 yılı mayıs ayı sonları, yeni inşa edilmekte olan et balık kombinasının yemekhane bölümü. Alelacele pencerelerine demir parmaklık monte edilerek gözetim yeri olarak düzenlenmiş. Taşköprü ve Cideli demokrat- yurtsever- Atatürkçü gençler ve öğretmenlerden oluşan 40- 50 kişilik grup. Arada bir- iki tane de silah kaçakçısı var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir akşamüstü gözleri bağlı olarak Rıfat Ilgaz'ı da getirdiler. Bir iki yaşlı dışında herkes gözleri bağlı ayakta. Sadece günde üç öğün yemek molasında gözler açılabiliyor. Başta garnizon komutanı albay olmak üzere mitçiler- istihbaratçılar- polisler ve askerler "Hababam Sınıfı Yazarı" geldi diyorlar. Benim durduğum duvarın yanımdaki somyaya oturttular, onu da ayakta tutmadılar. Sadece Hababam Sınıfı'nın yazarı olarak tanınmaktan üzüntü duyuyordu; ben şair kişiliğimle tanınmak isterim diyordu. Üzerinde balıkçı bir kazak, kalınca bir kot pantolon vardı. Cide'de deniz kenarında bir evde oturuyorum, şimdilerde serin oluyor. Bu kot pantolon ve kazağı aynı zamanda pijama gibi kullanıyorum, sıcak tutuyor, rahat oluyor, dedi."Askerler eve geldiğinde zaten bekliyordum, böyle bir şey, karakola götürürler bir ifade alırlar, geri dönerim diye düşünüyordum. Resmi bir yere bu kılıkla gitmeyeyim, bir ince gömlek giyeyim, kravat takayım diye komutandan müsaade istedim: 'olmaz, hemen gideceğiz' dedi. Çok kızdım. Tamam gidelim, dedim pardösüyü üstüme geçirip çıktık. Burası çok serinmiş, şimdi o komutanı görsem teşekkür edeceğim, ince şeylerle buraya gelseydim donardım, diyerek gülüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ya çocuklar, bir bakıma buraya getirdikleri iyi oldu. Gelirken İnebolu üzerinden sahilden getirdiler. Şimdilerde Yıldız Karayel adında bir kitabımı bitirmek üzereyim. Bu sahillerde yaşanmış olaylardan esinlendim. Bu yaşta bana kalsa oraları gezemezdim. Bu sayede oraları da görmüş oldum", dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pencerenin yani parmaklıkların dışında Ilgaz'ın evinden getirilen kitapları karıştırıyorlardı. İçerde de bir istihbaratçı- komiser diyorlardı- , güya ağzından laf almak için çaktırmadan sorular soruyordu. Çocuklar biz yazar- çizer takımı böyle zamanlarda alınırız, 3- 5 ay sonra bırakılırız. Ben çoğu kez bu yoldan geçtim: 27 Mayıs, 12 Mart... Şimdi de 12 Eylül olmuş, alınmazsam ayıp olurdu, diyordu. Hem bana bakın siz o kitapları boşuna karıştırıyorsunuz, onlarda bir şey yok. Esas sakıncalı olanları siz evde bıraktınız, onlar yabancı dille yazılı olduğundan siz anlayamadınız" deyince polisin gözleri fal taşı gibi açılmıştı, bir şey yakalamışçasına... Bakın çocuklar, dedi bende kendi kitaplarımdan dahi 2 tane bulunmaz. Ben yazarım, çeşitli kaynaklardan okuyacak ve yararlanacağım. Bir kitaptan bir şey olmaz. Polis arkasına baka baka gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asker yanına oturmuş, Ilgaz'la sohbet ediyor, ben de yanlarında ayakta dikiliyordum... Benim konuşmam yasak olduğundan askerin kulağına şunu da soruver, diye fısıldıyordum, o da soruyordu: Hababam Sınıfı'ndaki kişiler gerçekten yaşamış, tanıdığımız tipler miydi, diye sordurdum. "Birebir değil. Bazı arkadaşların özelliklerini bir kişide toplayarak yeni tipler yarattım" dedi. Bizim Koğuş diye hastaneden kısa öyküler sizin başınızdan mı geçti, soruma ise "Büyük çapta evet" yanıtını verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evinden, işinden, bahçeden, sokaktan büyük çapta insan avının yapıldığı o karanlık günlerde sözde aydın- demokrat- yurtsever fareler deliklerine girmişler fakat rahmetli Mustafa Ekmekçi Cumhuriyet'te 3 gün üst üste Rıfat Ilgaz tutuklanmış suçu ne? Diye yazılar yazmış. (tabii ki bunu çıkınca öğrendik) Albay hiçbir gerekçesi olmadığından fazla tutmayı göze alamayıp hastaneden 3 doktor getirdi. Rıfat Ilgaz için getirdim diyemediğinden hasta olanlar çıksın muayene ettireceğim, dedi. Ben de dahil 10-15 kişi çıktık. Tabii ki yazılan reçetelerin hiçbiri alınamadı ama ertesi gün (3. gün) Rıfat Ilgaz'ı alıp gittiler. Çıktıktan sonra öğrenebildik ancak Ballı dağ sanatoryumuna yatırdıklarını...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3 gün 3 gece yanındaydım. Hiçbir sızlanmasını duymadım. Kimseden bir şey istemedi, doktor istemedi, hastayım demedi, istese gözlerini açabilirdi, açmadı; yatıp uyuyabilirdi, yatmadı, uyumadı, sadece oturdu. Halbuki erler dahil kimse ona bir şey demiyordu.&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gözetim yerinde 1 gün, 2 gün, 3 gün, 4-5 gün gibi değişik kalanlar oluyordu. Bazıları işkencelerden sonra salıverildi, bazıları Mamak, bazıları da Gölcük'e gitti. Çıkacağımıza yakın son iki gün artık herkesin yeri belli olmuş, gözler açılmış, ayakta duran yok, oturuyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memleketi biz mi bu hale getirdik, diye isyan ediyoruz. Bitişikte oturan yaşlıca bir emekli öğretmen (Cideli) bize takıldı: Çocuklar siz bana sordunuz mu, senin burada ne işin var diye. Beni getirdilerse, siz bana göre idamlıksınız, siz gençsiniz, vatanseversiniz, kanınız kaynıyor, üstelik solcusunuz, ben neyim? Dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlat hocam dedim, anlaşıldı sen de dertlisin. Yanlış anımsamıyorsam adı Mustafa Yılmaz'dı. "Ben dedi emekli öğretmenim. Emekli öğretmen ne yapar, kitap, kırtasiye. B enim de küçük bir dükkanım var. Polis beni almaya geldiğinde raflardaki lise sosyoloji kitabını görerek: 'Hocam, böyle kitapları satacağına Atatürkçü kitaplar satsana' dedi. Sosyolojiyi sosyalist diye yorumlamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rıfat Ilgaz, benim üst katta oturuyordu. Kiracım, komşum, arkadaşımdı. Tabii ki onun kitaplarını da satıyordum. "Öksüz Civciv" diye bir çocuk kitabı var; onu da yasak yayın diye alıp geldiler" dedi. O kitapta geçen olayları birlikte yaşadık, kahramanları benim ailem dedi ve anlattı:&lt;br /&gt;- Hanım civciv çıkartmak için gurk olmuş bir tavuğun altına 11-12 yumurta koydu. Bizim tavuk çıkara çıkara bir tane civciv çıkardı. Biz de tavuk yumurtlasın diye yavrusundan ayırdık, yavruyu odamızda bir kutuda besliyoruz. Yavru büyüdü, güvercin kadar oldu, evin kedisi gibi geziniyor. Bir gün kapıyı açık bulmuş merdivenlerden üst kata çıkmış. Rıfat Ilgaz çalışıyormuş. Omzuna atlamış. Hoca önce pencereden bir martı girdi sanmış korkmuş, sonra bakmış, sevimli bir civciv... Eline alıp bize kadar geldi; bu herhalde sizin dedi. Siz kalabalıksınız. Ben yalnızım. Bu, bana yoldaş olsun, bana verin dedi.Tabii ki verdik.Uzun zaman besledi. Zaman zaman civciv bize de geliyordu. Hoca bir gün telaşlı telaşlı geldi; bizim civciv geldi mi diye. Yok dedik. Birlikte çevreyi aradık, onun tüylerine benzer birkaç tüy bulduk. Bizim için bu iş burada bitti. Ama hoca şair- yazar, hisli adam... oturmuş bununla ilgili bir kitap yazmış. Bana bu kitapla -Öksüz Civciv- ilgili hesap soruyorlar şimdi dedi. Güldük de sövüp saydık da bol bol tabii...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nuri KESKİN&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-7226666888809396074?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/7226666888809396074/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=7226666888809396074' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/7226666888809396074'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/7226666888809396074'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2008/01/bir-ani-rifat-ilgazla-3-gn-3-gece-nuri.html' title='BİR ANI: &quot;RIFAT ILGAZ&apos;LA 3 GÜN- 3 GECE&quot;/ NURİ KESKİN'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-4129419635322782548</id><published>2008-01-02T17:47:00.000-08:00</published><updated>2008-01-02T17:48:08.726-08:00</updated><title type='text'>BENDEKİ RIFAT ILGAZ / ALİ ŞAHİN</title><content type='html'>"Ben kıyıcığında doğmuşum Kastamonu'nunFener fener bilirim Karadeniz'i / Rıfat Ilgaz "&lt;br /&gt;Ilgaz nasıl ki Anadolu'nun yüce bir dağıdır; Rıfat Ilgaz da Türkiye’nin bir yüce ozanı, yazarı... Rıfat Ilgaz, 71 yaşına geldiğinde bile bu denli tehlikeli biri miydi? Silahların gölgesindeki Kenan Evren 'in, elinde kalem tutan birinden böylesine korkmasını anlamak olası değil...( Deniz Som, Cumhuriyet, 10.06.2001)"Şairi anmak için K Kastamonu’ya gelenleri makamına davet etmiştir dönemin valisi, "Bu binaya en son 1982'de gelmiştim... 12 Eylül yönetimi babamı gözaltına almıştı ve nerede olduğunu bilmiyorduk... Dönemin valisinden yardım istemiştim... O da bilmiyordu... Babamı mezbahada bulmuştuk; ciğerlerinden hastaydı... Sonra tutuklu olarak sanatoryuma kaldırmışlardı; kapıda iki, yatağının başında iki silahlı asker bekliyordu..." diye anılarını tazeliyor oğlu Aydın Ilgaz merdivenlerden çıkarken...12 Eylül faşist cuntasının, sessiz sedasız geldiği ilçelerden biri olan Cide'de yaşayan Şair Rıfat Ilgaz'ın kapısı bir gece askerlerce çalınır. O sırada çalışma masasında Yıldız Karayel isimli romanını yazmakta olan Ilgaz, kalkıp kapıyı açınca karşısında bir yığın mavi berelinin ellerinde silahlarla dikildiğini görür.Bu 1981 yılının 29 Mayıs gecesidir. "Rıfat Ilgaz'ın evi burası mı?" sorusundan sonra mavi bereliler hemen evin içine dalıp yalnız kitap ve gazete müsveddeleriyle dolu odalara dağılırlar. Biraz sonra keskin bir emir gelir; "Hazırlan albaya gideceğiz" (1)O günleri daha sonra şöyle anlatacaktır Şair Rıfat Ilgaz , " K ırk Yıl Önce K ırk Yıl Sonra" adlı yapıtında: "Yıl 1981, Mayısın 28´i... Belki de 29'u. Rıfat Ilgaz tam 70 yaşında. Cide´de sıkıyönetimce tutuklanmıştı." "... Bir er gözlerimi bağlıyordu. İşini bitirince beni ite kaka bir yere götürüyordu. ' Kaldır kollarını!' dedi. Omuzlarımdan bastırıp durdurunca. 'Aç ayaklarını!' Dediğini yaptım. İstediği ölçüde açmamış olacaktım. Postalları ile tekmeliyordu. Biraz da ben çaba gösterip açmak istedim. K ollarımı istediği düzeyde kaldırmamış olacağım ki: ' K aldır!' diye bağırdı, 'kollarını kaldır!' Tepem atmaya başlıyordu: 'Yavaş ol hemşerim!' dedim. 'Ne !' dedi, 'karşı mı geliyorsun!' Gözlerimdeki bağı sıyırdım. Gittim ranzaların birine oturdum. ' Kalk! Dikil! '..." K ırk Yıl Önce, K ırk Yıl Sonra Rıfat Ilgaz´ın 1940´larda başlayıp 1980´lere kadar süren "Olmaz bu kadar" dedirtecek göz altına alınma, tutuklanma, yargılanma öyküsü. Ne yazık ki doğru... Bizi 29 Mayıs 1981 Cuma günü aldılar. İlköğretimden Ortaöğretime geçmiş, 02.05.1980 Sevim Tokatlı Kız Meslek Lisesi'nde göreve başlamıştım... 12 Eylül'ün hızlı zamanı ama biz de durmamışız boş, öğretim yılı sonu gecesinde Atatürk şiirleriyle 12 Eylülcülere göndermeler yapıyoruz... Çok beğenilen bir gecenin ardından şiirleri istiyorlar bizden adliyeciler, ama iyi niyetle, duymamışlar daha önce ve çok beğenmişler okunan Atatürk şiirlerini.Aradan çok geçmeden değişik bahanelerle gözaltılar başlıyor Kastamonu çapında, ilk grupta götürdükleri iki ülkücüyü ertesi gün bırakıyorlar... Bizim okuldan bir idareci- Hasan Akgül- alınıyor ilk kümede, bahane de onların köyü olan Süleyman köyünde bir düğünde toplu olarak "Enternasyonal Marşı"nı okumuşuz... Herkes bir bekleyişe giriyor hafta boyunca, ha bugün, ha yarın derken sonunda "O gün" de geliyor: 29 Mayıs 1981 Günlerden Cuma... Saat 15.00'te okulda çay teneffüsü... İki kişiyi alıyorlar öğretmen odasından, Musa Güçlü ile ikimizi... Salonda üç, merdiven başında dört, alt katta beş, kapı önünde altı görevli. Minibüse biniyoruz şoförle yedi kişi, iki kişi de zanlı dokuz kişi... K estirmeden gitme yerine -bugün buranın pazarı ya-, çarşı içinden gezdirilerek Lise'ye çıkarılıp, Muzaffer Ergök'ü de alıyor görevliler... Özellikle seçiliyor elbette teneffüs, bilinçli. Amaç öğrencinin öğretmenini bu durumda görerek güvenini sarsmak... Şimdiki Halk Eğitim Merkezi alt katında bayağı bir topluluk oluşturmuşuz... - O zaman Jandarma Karakolu- Hacıman'la ( Mehmet Ergün ) kelepçelenip 10-15 kişi oluyoruz Kastamonu yolcusu... "Şehir Kulübünden kodamanlar zevkten dört köşe izliyorlar minibüslere ite kaka bindirilişimizi ve bizi uğurluyorlar ağızları kulaklarında, zevkten dört köşe! Kastamonu'ya girmiyor, Daday yoluna dönüyor minibüsümüz... Bir yerde indiriliyoruz. Kapıda tek sıra sorgu, hakaretin bini bir para... Soruyorlar: "Sağcı mısın, solcu musun?"Sanki sağcı da getirmişler gibi... İkisinden biri yanıt olmazsa vay hallere... Kastamonu Et-Balık K urumu Soğuk Hava Tesislerinde hafta sonu tatili... Tam 54 saat görevlilerin konuğuyuz!.. Baş konuk Rıfat Ilgaz... K oca Şairle tanışmamız onu görmemiz böyle oldu işte, göz bağcıklarını hafifçe sıyırıp ne görebildiysek o kadar. Ama Ilgaz, Anadolu'nun en yüce dağı gibi duruyordu öyle başı dik, ulaşılmaz.. Hababam Sınıfı romanı da gözetim altına alınmıştı, üzerinde Lise Ders K itabı yazan bir Sosyoloji kitabı ile birlikte... K itabın adı sosyalizmi çağrıştırdı herhalde...Ünlü fıkradır, ev aranmış tutanak tutulacak... görevli kitap adlarını yazdırır ere... Yaz bakalım oğlum: 6. Lenin... (Viladimir İliç)'i ne bilsin adam... Ama yine de neyin yasak neyin serbest; neyin yararlı, neyin zararlı olduğunu en iyi o bilir elbette!... Cidelilerin burayı sebebi ziyaretini yazılardan öğreniyoruz daha sonra: "Ilgaz ve yanındakiler Kastamonu'ya sorguya götürülür. Sonra da o günlerde kullanılmayan Et Balık Kurumunun mezbahalarında konaklama yapılır. Böylece çengellere hayvanlardan önce insanlar asılır. Burada da sorular yinelenir..'Adın, soyadın, babanın adı, doğduğun yer.' Ilgaz'ın cevabından sonra yine sorar, 'Suçun?' Ilgaz şaşırır. 'Bunu sizin bilmeniz lazım' der. 'Ben nereden bileyim.' 'Olmaz bir şey, yazmam lazım' der katip. Bunun üzerine biraz düşünen Ilgaz o günlerin en korkutucu suçunu söyler; "Yaz. Sosyalist!" (2)Daha sonra öğreniyoruz sosyoloji kitabının öyküsünü Cideli Emekli Öğretmen, sonradan olma kırtasiyeci, Mustafa Yılmaz er'den... Öğretmen Nuri K eskin anlatıyor o günlerde görüp dinlediklerini: "...'Rıfat Ilgaz'la üç gün üç gece kaldık, sonra onu Ballıdağ'a kaldırdılar" diyor Nuri K eskin. "Ben de son gecesinde geldim, bir cuma akşamıydı, fazla göremedim" diyorum..."Rıfat Hoca, en karamsar anlarda bile mizah yaratabilirdi" diyor, alınışını anlattıktan sonra: "Bu iş benim için de çok iyi oldu yazdığım son romanımda- Yıldız Karayel- kaçakçıları ve bu olayların geçtiği çevreyi anlatacaktım ama kendi imkanlarımla oraları dolaşma durumum yoktu, bizi İnebolu'dan doğru getirdiler sahil boyu oraları da iyice incelemiş oldum bol bol malzeme topladım yazacaklarım için..." dedi, diyor Nuri Hoca."Hani sen bunları yazıp verecektin bana" diyorum, "O kolay da, başına oturmak lazım," diyerek geçiştirip sürdürüyor konuyu:"Bir gün artık sorgular falan azaldı, gençler aralarında verip veriştiriyor, 'biz ne yaptık, suçumuz ne , bu işkence bu zulüm niye?.. 'Yanda oturan yaşlıca biri, 'peki gençler, hadi siz gençsiniz, kanınızın kaynadığı bir dönem, oturuşunuzu, kalkışınızı beğenmemişlerdir, bir kulp takmışlardır, bana hiç sormuyorsunuz, sen neden geldin, ne yaptın diye?' diyerek söze girdi, diyor Nuri Hoca. Adı Mustafa Yılmaz er'miş, Cideli, emekli öğretmen. Ben emekli oldum, bir emekli öğretmen ne iş yapar, üç- beş kuruş artırdığı ikramiye ile ben de öyle yaptım, küçük bir kırtasiye dükkânı açtım. Cide'de olunca Rıfat Hoca da Cideli, Cide'de benim de üst katta kiracım, Benim çoluk çocuk, torun torba, hepimiz tek bir aile gibiyiz, dükkânda da Rıfat Ilgaz'ın kitapları falan da var... Geliş gidiş.. Çok samimiyiz ailece... Bir gün geldiler dükkâna rafları karıştırmaya başladılar: biri bir lise sosyoloji kitabını aldı eline sallamaya başladı... "Bu zararlı kitapları satana kadar, faydalı iyi şeyler satsanıza..." dedi. Bakıp kaldım. K itap adamcağıza sosyalizmi falan çağrıştırmış olmalı, oysa kitabın üzerinde Lise Ders K itabı da yazıyor..." dedi."Anlaşıldı Vehbi'nin kerrakesi şimdi" dedim."Ne oldu" dediler yüzüme şaşkınlıkla bakarak: "Sorguya götürdüklerinde o kitabı orda görmüş, merak etmiştim, tamam sen devam et..." dedim... "Sonra Rıfat Ilgaz'ın Hababam Sınıfı'nı ve Öksüz Civciv'ini de aldılar, Hadi dükkânı kapat, gidiyoruz dediler, geliş o geliş, deliller de bunlar" diyor Mustafa Yılmaz er Hoca ve sürdürüyor sözlerini "Öksüz Civciv'in öyküsü de ilginçtir" diyor, başlıyor Ilgaz'ın çocuk romanına konu olan Öksüz Civciv'in öyküsünün kahramanı sarı civcivi anlatmaya... Bahçede bir kümesimiz var, bir iki tavuk besliyoruz, hem taze yumurta, hem oyalanıyoruz onlarla. Baharın bizim tavuk gurk oluyor, yatırıyoruz, o kadar yumurtadan çıka çıka tek bir civciv çıkıyor, Tavuk tek civcivin peşinde dolanmasın hanım biz bu civcivi ayıralım, evde bir yerlerde bakarız. Tek civcivden ne olacak hem tavuk da ayar ve yumurtaya gelir, diyorum. Eve alıyoruz, derken civciv bize o kadar alışıyor ki… sanki evin kedisi. Elimizden ekmek yer, sofraya konar, dizimizin dibinden ayrılmaz. Bir gün Rıfat Hoca çaldı kapıyı elinde bizim Sarı Civciv... Kapıyı açık bulunca üst kata misafirliğe gitmiş!.. Masasında çalışan hocanın omzuna atlamış, Rıfat Hoca irkilmiş önce açık pencereden martı falan girdi zannetmiş, sonra bakıyor bir sarı civciv... Sahibini aramak için bize iniyor, hikayeyi dinleyince bu tek civcivi ne yapacaksınız, hem siz kalabalıksınız bu bana yoldaş olur, bunu bana verin diyor, tamam hocam ayıp ediyorsun senin için bir civcivi çok görecek değiliz ya diyoruz, alıp gidiyor... Aradan hayli zaman geçti, bir gün yine hoca indi aşağı, benim civciv buralara geldi mi, kapı açık kalınca çıkmış gitmiş, dedi... Yok dedik. Bir arama furyasına giriştik, yok oğlu yok... Sonunda bir arsada tüylerine rastladık, Civcivi kedi ya da bir kuş kaptı yedi dedik, bizim için her şey orda bitti ama Rıfat Hocam şair adam duygu adamı... Olay çok dokunmuş, oturup bir çocuk romanı yazmış bunun üzerine... Tabii doğal olarak bizim aile de olayın içinde...Burada benden bunun da hesabını soruyorlar..." diyor Mustafa Hoca ağlanacak halimize gülerek... Bu işin peşini bırakmayacağım bilesin diyorum Nuri'ye. Kurtuluş olmadığını anlayınca yazıp getiriyor o günlerde şairle ilgili gözlemlerini. (3) " Kastamonu'da 12 Eylülü de anlatırsın artık, gedikli kantar konuğu olarak diyorum, yorumsuz kalıyor. İnternette Rıfat Ilgaz'la ilgili bir blok oluştururken bir yandan bunları düşünüp bir yandan da K ırk Yıl Önce K ırk Yıl Sonra'yı (4) yeniden okuyorum. Neler, nasıl değişmiş acaba düşüncesiyle..Sonuç mu? az gitmişiz uz gitmişiz dönüp bakıldığında bir arpa boyu yol gitmişiz, ama boyu o kadar uzun da olmayabilir..-------------------------------------------(1, 2) Turgay KESER, Rıfat Ilgaz'ın Gözaltı Anıları, Özgür Haber, 08.09.2005 (3) Nuri K ESKİN, Rıfat Ilgaz'la 3 Gün- 3 Gece, Rıfat Ilgaz Arşivi (http://www.blogcu.com/cideli/314571/)(4) Rıfat ILGAZ , " Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra" Çınar yayınları, 2. baskı: Temmuz 1987, İstanbul. (İlki: Nisan 1986)  http://rifatilgaz.net/index.php?option=com_content&amp;amp;task=view&amp;amp;id=77&amp;amp;Itemid=2&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-4129419635322782548?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/4129419635322782548/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=4129419635322782548' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/4129419635322782548'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/4129419635322782548'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2008/01/bendeki-rifat-ilgaz-ali-ahin.html' title='BENDEKİ RIFAT ILGAZ / ALİ ŞAHİN'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-6385303835195107951</id><published>2008-01-02T17:46:00.001-08:00</published><updated>2008-01-02T17:46:57.029-08:00</updated><title type='text'>RIFAT ILGAZ VE CİDE'Sİ / ALİ ŞAHİN</title><content type='html'>&lt;a href="http://gokirmak37.sitemynet.com/Festval2006/id4.htm" target="_blank"&gt;RIFAT ILGAZ VE CİDE'Sİ &lt;/a&gt;/ ALİ ŞAHİNCide ve Rıfat Ilgaz... İkisini hep merak etmişimdir. Ama çeşitli sosyo-ekonomik nedenler elimi kolumu bağladı; ikincisi ile birincisinden önce tanıştırdı kader. Nerde? Bana kalsa Rıfat Ilgaz Ilgaz'la da görüşmem mümkün olmayacakmış; bereket devlet baba katkıda bulundu, özel araçları ile O'nu Cide'den alıp Kastamonu'ya bizi de Taşköprü'den alıp Kastamonu'ya götürdü de pek lüks beş yıldızlı bir otel olmasa da Kantar Palas'ta görüştürdü, kısıtlı da olsa. Buna sebep elbette ekonomik bağımlılık: çünkü kendi araçlarıyla bizi oraya taşıdığı için Onun izin verdiği oranda ya da kaçamak bakışlarla görüşebiliyorduk göz bağlarımızı araladığı ya da bizim gizliden gizliye merak ederek aralayabildiğimiz oranda.Cide'ye gelince.. Taşköprü Nire, Cide Nireydi benim için.. Zar zor edindiğim kötü Murat 131 ile Kastamonu'da şube müdürlüğü yaparken biraz kafa dinlemek istedik de çoluk çocuk öyle görebildik Cide'yi 1998 festivalinde.. Bu yıl 11. si olduğuna göre demek ki biz 3. süne teşrif etmişiz. Ilgaz'ın 5. ölüm yıldönümünde yapılan 3. festivale. Konuşmasında oğlu Aydın Ilgaz da babasının burada bir festival düzenlemesini çok istediğini "Babam sağken, Sarı yazma festivali düzenlenmesini istemişti. Festivalin Cide'nin ekonomisine ve gelişimine katkıda bulunacağına inanıyordu." Diye belirtti. O zaman traktör sürücülüğü deneyimimle Cide'nin o daracık yollarını korka korka kaç saatte kat ettiğimi şimdi tam anımsayamıyorum. Ama bir şeyi çok iyi hatırlıyorum: Böylesine bir doğa harikası ki deniz kum ve dağı, 11 km.lik sahil şeridi, nerdeyse her metresinde denize girilebilen- sakin, şirin kasabaya neden ilgi göstermez devlet baba diye düşündüğümü.. 1996'dan bu yana ülkenin ileri gelen yazar-çizer sanatçı tayfasından kimler ziyaret etmedi ki Ilgaz'ın türbesini -O, insanın üzerine yıkılacakmış gibi duran evini..- Gökhan Cengizhan, İbrahim Baştuğ, Orhan Tüleylioğlu , Özlem Sezer, Mustafa Balbay, Zekeriya K aya, Ergun Aybars, Hikmet Çetinkaya , Mustafa Balbay, Hüseyin Atabaş, Sunay Akın , Akgün Akova , Fahri Bozbaş, Sevgi Özel , Sennur Sezer, Salih Bolat, Gülsen Tuncer , Turgay Fişekçi , Güngör Gençay ; Duygu Asena, Mehmet Saydur , Zeki Coşkun , Semih Poroy , Özcan K arabulut , Sadık Albayrak , Yusuf Ziya Bahadınlı, Nihat Ateş, Burhan Günel, Musa Eroğlu , Murat K ekilli, Metin Uca , Haluk Levent, Vedat Ülger, Songül Karlı... gibi daha bir çok yazar ve sanatçı bu festival vesilesi ile Cide'ye gelmiştir. Oldum olası bu tarihsel açıdan koruma altına alınan yapılara da bakar bakar üzülürüm, bu nasıl koruma ise.. Bakımsızlıktan bir çoğu zaten kendiliğinden çöktü, çökecek.. Ayrıca mal sahiplerini de açlığa evsiz-barksızlığa mahkûm ederek. Zamanında gözünü açabilenler eski evi yıkıp zaten hanlar-hamamlar kurmuşlar. Ekonomik durumu iyi olmayanlar ise o yıkıntılarda ikamete mecbur kalmışlar, belki bir Müteahhide verip bir-iki daire dükkân alacakları zaman ise devlet baba 'sarı levha'yı takıvermiş kapı girişinin sağına soluna. Ilgaz'ın evi de bunlardan biri işte. Yıllarca restoresi için yazıldı çizildi. Belediyesinden kaymakamlığına; Çınar Yayınları'ndan ADD'sine kadar.. Yıllardır kimse tınmadı; bereket geçen yıl bu iş çözüme bağlandı eski ev yıkılarak, yerine aynı özellikleri taşıyan yeni yapıya başlanabildi, 2005'te... Taşköprü'den 10.30 çıkıp yollarda hayli mola verip fotoğraf aldığım halde 13.00'de 172 km.lik yolu tamamlayıp yeni yoldan iniyoruz sahile. Hava oldukça serinlemiş deniz kenarında, pek giren yok birkaç genç ve çoluk çocuk dışında.Biraz ferahladıktan sonra yerel basından fotoğraflarını izlediğim kaba inşaatı tamamlanmış geçtiğimiz yıl Kültür Bakanlığından devralınan ve inşasına bu yıl içinde başlanan Rıfat Ilgaz Kültür ve Sanat evinin önüne varıyoruz; yapı resim ve yazılarla donatılarak açılış törenine hazırlanmış; 100 metre ilersindeki ADD Şubesi de öyle.. Derneğe uğramadan önünden geçerek öğretmen evinde ayırttığımız odamıza kavuşmak istiyoruz bir an önce: geçen yıl Turizm ve Otelcilik gözümüzü korkuttu, bize ayrılan yerleri satmışlar, yer bulmak olanaksız nerdeyse, ortada kalakaldık. Bereket Kızlar Pansiyonundan bir yere yerleştirdiler de kurtulduk. Biraz bekledikten sonra geldi görevliler, odamıza yerleştik, dinlenip Rıfat Ilgaz Evi'ne doğru yürüdük, kalabalık toplanmıştı 15.00'e doğru. Kastamonu'da bu yıl yapılan Rıfat Ilgaz Sempozyumundan ve daha önceden tanıdık yüzlerle hoşbeş ederek bir yandan da Rıfat Ilgaz Kültür ve Sanat Evi'ni, burada açılan Hababam Sınıfı 50 Yaşında; ve Nesrin Şahin tarafından hazırlanan Rıfat Ilgaz/ Sarıyazma sergisini gezerek görüntüler saptayıp dostlarla selamlaşıyoruz.K imler yok ki.. Cide Belediye Başkanı Nejdet Demir, Cide Kaymakamı Mustafa Ayhan, CHP Kastamonu Milletvekili Mehmet Yıldırım , Günal Genç, Cide Atatürkçü Düşünce Derneği üyeleri, Kastamonu Meslek Yüksekokulu müdürü Prof.Dr. Bahri Gökçebay, Mirati Madak , Çınar Yayınları sahibi Aydın Ilgaz , Nilgün Ilgaz , Anıl Ilgaz , Sevgili K adir İncesu. Türkiye Yazarlar Sendikası Genel Başkanı Enver Ercan , Türkiye Yazarlar Sendikası Başkan Yardımcısı Mustafa K öz , Turhan Günay , B. Sadık Albayrak , Sempozyum vesilesiyle tanışıp dost olduğumuz Emel Dinseven , Cide Postası'ndan Ali Kesimci, Ali Nazlı, Ramazan Tuğtepe , Ilgaz'ın Minübüsçü Süleyman'ı, yıllarca Cide fotoğrafları ile Cide'yi bizlere tanıtıp daha da sevdiren Öğretmen dostumuz Recai Yılmaz, Cide Sporlu minik sporcular, Cide Halkoyunları ekibi, Gürcistan Halk Dansları Topluluğu, Cumhuriyet Okurları ve Cideliler... Davul-zurna eşliğinde yazarın 1911'de doğduğu evin önünden başlayan festival yürüyüşü oldukça kalabalıktı. K orteji dükkan önlerinden ve evlerinin pencerelerinden izleyen halkın yanında Belediye Meydanında da kalabalık bir kitle ilgiyle izledi yapılan konuşmaları ve halk danslarını. Vilayetin pek ilgi göstermediği festivalde Atatürk anıtına çelenk konulması ve İstiklal Marşı'nın okunmasından sonra ilk olarak söz alan Cide Belediye Başkanı, "Cide'mizi tüm dünyaya tanıtan Rıfat Ilgaz’ımıza ne kadar teşekkür etsek azdır. Geçtiğimiz yıl Kültür Bakanlığında devraldığımız ve inşasına bu yıl içinde başladığımız Rıfat Ilgaz Kültür ve Sanat evini bitirmek için tüm Cide halkı olarak seferber olduk. Evi en kısa zamanda bitirebilmek için tüm Rıfat Ilgaz dostlarının desteğine ihtiyacımız var." dedi.Çınar Yayınları sahibi Aydın Ilgaz ise "Babam sağken, Sarıyazma festivali düzenlenmesini istemişti. Festivalin Cide'nin ekonomisine ve gelişimine katkıda bulunacağına inanıyordu. Ne acıdır ki babamı yine bir 7 Temmuz günü kaybetmiştik. Ve yine bir 7 Temmuz günü babama sesleniyorum; Ruhun şad olsun! Cideliler seni ayakta tutuyor ve yaşatıyor." dedi.CHP Kastamonu Milletvekili Mehmet Yıldırım ise Rıfat Ilgaz'ın Cidelinin, Kastamonulunun çilelerini eserlerine yansıttığını hatırlatarak "Dünya durdukça, aydınlık düşüncelerini yaşatmak hepimizin görevidir. Rıfat Ilgaz'ın aydınlık düşüncelerine her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Bize yakışan Rıfat Ilgaz ile bütünleşip ona daha çok sahip çıkmaktır." dedi.Cide Kaymakamı Mustafa Ayhan ise, Cidelilerin, Cide Rıfat Ilgaz Sarıyazma Kültür ve Sanat Festivali ile sahip oldukları güzellikleri tüm ülkeye tanıttıklarını ve yazarları Rıfat Ilgaz'a sahip çıktıklarını söyledi.Konuşmalardan sonra Cide Halk Oyunları Ekibi ve Gürcistan Halk Dansları Topluluğu'nun gösterileri ilgiyle izlendi. Bu alanda Zühal Demirtaş'ın açtığı sergi de halkın ilgi ve beğenisini topladı. Gün boyunca bu sergilerin yanında Cide Atatürkçü Düşünce Derneğinde Kemal Ürgenç Karikatür Sergisini; akşam ise Kapalı Spor Salonunda Gürcistan Halk Dansları Gösterisi ile Recai Yılmaz Cide Resimleri Slayt Gösterisi izleme olanağı bulduk. Slayt gösterisinde Taşköprü'nün Ünlü K uyu Kebabını da görünce önümde oturan Belediye Başkanına takılmadan edemedim: "Başkanım, sizi Hasan Altan'a şikayet edeceğim, bizim kuyu kebabımızı da çalmışsınız !..." dedim. Başkan, o bizim burada da yıllardır yapılıyor diye bir köy adı verdi Pazar günü gel de gösterelim sana da.. diye yanıtladı. Yanımda oturan Taşköprü İlçe Milli Eğitim Müdürü "Bu bir davet galiba, sor bakalım Pazar günü bakarız ?" dedi ama ben işi fazla uzatıp gösterinin tılsımını bozmak istemedim. Gerçekten de çok güzel bir gösteriydi her ikisi de..İkinci gün, "Rıfat Ilgaz'ın Şiiri" konulu paneli izledik Belediye Sahil Düğün Salonunda. TYS Genel Başkanı Enver Ercan, Cide’nin Rıfat Ilgaz sayesinde ilgi alanına girdiğini; Ilgaz'ın insanın gündelik yaşamı içinde karşılaştığı acıları, sıkıntıları şiirine aktardığını, edebiyatın her türünde yapıt vermiş ve kitlelere mal olmuş bir yazar olduğunu belirtti konuşmasında.Şair Mustafa K öz ise, Rıfat Ilgaz'ın şiirinin yaşamıyla örtüştüğünü, insan ve toplum odaklı olduğunu, Ilgaz'ın çağının tanığı bir aydın olduğunu vurguladı.Yazar B. Sadık Albayrak da, Rıfat Ilgaz'ın günlük ve sıradan hayatı kendisine dayatılan zorunluluklarla yaşayan insanın şiirini yazdığını söyledi.Nazım Hikmet Kültür Merkezi Edebiyat Atölyesinden Emel Dinseven ; B. Sadık Albayrak , Yeliz Saygıner, Duygu Şarman " Kumdan Betona ve Cideli Çocukların Öyküsü" adlı okuma tiyatrosu çocuklarca olduğu kadar büyüklerce de büyük bir merak ve ilgiyle izlendi. Çocukların kendi öykülerini daha çok resimlerle ifade ettikleri görüldü çalışma sonunda. Bakın neler söylemiş Cideli gençlerimizden Başak: "..Ben bir Cideliyim / Deniziyle, toprağıyla / Ağacıyla, çiçeğiyle, / Ben bir Cideliyim." Buse de tatillerde bol bol kitap okuduğundan bahsetmiş. Ve çok önemli bir açıklamada bulunmuş. "Ben de kitaptaki şekilde okumayı hedefledim. Büyüyüp onun gibi iyi yerlere gireceğim." Sonra da KIRMIZI, YEŞİL/ MAVİ DENİZ / İŞTE CİDEMİZ... / dizeleri ile Cide'nin sloganını hatırlatmış Buse ve bizlerden sloganı unutmamamızı rica etmiş. Beste ise "Havasıyla suyuyla âşık olduğum Cide" diye başlamış anlatmaya. Kırmızı güneş, yeşil orman, mavi deniz, İŞTE CİDEMİZ... Diye sürdürmüş yazısını. Cumhuriyet Gazetesi yazarı Mustafa Balbay'ın "İran: Bölgedeki Mayın" konulu panelinde aşırı sıcağa rağmen dinleyiciler panelin düzenlendiği Belediye Sahil Düğün Salonunu doldurdu, yalnızca bu panele katılmak için festivale gelenlerin olduğu görüldü. Soruları ve açıklamalarıyla aktif olarak katılıp olağanüstü bir ilgiyle izlediler konuşmayı. Balbay konuşmasında sık sık ABD Silahlı Kuvvetler dergisinden alınarak 7 Temmuz tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan yeni Ortadoğu haritasını göstererek hep ayakta sürdürdü konuşmasını. Büyük Ortadoğu bölgesine ait, biri bugünkü, diğeri de gelecekteki olası ve olması gereken sınırları gösteren Irak'ın üçe bölündüğü ve büyük bir K ürt devletinin öngörüldüğü iki harita.. Irak'ta devam eden savaşa ve İran üzerinde oynanan oyunlara, bu süreçte Türkiye'ye verilmeye çalışan rollere dikkat çekerek Anadolu’nun Birliği olmadan Avrupa Birliğinin olamayacağını vurguladı. Konuşmasından sonra açık havada kitaplarını imzaladı. Günün etkinlikleri gece Liman içinde yapılan Coşkun Sabah - Nadide Sultan konserleri ve Havai Fişek gösterileri ile son buldu. Konserleri izleyen Kastamonu Valisi Mustafa K ara, kısa bir konuşma yaparak Aydın Ilgaz 'a da bir plaket verdi.Pazar günü şarkı yarışması ve bisiklet yarışı düzenlendi. Biz de ADD’ ye uğrayıp biraz alış veriş yaptık, biraz sohbet ettik dostlarla. Bu yıl ADD'nin dışta bırakılmasından dolayı biraz buruk gördüm onları. Aydın Bey'le Belediye öyle uygun görmüşler gibi sitemleri oldu. Ama tekrar şöyle bir dört duvarı kolaçan ettiğimde Rıfat Hocaya kırgınlıkları olmadığı belliydi: Resimleri, şiirleri, posterleri, evinin maketi ve sarı yazmalar ile sımbasıkış doldurmuşlardı Cumhurbaşkanımız Sezer'in de katkısıyla aldıkları yeni dernek binalarının her köşesini. Bir de Uğur Mumcu, Muammer Aksoy ve Ahmet Taner Kışlalı posterleri dikkat çekiyordu Atatürk resimleri yanında.. Böylece üç günlük Cide ve Rıfat Ilgaz yolculuğunun sonu göründü. Hava soğumuş olduğundan deniz işimiz yatmıştı. Öğleden sonra Gideros'a gidip yemek yedikten sonra ani bir kararla Cidelileri Cideleri ve Rıfat Ilgazları ile baş başa bırakarak 2007 Temmuzunda tekrar görüşmek üzere vedalaşıp Taşköprü'ye geri döndük.&lt;br /&gt;http://cinaryayincilik.com.tr/cinar/index.php?option=com_content&amp;amp;task=view&amp;amp;id=175&amp;amp;Itemid=9&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-6385303835195107951?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/6385303835195107951/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=6385303835195107951' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/6385303835195107951'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/6385303835195107951'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2008/01/rifat-ilgaz-ve-cidesi-ali-ahin.html' title='RIFAT ILGAZ VE CİDE&apos;Sİ / ALİ ŞAHİN'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-3075635718249724888</id><published>2007-12-24T18:40:00.000-08:00</published><updated>2007-12-24T18:41:15.458-08:00</updated><title type='text'>Necati Cumalı Anma Törenleri</title><content type='html'>Necati Cumalı Anma Törenleri&lt;br /&gt;&lt;a title="Yazdır" onclick="window.open('http://www.urla.bel.tr/index2.php?option=com_content&amp;amp;task=view&amp;amp;id=43&amp;amp;pop=1&amp;amp;page=0&amp;amp;Itemid=39','win2','status=no,toolbar=no,scrollbars=yes,titlebar=no,menubar=no,resizable=yes,width=640,height=480,directories=no,location=no'); return false;" href="http://www.urla.bel.tr/index2.php?option=com_content&amp;amp;task=view&amp;amp;id=43&amp;amp;pop=1&amp;amp;page=0&amp;amp;Itemid=39" target="_blank"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="E-Posta" onclick="window.open('http://www.urla.bel.tr/index2.php?option=com_content&amp;amp;task=emailform&amp;amp;id=43&amp;amp;itemid=39','win2','status=no,toolbar=no,scrollbars=yes,titlebar=no,menubar=no,resizable=yes,width=400,height=250,directories=no,location=no'); return false;" href="http://www.urla.bel.tr/index2.php?option=com_content&amp;amp;task=emailform&amp;amp;id=43&amp;amp;itemid=39" target="_blank"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;20 02 2007&lt;br /&gt;Necati Cumalı 1921’de Florina (Yunanistan)’da doğdu. Ailesi İstiklal Harbi’nden sonra Türkiye’ye göçüp Urla (İzmir)’ya yerleştiği için Ege’de büyüdü. 1932’de Şehit Kemal İlkokulu’nu, 1935’te İzmir’de Erkek Öğretmen Okulu orta bölümü, 1938’de İzmir Atatürk Lisesi’ni, 1941’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. 1941-1942 yılları arasında bir müddet Toprak Mahsulleri Ofisi’nde çalıştıktan sonra askerliğini yaptı. Dönüşünde MEB Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’nde memurluk (1945-1948), Urla ve İzmir’de avukatlık (1950-1957), Paris Basın Ataşeliği’nde memurluk (1957-1959), İstanbul Radyosu’nda Redaktörlük (1959-1963) görevlerinde bulundu. Daha sonra da yazarlığı kendine meslek edindi.&lt;br /&gt;NECATİ CUMALI ANMA TÖRENLERİ 1921’de Florina (Yunanistan)’da doğdu. Ailesi İstiklal Harbi’nden sonra Türkiye’ye göçüp Urla (İzmir)’ya yerleştiği için Ege’de büyüdü. 1932’de Şehit Kemal İlkokulu’nu, 1935’te İzmir’de Erkek Öğretmen Okulu orta bölümü, 1938’de İzmir Atatürk Lisesi’ni, 1941’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. 1941-1942 yılları arasında bir müddet Toprak Mahsulleri Ofisi’nde çalıştıktan sonra askerliğini yaptı. Dönüşünde MEB Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’nde memurluk (1945-1948), Urla ve İzmir’de avukatlık (1950-1957), Paris Basın Ataşeliği’nde memurluk (1957-1959), İstanbul Radyosu’nda Redaktörlük (1959-1963) görevlerinde bulundu. Daha sonra da yazarlığı kendine meslek edindi.  Necati Cumalı’nın Urla’da oturduğu evin bulunduğu sokağa ismi verilerek evi, Urla Belediyesi tarafından satın alındı ve Kültür Bakanlığı’nın da katkılarıyla restore edildi. Necati Cumalı Anı ve Kültür Evi 21 Nisan 2001’de dönemin Kültür Bakanı İstemihan Talay tarafından açıldı. 10 Ocak (ölüm yıldönümü) ve 13 Ocak (doğum yıldönümü) tarihleri arasında Necati Cumalı Buluşmaları düzenlenmektedir. Urla Belediyesi tarafından Necati Cumalı anısına yazarın adını taşıyan evde paneller, yazarın sinema filmine alınmış eserlerin gösterimi, piyes ve tiyatro oyunlarının gösterimi, Cumalı adına şiir, piyes, makale ve kısa metrajlı film yarışmaları düzenlenmesi planlanmaktadır.  Necati Cumalı’nın bazı eserleri şunlardır; Kızılçullu Yolu (şiir kitabı), Tufandan Önce (şiir kitabı), Değişik Gözle (öykü), Susuz Yaz (öykü), Tütün Zamanı (roman), Viran Dağlar (roman), Boş Beşik (oyun), Nalınlar (oyun).&lt;br /&gt;URLADiyelim bir masa önümde Elimde bardakOturmuş içiyorumBardak mı Urla mı tuttuğum&lt;br /&gt;Bardağı masayaTak!Vurdum mu vurdumMasaya dönüyorumUrla uzak, uzak, uzak&lt;br /&gt;Diyelim oturmuş yazıyorumBirden duruyor kalemBir görüntü ak kağıtlardaEv ev, sokak sokakYine Urla oluyor konum&lt;br /&gt;Bir ağız mızıkam varÜflüyorumRe mi fa sol laBir es giriyor araya_Ya Urla?&lt;br /&gt;Bardak değil o baylarTak!Masaya vurduğumHak arıyorumDüpedüz hak!Bütün mahpus kasabalarKüçük ölü kentler Soyulan tarla tarlaOnlardan biridir Urla!Yavaş yavaş sarhoş oluyorum…   Necati CUMALI&lt;br /&gt;Resimleri büyük görmek için üzerini tıklayınız&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/2.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/2.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/3.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/3.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/4.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/4.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/5.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/5.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/6.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/6.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/7.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/7.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/8.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/8.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/9.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/9.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/10.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/10.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/11.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/11.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/12.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/12.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/13.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/13.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/14.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/14.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/15.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/15.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/16.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/16.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/17.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/17.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/18.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/18.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/19.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/19.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/20.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/20.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/21.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/21.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/22.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/22.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/23.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/23.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/24.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/24.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/25.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/25.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/26.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/26.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/27.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/27.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/28.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/28.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/29.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/29.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/30.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/30.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/31.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/31.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/32.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/32.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/33.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/33.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/34.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/34.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/35.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/35.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/36.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/36.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/37.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/37.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/38.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/38.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/39.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/39.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/40.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/40.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/41.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/41.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/42.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/42.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/43.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/43.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/44.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/44.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/45.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/45.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/46.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/46.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/47.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/47.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/48.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/48.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onclick="window.open('/images/stories/urlahakkinda/ncumali/49.JPG','','width=420,height=320');return false;" href="http://www.urla.bel.tr/images/stories/urlahakkinda/ncumali/49.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.urla.bel.tr/index.php?option=com_content&amp;amp;task=view&amp;amp;id=45&amp;amp;Itemid=39"&gt;Yorgo Seferis &lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.urla.bel.tr/index.php?option=com_content&amp;amp;task=view&amp;amp;id=44&amp;amp;Itemid=39"&gt;Tanju Okan Anma Törenleri &lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.urla.bel.tr/index.php?option=com_content&amp;amp;task=view&amp;amp;id=43&amp;amp;Itemid=39"&gt;Necati Cumalı Anma Törenleri &lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.urla.bel.tr/index.php?option=com_content&amp;amp;task=view&amp;amp;id=42&amp;amp;Itemid=39"&gt;Gençlik Servisi Merkezi &lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.urla.bel.tr/index.php?option=com_content&amp;amp;task=view&amp;amp;id=41&amp;amp;Itemid=39"&gt;Yarımada Oyunları &lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.urla.bel.tr/index.php?option=com_content&amp;amp;task=view&amp;amp;id=40&amp;amp;Itemid=39"&gt;Bağbozumu Şenlikleri &lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.urla.bel.tr/index.php?option=com_content&amp;amp;task=view&amp;amp;id=39&amp;amp;Itemid=39"&gt;12 Eylül Kurtuluş Şenlikleri &lt;/a&gt; &lt;br /&gt;Urla Belediyesi&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-3075635718249724888?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/3075635718249724888/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=3075635718249724888' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/3075635718249724888'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/3075635718249724888'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2007/12/necati-cumal-anma-trenleri.html' title='Necati Cumalı Anma Törenleri'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-4895647073649688463</id><published>2007-12-16T13:53:00.000-08:00</published><updated>2007-12-16T13:56:15.383-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türkiye'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>GÜNEŞİN SAVRULDUĞU YERDEN / Ahmet SAY</title><content type='html'>Göriz köyünden Komil’in, uyuz, hasta, zayıflıktan kaknemi çıkmış pis bir atı vardı. İki yıldan beri hastaydı bu at. Öyle küçülmüş, öyle büzülmüş, herhangi bir beygire benzemekten öyle çıkmıştı ki, görenler yere tükürüp, tükürüğünü uzun uzun ezmekten başka bir şey yapamazdı. Bir keçi kadar küçülmüştü bu hayvan. Gözlerinden sarı irinler akar, bacakları boyna titrerdi. Komil, bu hasta, işe yaramaz atı iki yıl umutla besledi. Olur’a, belki iyileşirdi! İyileşir ve bir beygir gibi kullanılabilirdi… Ama at iyileşmiyor, ortaya çıkıp da şöyle kuyruğunu savuramıyordu. Olsun! Komil bu atı gene de besliyordu. Olur’a, iyileşirdi… Bulduğu zamanlar arpa veriyor, kışın kıtlıkta bile samanını otunu eksik etmiyordu. Çünkü Komil’e bir at gerekli, hem çok gerekliydi. Çünkü Komil köyün bekçisiydi ve Komil’e göre, bir köy bekçisinin muhakkak atı olmalıydı. Üstelik Komil düztabandı. Uzun yola gidemez, yürüyemezdi. Askerlikten kovulmuştu bu yüzden. Paytak paytak gider, köyün karşısındaki tepeyi aşınca tabanları ağrırdı. Komil, heybetli, yakışıklı, fiyakalı bir köy bekçisi olmak istiyordu. Atına binip köyün içinde sert bakışlarla dolaşacaktı. Atına binip, tüfeğini asıp, bıyıklarını yağlayıp, he-heyt, tam bir doğulu cakası satacaktı… Ama Komil’in tüfeği de yoktu. Atsız, tüfeksiz, kıytırık bir köy bekçisiydi o. Ama bakarsın gün gelir, Komil tüfekler, fişeklikler kuşanırdı. Candarmalar geçende “bu köye bir bekçi lazım!” diye hükümet emri çıkarttıkları zaman komşular Komil’e “tam senin işin!” demişlerdi. Komil duralayıp düşünmüş, sonra karşı gelmişti: “Babam, bu köye bekçi ne lazım?” Komşular direttiler. Lazım olmasa, hükümet ister miydi? Nasıl ki her köyün bir muhtarı ve dört tane azası vardı, aynı şekilde bekçisi de olacaktı. “Bizim köye bekçi ne lazım?” deyip duruyordu Komil. “Peki muhtar ne lazım? Azalar ne lazım?” “Get lan!” dedi Komil. “Muhtarsız köy olir? Valisiz velayet olir?” “Olurdi olmazdi sormamışem oglim! Azalar ne lazım demişem, oni sormişem!” Şaşaladı Komil. Ne cevap vereceğini düşündü. Köyün sakallı ihtiyarları, “Allah allaaaah, Allah allaaaah…” diye kafa salladılar. “Lan oglim, biz sana bekçi lazımdır dememişez, hokumat ferman çıkarmış bir kere…” “Hem hokumat bekçilere tüfenk verirmiş. Elbise verirmiş…” Tüfek ve elbise umuduyla birlikte Komil bekçiliği kabul etmişti. Candarmalar bir daha gelip “kimdir ulan sizin köyün bekçisi?” diye sorduğunda, Komil’i göstereceklerdi. Böylece bekçi olmuştu Komil. Ama hükümet ne tüfek, ne de bekçi elbisesi vermişti. Hiç değilse bir atı olmalıydı bekçinin. İşte o da olamıyordu. Komil ne yapsa, iyileşmiyordu mübarek. Evin altındaki ahırda gece gündüz pinekliyordu. Ve ölmüyordu. Ölse, Komil belki başka bir çare düşünecek, yeni bir at edinmeye çalışacak, üç-beş keçi satarak borca harca girip bir kısrak alacaktı. Komil’in bu durumuna üzülüyordum. Düztabanlığına acıyor, bekçiliğine acıyor, boş umutlarına acıyordum. Hiç hayrını görmemişti şu bekçiliğin. Her karşılaşmamızda “Komil, atın nasıl?” diye sorardım. Yüzünü buruşturur, elini sallayarak “atın da anasını, böyle atı başıma bela edenin de anasını…” diye söverdi. Onun bu at yüzünden nasıl üzüldüğünü, ata ne umutlar bağladığını biliyordum. Onun için her rastladığımda sorardım gene: “Komil, nasıl oldu senin at?” “Geberdi!” demesini bekliyordum, neyleyelim ki at ölmüyordu bir türlü. Ve Komil hep aynı biçimde sövüyordu: “Atın da anasını…”Köylüler, hatta köyün çocukları, benim bu sorumu birkaç kez duymuşlar, Komil’i kızdırmak için sormaya başlamışlardı: “Komil, atın nasıl?” Komil lahavleler çekiyor, çocukların kıkırdaması karşısında, “atın da anasını, hepinizin de anasını…” diye sövüyordu. Bir gün Komil bana atını öldüreceğini söyledi. Yıllardır boşu boşuna masraf oluyordu bu at. “Kurşuna acımasam, valla beynine sıkacam bir kurşun…” dedi. Yapar mı yapardı! Gider Kulo’nun tüfeğini alır, gözlerini kapayıp atın beynine sıkardı kurşunu. Yapmadı. Bahara bıraktı bu işi. “Hele bir bahar gelsin…” diyordu. Bu sözü, “hele bir bahar gelsin” sözünü Bingöl köylüsü sık sık kullanır. Olamayacak işleri, ya da olması isteneni bahara bırakırlar. Bahar bir umuttur, umut tazeleyicisidir onlar için. O sebeple Komil, atın öldürülmesi işini bahara bırakmıştı. Bahar gelince vuracak, allahıvekil vuracaktı! Ama vurmadı. Bahar geldiği halde vurmadı. “Valla kurşuna acımışem ha! Kurşuna!” diyordu şimdi. “Zızzzzzt, diye karşılık veriyordu köyün veletleri. “Zızzzzzt, bilirim atına kıyamırsen Komil, atına, atına!..” “Lahavle vela kuvvetin illa billaaaaa…” diye homurdanıyordu Komil. “Zızzzzzt, zızzzzzt!” Deliye dönecekti Komil. Erkek adam dediğinin bir sözü vardır, onu bile yerine getiremiyordu. Gidip o gözlerinden irin akan, titrek bacaklı mendebur hayvana göz atıyor, bazen gerçekten sinirlenip öldürmeye karar veriyor, bazen de, “Allah vurmuş, ula bir de ben mi vuram şuncaza?” diye geçiriyordu içinden. Ama bir şeyler yapmalıydı artık. Ya hero, ya mero! Ya çekip tabancayı tüfeği, hayvanın beynine bom ettiriverecek, ya da köyün arkasındaki tepenin üstüne çıkıp, “ey cemaati müslimiiiin! Duyduk duymadık demeyiiiin! Ben bir karıyım karı! Sözünü söyleyip de edemiyen, beş paralık bir atı vuramıyan bir karıyım karıııı!” diye bağıracaktı. Zartası zurtası yoktu artık! Velakin, ikisini de yapamıyordu. Çaresizdi. Bir gün geldi bana, üzgün bakışlarla geldi odama, fısıltılı bir sesle konuşmaya başladı: “Gebermiyir…” dedi. “kanımi kuritti, kanımi…” Boğazı düğmükleniyordu. Sanki boğazında büyük bir lokma vardı ve onu, o lokmayı yutamıyor, ya da yukarı çıkarıp ağzından atamıyordu. Boğazındaki lokmayla kararını açıkladı: “Götürüp daga bırakacam… Kalsin dagda! Kurtlar yesin! Gözüm görmesin… Yesin kurtlar!” Sustuk. Oturduğu kürsüde yere bakıyor, elindeki çubukla yerleri eşeliyordu. Atı öldürmenin bir başka yoluydu bu. Besbelli ki Komil’in atı dağda barınamayacak, birkaç gün içinde ölecekti. Kurtlar yiyecekti hayvanı. Aslında kurtlar hiçbir atı çeviremez, hiçbir atı kolayca yiyemezdi, ama Komil’in atı pek kurtulamazdı. Kaçamaz, seğirtemez, çifteleyemez, kendini savunamazdı. İşi bitikti hayvanın… Komil, verdiği kararın havasına öyle girmiş, atı dağlara bırakacağına öyle inanmıştı ki, bir başsağlığı ziyaretindeki gibi, sessiz ve üzüntülü, boynu bükük kalakalmıştı karşımda. “Yarın sen de gel… Gidek bırakak daga…” diye ekledi. Sonra kalktı, paytak yürüyüşüyle çekti gitti. Ertesi sabah çok erken saatte, belki gece yarısında, kapımı yumruklayarak uyandırdı beni Komil. Gün ağarmamıştı. Gece fenerinin fitilini yükselttim ve sordum: “İyice düşündün mü?” “He, düşündüm, he.” Karanlıkta düştük yola. Köyün arkasındaki keçiyolundan, birbiri ardı sıra yükselen tepelere doğru döne dolaşa çıkıyorduk. Komil, atın boynuna bir urgan geçirmiş, çeke çeke götürüyordu. Koyu karanlıkta bayır yukarı yürüyorduk. Sıkıntılı bir yürüyüştü bu. Kafamızda sıkıntılı düşünceler dolaşıyordu. Kolay mıydı bir atı göz göre göre harcamak? O at ki, yıllar yılı yükünü, derdini çekmişti Komil’in. Hele bir kez, Hepsor düzlüğünde dörtnal koştururken tökezlenivermiş, Komil’le birlikte yıkılmışlardı yere. Yan yatıvermişti at. Komil’in bacağı atın altında kalmıştı. Alttan sıyrılıp kalkamıyordu Komil. At ise doğrulamıyordu. Yerde yatan atın doğrulması kolay değildir zaten. Önce ön ayaklarını uzatıp, yere dayanarak fırlaması gerekir. Şimdi bu durumda fırlayacak olsa, ister istemez Komil’e basacaktı hayvan. İkisi de korkudan soluyordu. Komil ecel terleri döküyor, atın birdenbire doğrulup kendisini çiğneyeceğinden kaygılanıyordu. Bir süre birbirlerinin soluğunu dinlediler. Sonra at, ön ayaklarından birini sağa sola gezdirdi. Komil’e basmadığından emin olunca, kaslarını gererek yavaşça doğruldu hayvan. Komil’i incitmeden, özenle… Sonra Komil de kalktı, atın gözlerinden, burnundan öptü; yaladılar birbirlerini, koklaştılar ve yeniden yola koyuldular. Kolay mıydı bu atı harcamak? Konuşmadan yürüyor, böyle şeyler düşünüyorduk. Gecenin derinliğinden böcek sesleri geliyordu. Soğuktu gece ve bu soğuk, dağların gece soğuğu, derilerimizi yalıyordu. Garip bir de kokusu vardı: Islak otların, meşeliklerin, kayaların, böceklerin ve yıldızların kokusunun karıştığı bir koku. Dağ gecesi serinliğinin kokusu… Dağlılar bilir: Gün, perde perde ağarır dağlarda. Güneş ışınları yeni bir tepeyi daha aşınca, ortalık biraz daha aydınlanır. Biraz, biraz daha… Batı yönündeki koyu maviliklere bulanmış dağlara bakıyordum ben. Dalmıştım. Komil durdu birden. Doğuya döndü, derinden bir soluk aldı. Ben de doğuya baktım ve o anda, umulmadık bir pembeyle, ılık, güleç yüzlü, tatlı bir pembeyle karşılaştım. O pembe renkli göğün altında, uzaklığına göre açılan ya da koyulaşan mor dağlar vardı. Sabahın er vaktinin dağları… Bir gezegenin yakından görünüşü gibiydi onlar. Engebesi ve bitki örtüsü görülebilen, ama içinde sır saklayan… Bu sır, gene böyle bir seher vakti, dağlara bakılarak, uzun uzun bakılarak yakılan doğu türkülerinin sırrıydı. Beş dakika daha yürüdük. Bir tepenin üstündeydik. Gün ışımıştı! Altımızdaki bayırlarda gürültüyle yayılan seller gibi parıldıyordu gün! Şaşılası bir aydınlığın içinde, rüzgârla güneşin savrulduğu yerdeydik. Işıktan gözlerimiz sulanıyor, çevremizdeki tüm varlıklarda Bingöl Dağları sabahının parıltısı, sil baştanlığı, sevinci cıvıldıyordu. Az önce buralardan koşa koşa geçen bir adam, güneşin sarı yaldızını yapraklara, böğürtlenlere, sümbüllere, ahlât ağaçlarının tomurcuklarına, dallara, kayalara, kayaların kızıl damarlarına rastgele sürüp kaçmıştı. Bitkiler ıslak ıslaktı. Çığ düşmüştü. Çığ damlacıkları, yaprakların üzerine konuvermiş dizi dizi çığ damlacıkları, yeşili daha yeşil, turuncuyu daha turuncu gösteriyordu. Güneşten kamaşan gözleriyle gülümsedi Komil. “Günaydın” demek ne güzeldir! Gülen gözlerin içiyle günaydın… İnsan dertli bile olsa, seherde, dağlarımızda, parıldayarak yağan gün ışığına karşı gülümsemek ne güzeldir… Bu bahar sabahından başka Komil’i sevindirecek hiçbir şey yoktu. Yıllardan beri sevinmemiş, sevinecek bir şey çıkmamış, sevincin tadını almamıştı. Buydu işte sevinç! Hep birden cızırtıya başlayan böcekler, meşeliğin ardından birdenbire kalkıp uçan keklikler, pınarlar, çağlayanlar, dağlardı sevinç! Bingöl dağlarının bambaşkalığını Balkan ve İspanyol çobanlarına, Arjantinli sığırtmaç Esteban’a anlatmalı. Bizim bu dağlarda karların erimesinden sonra, yaz boyunca toprak ıslaktır. Güneş ise yakar kavurur. İşte bu ikisi, ıslaklık ve dağ güneşi, bitkileri çılgına çevirir. Toprak kabarır ve yumuşar, verimlileşir, her türden bitkiler fışkırtır göğsünden. Otlar dev gibi, deli gibi büyür. Öyle çiçeklerle karşılaşılır ki, boyu senin kadar, kafası senin kafan kadardır. Boyu boyuna denk… Selam verirsin bu çiçeğe. Karşılıklı durup hal hatır sorar, dertleşirsin. Komil gözlerini kısmış, hafiften gülümseyerek atının urganından çekiyordu. Hoşnuttu. Bir eskiçağ düşünür edasıyla hem hoşnutluğun, hem de burukluğun ötesindeki derin şeyleri düşünüyor gibiydi. Çevrenin farkındaydı, ama çiçekleri, yaprakları, lacivert dikenleri tek tek umursadığı yoktu. Bu yüzden, yılanyastığı denen, minder büyüklüğünde, bonfile kalınlığında zehir yeşili yapraklardan, insan boyundaki çiçeklerden söz açamıyordum. Konuşmadan yürüyorduk. Doğayı süzerek. Komil’in atı, bitkilerin her birini ayrı ayrı tanımak, her birinin tadını almak istiyordu: At ikide bir duruyor, Komil’in çektiği urgana direnerek otlardan bir tutam koparmaya çalışıyordu. Komil urganı bıraksa, yürüdüğümüz keçiyolundan ayrılıp otların arasına dalacak, başına buyruk uzaklara gidecek gibi gözüküyordu. “Komil…” diyecek oluyordum, “Komil, bırak yesin hayvan biraz…” Bu kocaman etli otlar, sarı damarları fırlamış diri yapraklar, bir at için kimbilir nasıl bir mutluluktu… Komil’in atını dağlara bırakıp döndüğümüz günden işte bunlar kaldı aklımda. Böyle gitmiştik ve Komil’le ikimiz, sessizce böyle dönmüştük… Birkaç ay sonra, köyde iki çocuk kesti yolumu. Altı yedi yaşlarında iki velet… Soluk soluğaydılar karşımda, sümükleri bir sarkıp bir kısalıyordu. Daha karşıdan beni görür görmez, bağırıp çağırmaya başlamışlardı. Öyle işaretler yapıyor, öyle bağırıyor, bükülüp sıçrıyorlardı ki, Komil’in atının döndüğünü, kuyruğunu savurarak Komil’in evinin önüne geldiğini, orada eşinip kişnediğini, yerinde duramayıp ikide bir şaha kalktığını, hem atın iki misli büyüdüğünü ve bu kocaman haliyle şaha kalktığını anladım. Komil’in atı dönmüştü! Kabına sığamayacak kadar sağlıklı, büyümüş, güzelleşmiş olarak dönmüştü. Hemen Komil’in evine koştum. Bu iki velet, beni bırakmıyordu, düşe kalka ardımdan geliyordu. Karısı Haley, kapının önüne çıkmış, komşularla şakalaşıyordu… “Nerde at?” dedim, “nerde Komil?” Eliyle “bindi gitti” gibisinden bir işaret yaptı. Komil atını sürüp gitmişti he-heyt! Sonra Haley bana bir kürsü verdi. Oracığa oturup Haley’in getirdiği ayranı içtim, mısır ekmeğiyle bal yedim. Dağ çiçeklerinin balıydı bu; ve içtiğim ayran, Bingöl dağlarında yayılan keçilerin sütündendi. ANAFİLYA'nın NOTU: Bu hikaye, 1970 TRT Hikaye Yarışmasında ödül aldı. Yeniden gözden geçirme: 1987 AHMET SAY 1935 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Belediye Konserva- tuarı’na girdi. 1950’de ayrıldı. 1954–1960 yılları arasında Almanya’da basın ve yayın öğrenimi yaptı. Yurda dönünce Bingöl’de öğretmen, halk eğitimcisi ve amatör folklorcu olarak çalıştı. Türkü, ağıt, masal ve destanlar derledi; çocuk ve gençlik koroları, halk dansları toplulukları kurdu. İzlenimlerini edebiyat alanında değerlendirdi. 1964’te Ankara’ya yerleşerek gazete ve dergilerde çalıştı. 1977–1983 arasında aylık edebiyat dergisi Türkiye Yazıları’nı yayımladı. TRT Öykü Ödülü, Sabahattin Ali Öykü Ödülü, Milliyet Roman Yarışması Ödülü, Antalya Film Festivali Öykü Ödülünü aldı. Edebiyatçılar Derneği’nin kurucuları arasında yer aldı ve ilk iki dönem başkanlığını yaptı. Yazın ustalarımıza verilen Onur Ödülleri Altın Madalyası’nı kurumsallaştırdı. Ahmet Say, 1985’te kurduğu “Müzik Ansiklopedisi Yayınları”nı yönetiyor, müzik kitapları ve müzik eleştirileri yazıyor. Bazı eserleri şöyle: Kocakurt (1976), Bingöl Hikayeleri (1980), İpek Halıya Ters Binen Kedi (1982), Güneşin Savrulduğu Yerden (1988), Müzik Ansiklopedisi (4 cilt, 2001), Müzik Tarihi (2000), The Music Makers in Turkey (1995), Müzik Öğretimi (2000), Türkiye’nin Müzik Atlası (1998).&lt;br /&gt;&lt;a class="linkm" href="http://www.anafilya.org/filecat/filecat_downloader.php?id=0013" target="hidden"&gt;AHMED ADNAN SAYGUN'un YUNUS EMRE ORATORYASINDAN KISA BİR SEÇKİ&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Ahmet SAY,&lt;br /&gt; Anafilya, Yıl 2006&lt;br /&gt;&lt;a class="link" title="geri" href="http://www.anafilya.org/go.php?go=7d6a400000000"&gt;Ekim Dergisi - Sayı:64&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-4895647073649688463?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/4895647073649688463/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=4895647073649688463' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/4895647073649688463'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/4895647073649688463'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2007/12/gnein-savrulduu-yerden-ahmet-say.html' title='GÜNEŞİN SAVRULDUĞU YERDEN / Ahmet SAY'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-7284700814304395237</id><published>2007-12-16T11:18:00.000-08:00</published><updated>2007-12-16T11:37:45.982-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ali Şahin Yazıları'/><title type='text'>“KIRMIZI, YEŞİL, MAVİ DENİZ”E SICAK BİR MERHABA… / ALİ ŞAHİN</title><content type='html'>“KIRMIZI, YEŞİL, MAVİ DENİZ”E SICAK BİR MERHABA… (*)&lt;br /&gt;ALİ ŞAHİN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cide Postası’na yazar mısın? Dedi Sevgili adaşım … Yazar mıydım, yazarsam ne yazardım? Yazmak basit bir eylem gibi görünmekle birlikte zor bir uğraş, ya da bana göre öyle olmuştur hep…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet uzun zamandır nerdeyse kırk yıldır bir yerlere bir şeyler yazarım.. Niçin, kimin için diye düşünmem. Hani Sait Faik, 'Yazmasam ölecektim' diyor ya, yazmak rahatlatır insanı, içini boşaltır ferahlarsın. Neler yoktur ki o defterlerde, küçük küçük kesilmiş kağıtlarda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben defterden çok çeyrek sayfaları yeğlemişimdir hep. Kolay olur, alfabetik sıraya dizersin bozarsın, yeniden dizersin.. Öğretmenlik yaşamımda da hiç haz etmedim her gün günlük plan yapmaktan ama klasik plan dışında hep notlarla girdim derslerime.. Çeyrek kağıtlarda, çoğu zaman yarım kağıdı ikiye katlayıp kesmeden iki çeyrek kağıt türeterek. Tekrar geliştirerek kullanmak imkanını da verdiği için bayağı güzel de bir yöntem bana göre, elimde yetki olsa günlük planları böyle yaptırırdım öğretmenlere…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinde Bakanlık Müfettişi, dersimi dinledi plan dedi yazar ve konu adlarına göre düzenlediğim kağıtları yıllık planlarla dosya içinde uzattım, bunlar ne diye öfkelendi, kağıtları yerlere saçtı, toparlayıp tekrar koydum masasına. Edebiyat öğretmenleriyle yaptığı toplantıda hiç değinmedi, plan yokluğuna, raporunda da…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne alaka diyeceksiniz siz şimdi haklı olarak, bunları neden anlatıyorum? Geleceğim oraya. Yazmak, düzenli planlı, günü gününe, haftada mutlaka bir yazı, ayda bir yazı.. Bu kalıplar beni hep zorladı, her gün köşe yazısı yazanlar ne yazarlar diye inceledim zaman zaman, nasıl olur da tekrara düşmezler? Evet her gün bir yerlere bir şeyler karalarım ama, bunlar o kadar dağınıktır ki, kimi zaman içlerinden alacak verecek hesapları, hatta bakkal listesi bile çıkar.. Bazen okuduğum bir kitap, kimi zaman pek sinemaya gidemesek de TV’de izlenen bir film, bir açık oturum, ne bileyim işte aklınıza ne gelirse, bana bir şeyler karalattırır hep ama başlamış bitmişten sayılır diyenlere inat başladığım bir yazıyı dört başı mamur bitirememişimdir hiç.. Bunun adını koyamadım ben.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk yazıya nasıl başlamalı, bunun Cide’siz ve Rıfat Ilgaz'sız olması gibi bir koşul yok elbette.. Site yaparken tanıştığım değerli mizah yazarı Esen Yel, benden kendi sitesi Alkım Sanat’a her ay bir yazı istemişti.. Üst üste Cide ve Rıfat Hoca ile ilgili etkinlikler bir araya gelmişti, üç- dört yazı böyle olunca, birkaç ay da yazı yollamayınca, konuyu unutmuş değilim, ama bu kez, Rıfat Ilgaz’sız olsun lütfen demişti espri yollu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cide neydi benim için diye düşündüm yazıya başlamadan. Kastamonu’nun en uzak ilçesi, İstanbul’a gitmek sanki Cide’ye gitmekten daha kolay gelirdi bana eskiden. İlin sürgün yeri denilirdi, yollar çok berbattı..Cide ile ilk tanışmam 1998 yılındaki festivalle oldu, Bozuk bir kesime rağmen yolların diğer kısımları bayağı düzelmişti. Köprüden dışarı çıkmıştım bir kez, artık durdurabilene aşk olsun dercesine Kastamonu ilçeleriyle 45 yaşımdan sonra tanıştım. Ve gördüm ki ulaşım yetersizliğine karsın ilimizin en güzel doğal zenginliklerini barındıran küçük sessiz, sakin bir beldesi... Denizi, kumu, 11 km.yi bulan sahil şeridi ile tadına doyum olmaz bir cennet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ondan sonradır ki Ilgaz’a hak vermeye başladım, neden gelir koca kentleri bırakır da bir yazar, üstüne üstlük ünlü mü ünlü; mimli mi mimli bir yazar küçük bir sahil beldesine diye düşünmüştüm hep. Zaten bir daha da Cidesiz yapamadım, imkan buldukça kaçamaklarım oldu Cide’ye, kısa süreli de olsa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cide kendine yaraşanı yaptı, Rıfat Ilgaz’ın evini müze haline getirdi bu yıl, ne iyi etti ama daha önemli bir haber, Şairimizin mezarının da Cide’ye getirileceği haberi beni çok sevindirdi, bir çok Cideli gibi ..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hababam Sınıfı’nın unutulmaz yazarı ve Türk Edebiyatı’nın önemli isimlerinden Rıfat Ilgaz’ın İstanbul’da bulunan mezarı, memleketi Kastamonu’nun Cide İlçesi’ne naklediliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Anam ne iyi etmiş ki beni bu kasabada doğurmuş" diyerek Cide’ye olan sevgisini dile getiren Rıfat Ilgaz’ın ölmeden önce kendisinin Cide’ye defnedilmesi yönünde vasiyetinin olduğu biliniyor. Cide halkı, Rıfat hocalarının ilçeye gelmesini bekliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rıfat Hoca’nın oğlu Aydın Ilgaz, "Başkanla bir konuşmamız olmuştu, ’Sen Rıfat Ilgaz’ı Cide’ye davet ediyorsun ama evinde oturacak yer yok’ demiştim. Başkan bu konuşmadan sonra babam Rıfat Ilgaz’ın evini eski ihtişamlı günlerine geri getirmeyi başardı. Rıfat Ilgaz’ın artık oturabileceği bir evi var. Şimdi de Cideliler’in Rıfat Ilgaz’ı beklediğini biliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En kısa zamanda hukuksal ve dini açıdan bir mahzur yoksa, Rıfat Ilgaz’ın buraya gelmesine yardımcı olacağım" dedi. Cide Belediye Başkanı Necdet Demir ise "Rıfat Ilgaz Müzesi ve Kütüphanesi’ni açtık. İnşallah seneye hocamızı buraya getiririz. Biz de belediye olarak burada hocamıza bir anıt mezar yaparız. Tabii bu da Aydın beyin kendi izniyle olacaktır" dedi. (Kaynak: haberler.com)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yokuş başına geldiğinde Bodrum’u göreceksin/ Sanma ki sen geldiğin gibi gideceksin./ Senden öncekiler de böyleydiler/ Akıllarını hep Bodrumda bırakıp gittiler.” Demişti Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Kabaağaçlı)… Bu sözler hep bana sanki Cide için ,&lt;br /&gt;Cide’nin Halikarnas Balıkçısı Rıfat Ilgaz için de söylenmiş gibi gelir. İkisi de geldiler ve bir daha gitmediler, gittilerse de herkeste olduğu gibi akılları, kalpleri hep oralarda kalmadı mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cide’ye, Cideliler’e, Cide’yi sevenlere, yürekten bir “Merhaba” diyorum Cide Postası’ndan.. Sık sık görüşmek dileğiyle şimdilik esen kalın, Rıfat Ilgaz’ın mezarının naklinde buluşmak üzere hoşça kalın diyorum.&lt;br /&gt;_____________________________________&lt;br /&gt;(*) "Cide Postası" adlı aylık gazetenin Aralık 2007 sayısında yayımlanmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-7284700814304395237?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/7284700814304395237/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=7284700814304395237' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/7284700814304395237'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/7284700814304395237'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2007/12/kirmizi-yeil-mavi-denize-sicak-bir.html' title='“KIRMIZI, YEŞİL, MAVİ DENİZ”E SICAK BİR MERHABA… / ALİ ŞAHİN'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-1846551535542525153</id><published>2007-12-05T02:48:00.000-08:00</published><updated>2007-12-05T02:49:48.444-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kastamonu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fikri Uzun Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türkiye'/><title type='text'>ŞAPKADAN KİM ÇIKACAK? / Fikri UZUN</title><content type='html'>ŞAPKADAN KİM ÇIKACAK?&lt;br /&gt;                                                                                                          Fikri Uzun&lt;br /&gt;            Cumhurbaşkanlığı konusu uzun süredir gündemde ve ön sıralarda. Güney Doğumuz, Kuzey Irak, Kerkük, “esas Irak” ta unutulamıyor.&lt;br /&gt;            “Eskiden”, Nasrullah Şadırvanı’nın altında kaderciler dururdu. Müşteri çekebilmek için; “Acaba benim bir işim, bir düşüncem mi var? Ve bazı kişiler de “şipbem” (şüphe) de mi var? Acaba benim işim ne olacak?” der, yanıtını da kendisi verirdi. (Öllün körü olacak) Ve eklerdi; “Dili yok, ağzı yok. Söylemezse para yok.”&lt;br /&gt;Derme çatma masanın üstüne koyduğu tahta kafesin kapısı açılır; mini atlayışlarla bir ada tavşanı çıkar, tahta tepsinin yarıklarına takılmış kağıtlardan birini, kendine hayrı olmayan dudaklarıyla çıkartır kader çektirenin önüne atardı. Kaderci de; tavşanının ağzına, göremediğimiz bir şeyi tutuşturur, tavşanın girdiği kafesin kapısını kapatır; “Neyse halin, çıksın faalin” (falın) der, katlanmış kağıdı açar, kader çektirenin eline verir, karşılığında bir “ekmek parasını” alırdı.&lt;br /&gt;Okunan kağıt yerine takılır, aynı kaderkâğıdı, bir başkasına da çıkardı.&lt;br /&gt;Kader kağıdında yazılı olanlara inananlar olurdu.&lt;br /&gt;            Kadercinin dediği gibi: “Acaba önümüzdeki günlerde ‘bazı’ işler  nasıl olacak?..&lt;br /&gt;            Yıllar önce, emek vermeden para kazanılacak, Devlet denetimindeki tek şans oyunu milli piyango bileti idi. Yılbaşı geceleri çekiliş yapılır, alınan piyango biletinin üzerindeki numaraların çıkışı oranında para kazanılırdı. Radyo herkeste yoktu. İçinde insan görünen radyoların çıkacağı konuşulurdu. Radyosu olanın evinde, bileti olan olmayan toplaşır, çekilişte çıkan numaraları dinlerdi. Çekiliş başlamadan; çoğu, cami, yol, okul yaptıracağını vaat ederdi…&lt;br /&gt;            Para başka yerlere “vururdu”.&lt;br /&gt;Daha sonra, toto-loto, sayısal loto ve “idda” oyunları çıktı.&lt;br /&gt;            Emek vermeden para kazanmağa karşıyım da, “çıksa fena da olmazdı” hani… Unutmazsam her yılbaşlarında bir çeyrek bilet alırım. Totoyu birkaç kez, sayısalı da çokça oynadım.&lt;br /&gt;“İdda” oyunu bir ara kapanma tehlikesi ile karşı karşıya kaldı. Kısa sürede kurtarıldı. Kurtarılamasaydı, duyumlara göre büyük olasılıkla siyaset loto oyunu gelecekti. O da “kör kuyuya taş atıp aramak, ya da bulanık suda balık avlamak” gibi bir şey olacaktı. Toto loto sayısal “idda” da olduğu gibi… .&lt;br /&gt;Milli piyangoda çekilen, sayısal lotoda yazılan sayıların denk düşmesi, bulanık suda balık avlamak da, toto oyunu; takımları tanımağa, biraz da futbol bilgisine dayanıyordu.&lt;br /&gt;“Sürprizler” totoyu yatırıyordu.&lt;br /&gt;On üç takımdan hangisinin galip geleceği, hangisinin mağlup olacağı, hangilerinin berabere kalacağının bilinmesi gerekiyordu. On üç takımın akıbetini tahmin edip tutturan çok para alıyordu.&lt;br /&gt;Bir de artı biri vardı. On üç artı bir. Artı biri de bilirse; hani derler ya: “Yeme de yanında yat.”&lt;br /&gt;            İdda kurtulamayıp on üç artı birli “Toplumsal olayları tahmin.” Oyunu oynanmaya başlasaydı, önce bankolardan başlar şöyle oynardım:&lt;br /&gt;            1-Tayip Erdoğan Cumhurbaşkanlığına aday olmayacak.&lt;br /&gt;            2- Ana Muhalefet Partisi CHP’nin Genel Başkanı Deniz Baykal,  konuştukça oy kaybedecek.&lt;br /&gt;            3-Partiler birleşemeyip, oylar bölünecek, esip savuran partilerden çoğu, seçim barajını aşamayacak. Ak Parti daha çok oy alıp, daha çok milletvekili ile meclise girecek.&lt;br /&gt;            4- Şimdi olduğu gibi seçim sırası ve sonrasında da laikliğin ve demokrasinin en ateşli savunucuları ve inandırıcıları yine Ak Parti olacak.&lt;br /&gt;            5-“Cumhuriyet tehlikede” diyenlere karşı; Tayip Erdoğan ya da Bülent Arınç; “Cumhuriyeti korumak size mi düştü? Cumhuriyeti cumhur korur.”  Diyecek ve demokratlık konusunda da daha inandırıcı olacak.&lt;br /&gt;            6- AB destekli, yeniden düzenlenen Kastamonu Cumhuriyet Parkı’nda ki taşlar yerinden oynasa, betonların kimi yerleri çürüse, kıyılara dizilen milimetrik taşların aralarına “harç” malanın yan tarafıyla gelişigüzel sıkıştırılsa da Kastamonu Belediye Başkanlığını Turhan Topçuoğlu yeniden kazanacak.&lt;br /&gt;            7-Komünist yönetimi savunan PKK yok edilse bile, ABD, Demokratik Kürt Devletini kurdurup, üsleriyle Kuzey Irak’a yerleşecek.&lt;br /&gt;8-ABD, Ortadoğu’da ve dünyada çıkarlarını korumak için, Irak semalarında “Demokles’in Kılıcı”nı orada burada sallayacak.&lt;br /&gt;9- Çevre ülkelere karşı, İsrail’i ve kurulacak Kürt Devletini koruyup kollayacak..&lt;br /&gt;10-İran’a saldıramayacak.&lt;br /&gt;11-Askeri anlaşmamız olsa, dost görünse de, kurulacak Kürt Devleti’ne Türkiye’den de toprak koparılmasına zemin hazırlayacak.&lt;br /&gt;12-Irak’a komşu, ya da Orta Doğu Ülkeleri Amerika’yı Irak’tan çıkartıp “memleketine” yollamak için bir araya gelemeyecek.&lt;br /&gt;13-Bıçak kemiğe dayandığında; “Türk Milleti’nin” Milliyetçilik duyguları ve ordusu zapt olmayıp, çıkarlarını savunacak, Orta Doğu Ülkelerine önder olacak.&lt;br /&gt;13+1 Şapkadan Merve Kavakçı çıkacak.&lt;br /&gt; Hani, demişti ya Başbakan Tayip Erdoğan: sihirbazca;  “Şapkadan tavşan da çıkabilir…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bİ TUTARSA…”           1 Nisan 2007&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: (Tayip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı adaylığına, adaylığını koyacağına kesin olarak bakıldığı günlerde yazılmıştır.)&lt;br /&gt;Merve Kavakçı, Ak Parti tabanının onaylayacağı, benimseyeceği dindar bir adayı temsil etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;OYNANAN MAÇLARIN ÇOĞU, ARTI BİRİ DE DAHİL TUTMUŞTUR.&lt;br /&gt;Oynanacak maçları beklemekteyiz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-1846551535542525153?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/1846551535542525153/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=1846551535542525153' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/1846551535542525153'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/1846551535542525153'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2007/12/apkadan-kim-ikacak-fikri-uzun.html' title='ŞAPKADAN KİM ÇIKACAK? / Fikri UZUN'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-2281241307243310098</id><published>2007-12-05T02:47:00.000-08:00</published><updated>2007-12-05T02:52:16.837-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kastamonu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fikri Uzun Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türkiye'/><title type='text'>ÜÇ ANI / Fikri UZUN</title><content type='html'>ÜÇ ANI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birçok Avrupa ülkesi parlamentosunda art arda kabul edilen “Ermeni Soykırım Tasarısı,”&lt;br /&gt;(zorla yerleştikleri toprakların yerli halkı Kızılderili’lerin kökünü yok eden) ABD Parlamentosunda da kabul edilmek üzere. “Ermeni Soykırım Tasarısı” ve ayrı bir devlet kurmak isteyen, öncelikle Avrupalılardan ve yakın yıllara kadar “müttefikimiz” olan Amerika’dan destek gören PKK terör örgütünün saldırılarıyla köşeye sıkıştırılmak, dipsiz kuyuda iğne aratmak istiyorlar.&lt;br /&gt;Silinen kırmızıçizgiler unutturulmaya çalışılıyor.&lt;br /&gt;Ülkemiz; kesinlikle başarılı olmak zorunda olduğu bir sınavın hazırlığı içinde.&lt;br /&gt;Yıllardır, Güneydoğumuzda huzursuzluk yaratan bölücü terör örgütü, son olarak bir minibüsü taradı, Gabar Dağında, on üç askerden oluşan timimizi pusuya düşürüp şehit etti. Bu son olay, ülkemizi derinden sarstı, yaraladı, etkiledi.&lt;br /&gt;Bıçak kemiğe dayandı.&lt;br /&gt;Halkımızın içinden; “Barındıkları dağları dümdüz etmek” geçiyor.&lt;br /&gt;“Güneydoğumuzu bu denli karıştıran, çatışma alanı yapan ülkemizi sarsan, ekonomimizi olumsuz yönde etkileyen olayların nedenlerini, halkımızla, uzmanlarımızla düşünüyor, tartışıyoruz. “İçten mi dıştan mı?” Demeden de edemiyoruz…&lt;br /&gt;Olaylara ışık tutacağını sandığım üç ayrı anımı paylaşmak istiyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ASKERLİK ARKADAŞIM ŞİRİN KIRMIZIKAYA&lt;br /&gt;1968 Yılında, kısa dönem “Er öğretmen” olarak Isparta’ya askere gittim.&lt;br /&gt;Bilenler bilir, asker arkadaşlığı bir başkadır.&lt;br /&gt;Vanlı Şirin Kırmızıkaya; koğuş arkadaşımdı. Kısa sürede ahbap olduk. Eğitimde, koğuşta, yemekhanede, derste, hemen her yerde beraberdik. İki katlı ranzada altlı üstlü yatıyorduk. Onu, değişik özellikleri ve farklılığıyla askerliğe başlayışımın üçüncü günü daha yakından tanıdım.&lt;br /&gt;Birliğe teslim oluşumuzun ilk günü, banyoya girip, banyo yapar gibi yapıp, soyunup sivil giysilerimizi torbalamak, dağıtılan asker elbiselerini giymekle geçti.&lt;br /&gt;Giyinişimizin ertesi, göreve başlayışımızın birinci günü, mıntıka temizliği yaptık. İkinci günü mezarlıkların otunu yolduk. Üçüncü günü, yatakhanenin önünde sıraya dizip tüfeklerimizi dağıttılar. Tüfeklerin yanında, kütüklük ve kasaturaları da verildi. O güne kadar elime silah almamıştım. Kütüklüğün nasıl kuşanılacağını, silahın nasıl tutulacağını bilmiyordum. Kitaplardaki jandarma resimlerinden tüfeğin omuza asıldığını biliyordum.&lt;br /&gt;Bilenlere bakarak kütüklüklerimizi kuşanıp, kasaturayı yerine taktık. Tüfeklerimizi de omzumuza astık.&lt;br /&gt;Silâhaltına girdiğimde, korktum. İçi fişek dolu kütüklük belimde, tüfek omzumda, “her an ateş alabilir mi?” düşüncesi içimde...&lt;br /&gt;Benim gibi düşünenlerin çoğunlukta olduğu kısa sürede anlaşıldı.&lt;br /&gt;Silah dağıtıldığı gün, daha yakından tanıdığım şirin Kırmızıkaya; elindeki tüfekle çelik çomakla oynar gibi oynadı, tek elinin parmaklarıyla evirip çevirdi. Söktü, taktı:&lt;br /&gt;Özellikle bana bakarak; “Tüfek mi bunlar? Bizde keleş (üstün nitelikleri olan ‘kaleşinkof’ marka silah) vardır” dedi. Askerimizin kullandığı, “Kırıkkale”, o gün bize dağıtılanlar; Amerikan malı M1 piyade tüfeği idi.&lt;br /&gt;O zaman, Türk ordusunda “keleş” Doğuda da PKK yoktu.&lt;br /&gt;Acemi birliğinde birlikte eğitim yaptık. Yaptığımız eğitimler ona az gelir sıkılırdı. Bedeni sert plastik gibi, çevik ve yağsızdı. Büyük kardeşinin “dağda” olduğunu, hasımlarının hepsini temizlemeden dağdan inmeyeceğini söylerdi. Çok sıkıldığını, askerlik görevini gönülsüz yaptığını sezerdim.&lt;br /&gt;“Teskereyi alınca Van’a, Karakaya Köyüne gel, sana koçlar keseyim, kavurma yapıp çömleklere basayım, ardına sürü katayım” derdi.&lt;br /&gt;Acemi birliğinden usta birliğine geçişimizde ayrıldık. Bir daha göremedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HAYMANALININ DÜŞÜNCE VE NİYETLERİ&lt;br /&gt;İkinci anımı; birincisinden on beş yıl kadar sonra yaşadım:&lt;br /&gt;Felsefe öğretmenimizin tembihi üzerine, “Yurdumuzun en ücra köşelerinde görev yaparken” aşırı üşütme sonucu, vücudumu “kuru sızı” sarmıştı. Bir dizi ilâç iğne tedavisinden sonra, doktor önerisi ile Haymana Kaplıcalarına gittim.&lt;br /&gt;Kaplıca suyuna girip, hamamın bitişiğindeki otelde yatmak memura göre değildi. Pansiyon olarak kullanılan yöreye özgü evlerde de yer bulamadım. Hamamın uzağında, az sayıdaki otellerden birinde küçük boş bir oda bulup yerleştim.&lt;br /&gt;Zamanla, çevreyi ve değişik yörelerden kaplıca tedavisi olmak için gelip, otele yerleşen müşterileri tanıdım. Değişik yörelerin insanlarıyla, değişik konularda “lafladık.”&lt;br /&gt;Daha çok fikir alışverişi yaptığımız, yerinde duramayan, otururken bile en azından yerinde kımıldayan, benden üç-beş yaş büyük adamın; otelin sahibi olduğunu, amcasına kiraya verdiğini, kendisinin Avrupa’da, eşi ile birlikte market işlettiğini, tatile geldiğini ve Kürt olduğunu öğrendim.&lt;br /&gt;Bir akşam, dinlenme salonunda yan yana otururken Avrupa’dan, Türkiye’den söz ediyor, bu arada da televizyondan haberleri izliyorduk. Doğu’da, bir korucunun öldürülüp direğe asıldığı, cebindeki paraların da ağzına sokulduğu haberini ikimiz de duyduk.&lt;br /&gt;Terör eylemleri başlamış, gerçek nedeni pek bilinmiyor, Doğuya hizmet gitmediği için yapıldığı sanılıyordu. Tanıdığım Kürt asıllı vatandaşlarımızın hemen hiç biri bu eylemleri onaylamıyordu.&lt;br /&gt;Tepkimi göstermeme fırsat vermeden, bu eylemi desteklediğini belirtti. Şöyle baktım; “kafayı bozmuş” bir görüntüsü yoktu. Destekleyişine şaşırmış tavrımla ona bakarken:&lt;br /&gt;“Biz ayrı bir milletiz. Ayrı devlet kurmak istiyoruz ve kuracağız. Avrupa’da birçok devlet bizi destekliyor. Oralarda örgütleniyoruz” dedi.&lt;br /&gt;“Biz sizi kendimizden birisi olarak görüyoruz. Ninemin kardeşi dayımın eşi, Kürt. O’na; ‘dördüncü ordulu’ derler. Birinci dünya Savaşı sonlarında, doğuda çavuş olarak savaşan dayım, asker dönüşü yanında getirmiş, ‘Dördüncü Orduluyu”.&lt;br /&gt;Kız alıp vermiş, kaynaşmışız. Bizi istemeyenler birbirimize durduruyor. Hem ayrılsanız bile geçinemez, başka bir devletin uydusu olursunuz, canımız sıkılır” dedim, tavrında değişiklik olmadı.&lt;br /&gt;“Bizim gelirimiz bize yeter. Siz Orta Asya’dan geldiniz, bizim topraklarımızı işgal ettiniz. Bin, bilemedin iki bin yıllık geçmişiniz var. Biz bu toprakların yerlisiyiz. En az beş bin yıllık geçmişimiz var. Değişik adlar altında devletler kurduk. Yine kuracağız” dedi.&lt;br /&gt;“Peki, beş bin yıl önce siz nereden gelip o toprakları işgal ettiniz, nerede işgal ettiğiniz toprakların insanları? Demek ki hepsini kırmışsınız. Bak, siz yaşıyorsunuz. Daha önce işgal etmiş olmak sizi haklı çıkarmaz. Şu andaki sınırlar korunamazsa, dünya birbirine girer” desem de, fikirlerinden caymadı. Türk Devletinin doğuya bakmadığından, Kürtlere üvey evlat gözüyle baktığından söz etti.&lt;br /&gt;GAP Projesi aklıma gelmedi de; “Batıda da durum iyi değil, taşıt gitmeyen köyler, yüklü katırın geçemediği yollar, çocuklarına bakamayan ana babalar var. Doğuda bir adam üç kadınla evli, beşerden on beş çocuk. Devlet ne yapsın?” dedim, tavırları, söylediklerimi hiç duymamış gibiydi.&lt;br /&gt;Halkımızın o günkü terör olaylarını algılayışı; “Bir gurup işsiz, acımasız kişiler devlet düşmanı olmuş, dağa çıkmış” şeklindeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YABANCININ ELİNDEKİ HARİTA&lt;br /&gt;1980li yıllardı. Yaz tatillerinde Yurdumuzun değişik yörelerini gezmek, tanımak istiyordum da, otel ve yemek parası gelirimi aşıyor, caydırıcı oluyordu.&lt;br /&gt;Bir çadır edinir, yemeğimizi de kendimiz yaparsak bu hayalimi gerçekleştirebilirdim. Araştırdım, çevrede satılık çadır yok, Ankara- İstanbul’da olsa da o da alım gücümü aşıyordu.&lt;br /&gt;Tasarımını kendim yapıp, söküp takılabilen, su borusundan iskeletini, İmam Köylü soğuk demirci Hüseyin Yanık’a yaptırıp boyattım. Bezini de Sümerbank’tan alıp, Kastamonu’nun tek döşemecisi Tamekoğlu’na diktirdim.&lt;br /&gt;Çaydanlıkta çayımızı demleyip içecek, tencerede pişirip kapağında yiyecektik. Marmara, Ege, Efes Harabeleri, değişik tarihi yapı kalıntılarını gezecek, denize girip serinleyecektik. Düşündüklerimizin bir bölümünü yapabildikte, külfetini iki üç yılda zor temizleyebildik. Bir daha çadırlı-çadırsız geziye gitmemeğe karar verdik.&lt;br /&gt;Aradan iki üç yıl geçti. Hazır çadırımız varken yakınlara olsun gitmeliydik. Çadırda yatmak, çadırla gezi yapmak istemeyen eşimi razı ettim. Çocuklar zaten üst ayakta idi.&lt;br /&gt;Adını duyup, kendisini görmediğim ilçemiz Abana’ya gidip, belediyenin belirlediği kamp alanına yerleştik. Çarşaf ve kilimlerin birleştirilmesiyle oluşturulmuş çadırların yanında, Almanya’dan geldiği belli olan bir iki çadır daha vardı. Orada kurulu en iyi çadırlardan aşağı kalmayan çadırımızı, heyecan ve zevkle denize yakın yere kurduk.&lt;br /&gt;Akşam olmak üzereydi. Çayımızı demleyip, akşam yemeği yerine “kahvaltı” yapmayı düşünürken, çadır komşularından, dumanla karışık et kokusu gelmeğe başladı. Aile bireylerim, önce birbirine, sonrada bana baktılar.&lt;br /&gt;“Yarın da biz yakarız” dedim.&lt;br /&gt;Ertesi günü, çevre temizliği yapıp, denizle aramızdaki dikenimsi otları yolduk temizledik, denize kadar yol yaptık.&lt;br /&gt;“Mangal yakmaya” kararlıydık. Kamp yerinde arabası olan bir iki kişiden birisiydik.&lt;br /&gt;Arabamıza binip, Abana’ya et almağa gittik. Abana’da et satılmadığını, Bozkurt’ta bulabileceğimizi öğrendik. Bozkurt’a gittik, kasabı bulduk. Mangal yakacağımızı, uygun et vermesini söyledik. Eti kesti, kıydı, kıyılmış eti kıyma makinesine koyup, yeniden çekti, paket yaptı verdi. Nereli olduğumuzu sordu, Kastamonu’dan Abana’ya ilk kez geldiğimizi anlayınca: Abana’ya, şimdiki Devlet Hastanesinin yapıldığı tepeden bakmamızı önerdi. Tepenin adını söyledi, yolunu tarif etti.&lt;br /&gt;Dediği yolu izledik, tepeye çıktık, tepeden Abana’ya baktık.&lt;br /&gt;Karadeniz, ufuk çizgisine kadar ve Abana’dan göründüğünden daha geniş görünüyordu.&lt;br /&gt;Gözlerimle Abana’yı tararken, çadır kurduğumuz yer geldi aklıma. Çadırı zor buldum. Bizim çadır olup olmadığından kuşkulandım. Çevresi araba doluydu. Bir olay olmuş ta, devlet, hükümet görevlileri oraya gelmiş gibiydi. Öyle de sandım. Bir an evvel çadırın olduğu yere gitmeyi uygun gördüm.&lt;br /&gt;Çadırın yanına geldiğimde; bir olay olmadığını, yeni konaklamacıların geldiğini kimseye sormadan anladım.&lt;br /&gt;Kalın tekerlekli, kalın bedenli, otomobilden büyük, otobüsten küçük arabalar rast gele park etmiş, arabadan inen, konuşmalarından, yabancı olduğu anlaşılan insanlar, yerleşmeğe hazırlanıyorlardı.&lt;br /&gt;Kimisi arabanın üstüne, kimisi yere çadır kurdu. Kimisi de hiçbir şey yapmadı, kalın tekerlekli, kalın arabasının camlarının tül perdelerini kapattı.&lt;br /&gt;Mangalı yakıp yakmamakta kararsız kaldım. Yaksam, çevreye et kokusu yayılacak, yakmasam et bozulacaktı.&lt;br /&gt;Aile arasında yapılan görüş alışverişi sonucu mangalı yaktım. Kömürler akkor olunca, yoğurup, yassıltıp köfteye dönüştürdüğümüz eti, közün üstündeki mangalın teline döşedim.&lt;br /&gt;Tahmin ettiğim gibi, dumanla karışık et kokusu çevreye yayıldı, rüzgâr yardımıyla, özellikle de yabancı komşulardan yana gitti.&lt;br /&gt;Yanı başımıza konaklayan yabancılar; arabaların önünden arkasından bizden yana bakmaya başladı. Beni de sıkıntı bastı…&lt;br /&gt;Eşimle bakıştık. “Birer dilimle, birer köfte verelim mi”? Dedim.&lt;br /&gt;“Ölenlerimiz ayakta mı gitti? Verelim. Biz yemesek de olur”. Dedi.&lt;br /&gt;Bir dilimi de ikiye böldüm, aralarına birer köfte koyup ilettim, yabancı konuklara verdim. Nazlanmadılar. O ekmek içi birer köfteyi azar-azar ısırıp, koku ve tadının tadını çıkartarak yediler.&lt;br /&gt;Kalan köfteler bize de yetti.&lt;br /&gt;Güneş batmış, karanlık basmıştı. Yıldızların ışığında çay içiyor, denizin şıpırtısını dinliyorduk. Yanı böğrümüzdeki yabancı arabaların tümü kımıldadı, dört köşe dizildiler. Köfteyi ilk verdiğim; ince, zayıf uzun boylu adam, çadırımızın önüne kadar gelip bir şeyler söyledi. Anlayamadık. İşaretleriyle destekleyince, bizi aralarına davet ettiklerini anladım. “Tamam” dedim, gitti. Eşim de anlamış davet edildiğimizi.&lt;br /&gt;Az sonra eşime: “Hadi gidelim” dedim.&lt;br /&gt;“Yok, ben gitmem. Tanımam etmem. Sen gidersen git” dedi.&lt;br /&gt;Kalktım gittim. İki arabanın arasından girdiğimde fark ettim; arabaları “usturuplu” park edip, ortası boş dikdörtgen oluşturmuş, ortadaki boşluğa “masayı kurmuşlar” . Birleştirdikleri masaların üstünü açık mavi örtüyle örtüp, hazır yiyecek, şişelenmiş içecekle donatmışlar.&lt;br /&gt;Upuzun dizip üstünü açık mavi örtüyle örttükleri tek parça gibi görünen masanın çevresine kadınlı erkekli karşılıklı oturmuşlardı. Deniz tarafında oturan, çadırın önüne gelip davet eden ince, zayıf, uzun boylu adam karşıladı beni. Yanı başındaki boş iki sandalyeden birisine oturttu. Hemen herkes, gülümseyerek, mırıldanarak başlarıyla selam verdi, “hoş geldin” dediler.&lt;br /&gt;Yüzüme bakındılar… “Madam..?” dedi, ortalarda oturan bir bayan.&lt;br /&gt;“Gelmedi, kalabalığı, bu ortamları pek sevmez” dedim, kimse bir şey anlamadı. Anlamadıklarını sezince; iki elimi yukarı kaldırıp, avuçlarımı gökyüzüne çevirdim, gökyüzüne baktım, boynumu büktüm. Anladı ve hak verdiler; “Tamam-tamam” dediler kendi dillerince ve işaretle.&lt;br /&gt;Yemeğe içmeğe başladılar. Ne içmek istediğimi sordu, beni boş iki sandalyeden birisine oturtan adam. Masanın üstündeki içkilere baktım, rakı, votka, viski gibi tanıdık bir içki yoktu. Hepsi irili ufaklı, koyu renkli, desenli şişelerdi. Rengini, şeklini, desenini beğendiğim bir şişeyi işaret ettim. Mantarını açıp, bardağıma döktüler. Tadına ve rengine bakılırsa; şaraptı. Azar-azar içtim. Birkaç yıl önce, muz likörünü, tadına aldanıp ardı ardına içmiş, çarpılmıştım.&lt;br /&gt;Aralarında sohbet ettiler, güldüler. Ara sıra bana da pas attılar. Bir şeyler deyip, ben de güldüm.&lt;br /&gt;“Futulluk” etmeden kalktılar. Yanımdaki sandalye, kalkıncaya kadar boş durdu. Vedalaşıp ayrıldık.&lt;br /&gt;Kimi arabasına, kimi çadırına girip yattı.&lt;br /&gt;Sabah olduğunda, çadırları söktüklerini gördüm, toparlandıklarını sezdim. Yanlarına gidip, ne olduğunu, niçin toparlandıklarını sordum.&lt;br /&gt;Akşam epeyce konuşmuş, birbirimizi anlamağa başlamıştık. İstanbul’dan çıkıp, Şile, Akçakoca, Zonguldak, Bartın, Cide, İnebolu üzerinden Abana’ya geldiklerini anlatmışlardı.&lt;br /&gt;Akşam beni karşılayan, ince zayıf, uzun boylu adama; “nereye, ne oldu, beğenmediniz mi burayı?” dedim.&lt;br /&gt;“No-no, çok güzel, hava temiz, su temiz. Daha gidecek çok yolumuz var. Sinop, Samsun, Giresun, Trabzon, Rize, Artvin, Ararat, Kürdistan, Antalya, İzmir, İstanbul, Belçika” dedi. Ötekiler neyse de, Kürdistan sözü aklıma takıldı. “No Kürdistan! Saddam, bomba. Bom, bom!” dedim. (Saddam Kürtleri kimyasal bomba ile yakıyordu.)&lt;br /&gt;“No Saddam, Kürdistan” dedi, üsteleyerek. Ben onun anlayamadığını sandım, o ince zayıf uzun boylu adam, anlayamadığımı anladı; şimdi gemi duvarlarında asılı, “Amerikan” subaylarının cebinde taşıdığı konuşulan haritayı, (yirmi yıl önce,) boynuna çaprazlama astığı çantanın içinden çıkarttı, açtı; sol kolunun üstüne yatırdı. Sağ elini yassıltıp dümdüz etti. Avuç içini, Türkiye Haritasının Güney Doğusunda gezdirdi. Elini gezdirdiği bölge, açık turuncu renkteydi. Aynı renkle renklendirilmiş bölüm; sınırlarımızın dışına taşıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SONUÇ&lt;br /&gt;Ülkemiz; (Arap-İsrail Savaşı benzeri “gaflete” (pusuya) düşmeden, başarılı olmak zorunda olduğu bir sınavın hazırlığı içinde.&lt;br /&gt;Sınıfı geçsek de, büyük olasılıkla ve doğal olarak sınavlar bitmeyecek.&lt;br /&gt;Kimseye borçlu, boynu eğri olmadığımızda, en çok şehit verdiğimiz yere gömülü mayınları, yayalarda on metre, taşıtlarda yüz metre önceden duyuran, bilim adamlarımızın, fizik ya da kimyacılarımızın “icat” ettiği araçları kullanmaya başladığımızda, üstümüze atılma olasılığı olan akıllı füzelerin aklını karıştırıp, geldiği yere geri yollamayı becerebildiğimizde sınavlar bitecek.&lt;br /&gt;Kepler havada uçuşacak.&lt;br /&gt;Başka bir okula başlama, yetkisi kendimizde olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fikri Uzun&lt;br /&gt;1 Eylül 2007&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-2281241307243310098?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/2281241307243310098/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=2281241307243310098' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/2281241307243310098'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/2281241307243310098'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2007/12/ani-uzun.html' title='ÜÇ ANI / Fikri UZUN'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-9223334893120179570</id><published>2007-12-05T02:42:00.000-08:00</published><updated>2007-12-05T02:44:18.548-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ortadoğu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Amerika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fikri Uzun'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türkiye'/><title type='text'>AMERİKA VE... / Fikri UZUN</title><content type='html'>AMERİKA VE .....&lt;br /&gt;Son yıllarda, başta Türkiye’mizin ve dünyanın en çok ilgi duyduğu, değişik ülkelerin gündemini oluşturduğu, merak ettiği konu; Amerika’nın (ABD) Irak’ı “işgali”, İsrail’i koruma tutkusu, İsrail’in Ortadoğu’ya  olan ilgisi,  çevre ülkelerinin İsrail’e karşı duyduğu nefretin nedeni..? &lt;br /&gt;Gelin, hep birlikte, geçmişe bir göz atalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD 12 Eylül 2003 de İkiz Kulelere yapılan saldırıyı bahane edip, Orta Doğu’ya yerleşmenin yollarını aradı.&lt;br /&gt;İkiz Kulelerin, uçak çarptırılarak yıkılmasından sorumlu tuttuğu Usame Bin Ladin’i (Hüsamettin) destekliyor gerekçesiyle, Afganistan’daki Taliban Yönetimi’ni devirip, ülkeyi denetimi altına aldı. &lt;br /&gt;“Terörü destekliyor, kimyasal silah üretiyor” gerekçesiyle de, Irak’ı dünya devletlerinin olduğu kadar, çevre devletlerinin de kafasını karıştırıp, gözden düşürdü. Dünyayı ve çevre ülkeleri “bu beladan” kurtarmak adına; Okyanus ötesinden gelip, Irak’ı günlerce gökyüzünden bombaladı.&lt;br /&gt; Limanlarımızı, hava alanlarımızı denetimi altına almak, silahlı gücünü yurdumuza konuşlandırmak,  üzereyken, halkımızın tepkisiyle karşılaştı...&lt;br /&gt;O günlerde yazılmış ve Kastamonu Gazetesinde yayınlanan yazılardan biri:&lt;br /&gt;çö&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                            EGEMENLİK DİYE-DİYE&lt;br /&gt;                                                                  Fikri UZUN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son yüzyıl, geçen bin yıllara bedel. Son model silahlarla acımasız savaşlar, akıl almaz buluşlar, kolaylıklar. Bilgisayarından kâğıt mendiline, cep telefonundan naylon torbasına, ipine urganına, kadar.&lt;br /&gt;Çağımızın (uygarlığı yakaladığını sandığımız) Amerika’sı, zapt olmuyor. Masallardaki savaş nedenlerini aratmayan gerekçelerle o yana bu yana “çalpan çalıyor.” Dur sus dinlemeden.&lt;br /&gt;Güçlü olan haklı çıkmadı hiç bir zaman. “Emsali görülmemiş orduların mümessili” olsalar bile.&lt;br /&gt;Ortadoğu; kültürlerin dinlerin gelişip, dünyaya yayıldığı bilinen binyıllardan beri önemli bir bölge. Petrolü, Dicle’si, Fırat’ı, Mezopotamya’sı...&lt;br /&gt;Uygarlıkların beşiği.&lt;br /&gt;Dünyanın gözü kulağı, sürekli bu bölgede.&lt;br /&gt;Bilim adamları ne dedi, alış veriş nasıl, guguklu saat kaç lira, atın iyisini nasıl ele geçirelim, savaş arabası yapımı ne yolda, İpek Yolu’nu nasıl denetleyelim?...&lt;br /&gt;Bitti bunlar.&lt;br /&gt;Şimdi; Petrol, maden, su... Bir de o ülkenin yeryüzü konumu.&lt;br /&gt;Petrolde olduğu gibi, sok Dicle ve Fırat’ı boruya; pazarla Arap Ülkelerine. Ve de İsrail’e. Petrol “Çantada keklik.” Madenler özelleştirme kapsamında. Güney Doğu’ya barajlar da yapıldı. Bir kaç Mezopotamya oluştu...&lt;br /&gt;Dört günlük Irak Savaşı için, Güney Doğumuza “Gavice” (köklüce, gitmemecesine) yerleşmek, neyin nesi?&lt;br /&gt;Anadolu’nun parçalanma düşleri, ortalıkta dolaşan haritalar, papaz ziyaretleri, kökünün kökünü arayanlar... Hor görenler...&lt;br /&gt;Gücüne gidiyor insanın.&lt;br /&gt;Lort Kürzon Lozan’da, İsmet İnönü’ye: “İğnesi takılmış gramofon gibisin İsmet. Hep aynı şarkı sözünü söylüyorsun: Egemenlik, egemenlik...” demişti.&lt;br /&gt;İnönü’nün ne yanıt verdiğini bilmiyorum da, içinden neler geçtiğini sezebiliyorum...&lt;br /&gt;Egemenlik-egemenlik diye-diye büyüdük. “Para!-para..!” diye-diye mi öleceğiz?...&lt;br /&gt;Hele ki, paradan pahalı olan değerler olduğunun farkında olanlarımız çoğunlukta.&lt;br /&gt;Onurumuzu parayla satın almaya kalkışmayın.&lt;br /&gt;Bize ilişmeyin.&lt;br /&gt;Savaş kaçınılmaz olursa; “Cinayet” olmaktan çıkar.&lt;br /&gt;                                              &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                         21/MART/ 2003&lt;br /&gt;                                                                  Cuma&lt;br /&gt;                                                        Kastamonu Gazetesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Ve; dört buçuk ay sonra) 15 Ağustos 2003 tarihli Cumhuriyet’te çıkan, GENİŞ AÇI adlı köşede, Hikmet Bilâ imzalı, AMERİKA’YI EĞİTMEK başlıklı yazıyı kesip, yanına eklemişim.&lt;br /&gt;O yazının ilk paragrafı;&lt;br /&gt;“Amerika eli sopalı maganda gibi. Naralar atarak mahalle meydanına çıkmış, önüne gelene vuruyor. Kafa göz yarıyor. Herkese meydan okuyor. Süleymaniye baskınında görüldüğü gibi, dostlarına bile saldırıyor. Gözü dönmüş bir maganda...”&lt;br /&gt;Amerika, Irak’a girmek üzere topraklarımızdan geçemeyince; Ordusuyla, “başka kapıdan,” içimiz yana-yana, eski adı Mezopotamya, şimdiki adı Irak olan topraklara girdi...&lt;br /&gt;Irak’tan kimyasal silah çıkmadı. Terörü desteklediği konusunda da her hangi bir kanıt yok.&lt;br /&gt;ABD Irak’ta tutunur, tutunamaz... Zaman gösterecek. Tutunamasa bile bölgeden elini eteğini çekeceğe benzemiyor.&lt;br /&gt;Dünyayı, dünyanın merkezinden yönetmeği de düşlüyor olabilir.&lt;br /&gt;İsrail’den başka, Kuzey Irakta kendisine “sadık,”  aşiretler de buldu.  “Efsunlamaya” çalışıyor.&lt;br /&gt;Orta Doğu’nun haritasının yeniden çizileceği konuşuluyor. Bu saldırıların bir Haçlı Seferi olduğu, ABD başkanı Buş’un ağzından kaçıyor.&lt;br /&gt;Kuzey Irakta, Kürt Devleti kurduracağı belirtileri var.&lt;br /&gt;Saddam Döneminde, çeşitli bahanelerle bölgeden seçip kaçırdığı, eğittiği “Yetişmiş” Kuzey Iraklılar, bölgeye döndü. Hızla örgütlüyor, örgütleniyorlar. Müttefikimiz Amerika; bize karşı dağa çıkanlara, helikopterden erzak atıyor.&lt;br /&gt;Türkiye; bölgede bir Kürt Devleti kurulmasına karşı.&lt;br /&gt;Önümüzdeki yıllarda Türklerle, düzenli ordusunu kuracak olan Kürtleri çatıştırabilirler. Olası çatışmayı, “Arap İsrail Savaşına” döndürme düşünceleri de olabilir.&lt;br /&gt;“Köklü Devlet Kurma yeteneği ve vatan savunma deneğimi olan” Türkler olarak gereken önlemleri almış olmalıyız.&lt;br /&gt;Daha da geç olmadan, üstümüzden yün yorganları, altımızdan da yün döşekleri tavan arasına atmalıyız...&lt;br /&gt;Şimdi geçmişi düşleyip, bölgeyi tanıyalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                      ORTADOĞU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın merkezi.&lt;br /&gt;Ortadoğu, orduların, ticaret kervanlarının, baharat yurdu Hindistan’a giden “İpek Yolunun”  geçit yeri. Kitabı olan dört dinin doğduğu yer. İçinde bulunduğumuz çağda önemi artan petrolün kaynağı.&lt;br /&gt;Orta doğu, günümüzde de dünya üzerindeki önemini koruyor.&lt;br /&gt;Mezopotamya, Dicle ve Fırat Irmakları içinde ve çevresindeki oldukça verimli topraklar. Tarihin en eski yerleşim yerlerinden.  &lt;br /&gt;Bölgenin iklimi kurak su, geçmişte olduğu kadar, günümüzde de önemli.&lt;br /&gt;                        Tarihteki Mezopotamya halkı, kanallar, bentler yaparak, düzensiz akan bu iki ırmağın sularını denetim altına almış, sulanabilir tarım alanları oluşturmuş, asma bahçeler yapmış, sebze meyve ve tahıl üretiminde, dünyada söz sahibi olmuşlar.&lt;br /&gt;            “Dünyanın, yedi harikası”ndan biri olan; Babil’in Asma Bahçeleri; Dicle ve Fırat’ın suları, akarından daha yükseğe çıkarılarak sulanıyordu.  Babil; uzunluğu on beş kilometre kadar iç içe iki kat surla çevriliydi.  Zamanının en görkemli şehirlerindendi.&lt;br /&gt;Dünya hurma tüketiminin onda sekizi bu bölgede üretiliyor, halkına yüksek gelir sağlıyordu.&lt;br /&gt;                        Hindistan’a, baharat ve ipeğe ulaşmanın da geçit yeri olan bu topraklar, hemen her topluluğun, devletin, imrendiği ele geçirmek istediği yerlerdendi. O yüzden; savaşlar, bölge halkının çektiği acılar hiç eksik olmadı.&lt;br /&gt;                        Mezopotamya; Batı uygarlığına büyük bir miras bırakan, Sümer Uygarlığının da beşiğiydi.&lt;br /&gt;                        Bu topraklar, MÖ 6000 yıllarında, değişen iklim sonucu oluştu. Yaylalar çöl, ırmak vadileri ova oldu.&lt;br /&gt;                        Mezopotamya Ovası’na, köklü ve toplu iki kavim indi. Arap Yaylası’nın doğusundan inen Çoban Samiler kuzeye, (Suriye, Filistin) Asya bozkırlarından gelen Sümerler de güneye yerleştiler.&lt;br /&gt;Bölgeye; dağlardan, yaylalardan, uzaktan-yakından göçler başladı. Çatışmalar, savaşlar yaşandı. Güçlü olan yöreye yerleşti. Her kavim bir şehir, o şehirde de bir devlet kurdu. Şehir halkı arasındaki anlaşmazlıkları ortadan kaldırmak için kurallar kondu. Bu kurallar, daha sonraki toplumlara ve günümüz insanlarına kadar ulaştı.&lt;br /&gt;Zamanla bölgeye Sümerler egemen oldu. (MÖ: 4000)&lt;br /&gt;                        Sümerler; Aşağı Mezopotamya’da yaşadılar. Hiç yoktan yazıyı buldular. Çiğ tuğla üzerine yazıp, pişirdiler.&lt;br /&gt;           Her şehir ayrı kralı olan bir devlet, her kral, tanrının yeryüzündeki temsilcisiydi. Hep, Tanrıdan buyruk aldıklarını, insanları tanrı adına yönettiklerini söylediler.&lt;br /&gt;                         Silindir mührü ilk kez Sümerler kullandı.&lt;br /&gt;Bölgede taş olmadığından, yapılarını çiğ ya da pişmiş tuğladan yaptılar. Bu yüzden, birçok kaynakta sözü edilen o görkemli yapılardan hiç birisi günümüze kadar gelemedi.&lt;br /&gt;                        Daha sonraları; İran’ın batısıyla, Mezopotamya’nın kuzeyinde, Asurlular yaşadılar. (MÖ: 2000) Karadeniz ve Akdeniz’e kadar ulaştılar. Korku saldılar. Fethettiği yerin halkını sürüp, kendi halkını yerleştirdiler. Hitit’i hırpalayıp, Babil’i yaktı-yıktı, yeniden kurdular. Mısıra kadar gidip, Firavunu güneye kaçırdılar.&lt;br /&gt;Babil, Asur hâkimiyetine hiç razı olmadı. Asur’un her zayıf anında isyan etti. Babil’liler, Medler’le birleşerek Ninova’yı aldı, Asur İmparatorluğuna son verdiler.&lt;br /&gt;                        Mezopotamyalıların, güçlü ve zayıf dönemleri oldu. Sonunda, Pers (İran) Komutanı Keyhüsrev’in ordularına fazla direnemeyip, Pers egemenliğine girdiler.&lt;br /&gt;Çağına göre, uygarlıkta oldukça ileriydiler.&lt;br /&gt;Başkent Ninova’nın suyunu, kayaları delip, tüneller açarak, kuzeyden getirdiler. Binalar, saraylar tapınaklar yaptılar.&lt;br /&gt;                        Din işleriyle çok ilgilendiler. Cinlere inanırlardı.&lt;br /&gt;                        Kral, din adamlarının en büyüğü ve tanrının vekiliydi.&lt;br /&gt;“Kısas yasasını” uyguladılar.&lt;br /&gt;                        Her önemli şehirde tanrılarla bağ kurmağa yarayan, yada bağ kurulduğu sanılan çok katlı “Ziggurat” denen tapınaklar vardı. Bu tapınakları, gökyüzünü incelemek için de kullandılar.&lt;br /&gt;En görkemlisi; ”Babil Kulesi” idi. Tanrı “Marduk” için yapılmış çok katlı bir yapıydı. Çevre toplumları bu yapıyı ; “Küstahlık” olarak nitelendiriyordu.&lt;br /&gt;                        “Geliniz kerpiç keselim. Onları ateşte pişirelim. Yeryüzüne dağılmamak için, kendimize bir şehir, nam kazanmak için, tepesi gökyüzüne uzanan bir kule yapalım.” Dediler.  “Kerpiç onlara taş yerine, yer katranı da kireç yerine oldu. Her biri alttakinden küçük, üst üste yapılmış kuleler, en üstte de tapınak vardı. Kulenin çevresi, içinde putlar olan tapınak, resmî binalar ve depolarla çevriliydi. En tepedeki tapınakta heykel yoktu. Yemek yatağı, önünde de altın kaplama masa vardı. Oraya halk giremezdi. “Marduk” orada görünür, ölümlüler o görüntüye dayanamazdı. Seçme bir kadın, geceden geceye orada kalır, “Marduk”un zevkine hazır olurdu.”&lt;br /&gt;                        Babil Kulesi, işgaller sonucu, yakıldı-yıkıldı, yeniden yapıldı. Persli komutan Keyhüsrev, Mezopotamya’yı eline geçirince, (MÖ. 539) kuleyi yıktırmadı. Etkilendi, mezarını da Babil Kulesi’ne benzeterek yaptırdı.&lt;br /&gt;                        Son olarak yıkıldığında Büyük İskender, Hindistan dönüşü, harabesi karşısında bile etkilendi. Yaptırmak düşüncesiyle harabesini temizletti. On bin kişi iki ayda temizleyebildi. İskender’in ömrü kuleyi yeniden yapmağa yetmedi. Kule, bir daha da yapılmadı.&lt;br /&gt;                        Bölgede Sümerler, Asur ve Babil’liler den sonra; Akkad İmparatorluğu kuruldu. Zamanla Sümer dili konuşulmaz oldu, unutuldu.&lt;br /&gt;Akkad döneminde, “Hammurabi” (Büyük reis) bütün Mezopotamya aşiretlerini bir araya topladı. “İyi bir savaşçı, diplomat ve yöneticiydi.” Devlet kademesinde yazışma sistemi kurdu. İktidarını kutsallaştırdı. Aşiretlere özgü gelenekleri toplattı. Zamanına göre yorumlayarak kanunlaştırdı. Çağının gereksinimlerine uygun değiştirdi. İki metre yüksekliğinde bir taş üzerine, yukarıdan aşağıya çivi yazısıyla yazdırdı. En üst kısma da kendisini Güneş Tanrısından ilham alırken tasvir ettirdi. Ülkenin tümünde aynı kanunu uyguladı. Yaptırdığı tapınağın tepesine, Babil Tanrısı, Marduk’u yerleştirdi.&lt;br /&gt;Dokunulmazlıkları olan, saray ve tapınak adamları dışında; halk üç sınıftı.&lt;br /&gt;1-       Hür insanlar. Kişisel mülkiyet ve ticaret hakkına sahiptiler.&lt;br /&gt;2-      Bağımlılar. Sosyal haklarını kaybetmiş insanlar ve hür bırakılmış kölelerden oluşan topluluk.&lt;br /&gt;3-      Köleler. Doğuştan, bir borçtan yada cezadan dolayı köle olanlar.&lt;br /&gt;Suçun cezası sınıfa göreydi. Kırılan bir diş için, kölelere kısasa kısas uygulanır, hür insansa ödeyebileceği kadar bir ücret ödetmekle yetinilirdi.&lt;br /&gt;Saray ve tapınak adamları, kimseye hesap vermezdi.&lt;br /&gt;Doktor hastasına karşı sorumlu, zinanın cezası (Kocasının affı dışında) ölümdü. Evlilik esastı. Kadının çocuğu olmuyorsa, nikâhsız eş alınabiliyordu.&lt;br /&gt;Hammurabi’nin ölümünden sonra, Akkad Devleti zayıfladı. Bölge bir ara Asur’un eline geçti. Akadlar toparlanıp, yeniden güçlendi. Kudüs alındı, Yahudiler esir alınıp, Babil’e getirildi. (MÖ: 586)&lt;br /&gt;Persler, bölgeyi ele geçirip, Babil’i alınca, Yahudiler yeniden Kudüs’e döndüler. Önemli bir bölümü de Babil’de kaldı. Babil; Yahudiliğin kültür merkezi oldu.&lt;br /&gt;Mezopotamyalılar, zamanın en ileri uygarlığını kurdular.&lt;br /&gt;Perslerin akınlarına fazla direnemeyip, yıkıldılar.&lt;br /&gt;Bölgeye egemen olan; Keyhüsrev; yapısal kurumlara dokunmadı. 2685 K.m.lik Efes-Sus yolunu yaptırdı. Ticareti geliştirdi.&lt;br /&gt;MÖ: 331 de Büyük İskender, bölgeye egemen oldu. Irk kaynaşmasını sağlamak amacıyla, Makedonya erkeklerini, İranlı kadınlarla evlendirdi. Doğu-Batı kültürünü, birleştirmek, kaynaştırmak istedi. Babil’e yerleşti. Dünyanın çeşitli yerlerinden gelen elçileri kabul etti. Düzenli, planlı şehirler kurdurdu.&lt;br /&gt;Otuz üç yaşında; “Doğu dünyasının fatihi.” Olarak, Babil’de öldü.&lt;br /&gt;“Yunan dünyası bölgeyi köklü bir şekilde etkiledi.”  Onlar da astronomi ve eczacılık dalında binlerce yıllık birikimi buldular. Ay tutulması dönemlerini, bazı bitkilerin iyileştirici, alkolün uyuşturucu, ağrı kesici özelliklerini Mezopotamyalılardan öğrendiler.&lt;br /&gt;Mezopotamyalılar, diş ağrısının, diş sinirleriyle ilgili olduğunu ve iğneyle sinir köklerini öldürerek, diş ağrısını kesmesini biliyorlardı.&lt;br /&gt;Dönemine göre, uygarlıkta ileri, varlık içinde yaşıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YAHUDİLER (İbraniler)  KİMDİR?&lt;br /&gt;          MEZOPOTAMYA İLE İLGİLERİ.&lt;br /&gt;            ARAP İSRAİL DÜŞMANLIĞI?&lt;br /&gt;                FİLİSTİNLİLER.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        İBRANİLERİN ATASI&lt;br /&gt;Dedelerimizin, “İslâm Dünyasının,” çocuklarına torunlarına adını koyduğu, İbranilerin Atası İbrahim; bir Mezopotamyalı olarak, Harran’da yaşıyordu.&lt;br /&gt;Annesi Uşa; onu, o yıllarda bölgeye egemen olan, Kral Nemrut’un korkusundan mağarada dünyaya getirdi.&lt;br /&gt;Nemrut; bir falcının uyarısıyla, krallığının elinden alınacağı kuşkusuna düşüp, doğan bütün erkek çocukları öldürtüyordu. İbrahim bu kıyımdan, mağarada doğarak kurtuldu.&lt;br /&gt;Büyüdükçe de, puta ve değişik tanrılara tapınmanın anlamsız olduğunu, tek bir tanrının olması gerektiğini düşündü. O yıllarda her kabilenin, aşiretin değişik tanrıları, değişik putları vardı.&lt;br /&gt;Bir gün kavmi, ilahlara kurban kesmeğe dağlara gittiğinde; İbrahim, eline baltayı alıp, tapınaktaki bütün putları kırdı. En büyüğüne dokunmayıp, baltayı da onun yanına bıraktı.&lt;br /&gt;Kavmi törenden dönüp, putların kırıldığını görünce deliye döndüler. Putları kimin kırdığını soruşturmağa başladılar.  Törenlerine katılmayan İbrahim’den de şüphelendiler. Sorguya çekip, putları kimin kırdığını sorduklarında; “O!” dedi, İbrahim. Büyük putu göstererek... “O kırdı.”&lt;br /&gt;“Hadi oradan.” Dedi, kavminin ileri gelenleri; “Cansız taş parçası hiç eline baltayı alıp öteki putları kırar mı?” İbrahim:&lt;br /&gt;“Öyleyse, cansız o taş parçalarına neden tapıyorsunuz?”  deyip,  düşüncelerini söyledi: “Tapacak sadece bir tanrı, Allah vardır. Yeri göğü yaratan o dur. O ne isterse o olur.” Deyince,&lt;br /&gt;“Sen bizim Tanrılarımızı nasıl inkâr edersin?” deyip, Peygamber Hz. İbrahim’i tutukladılar. &lt;br /&gt;Zamanın kralı Nemrut; onu ateşe atarak yakma cezası verdi. Kuru odun toplayıp yığdılar. Ve yığılan odun tutuşturuldu, İbrahim içine atıldı. Yanan ateş gül bahçesi, odunlar balık, ona inananlarca ateşi söndürmekte kullanılan su göl oldu. (Şanlıurfadaki Balıklı Göl.)&lt;br /&gt;Bu olaylardan sonra İbrahim Peygamber, o yörede duramazdı. Kendisine inananlarla, Suriye çöllerinde sürüsünü otlatıp, göçebe hayatı yaşadı.&lt;br /&gt;Nemrut, İbrahim Peygambere inanmadı. Putları ilah olarak tanıdı. İnanmayışının cezası olarak, beynine bir sinek girdi. Sinek gezindikçe, beyni kaşınıyor, deliye dönüyordu. Zamanının hekimleri, falcıları bir çare bulamadılar.&lt;br /&gt;Beyni kaşındıkça, sineği öldürmek için, kafasını bir tokmakla dövdürüyordu. Sonunda, tokmak darbelerine dayanamadı öldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                   VAAT EDİLMİŞ TOPRAKLAR...&lt;br /&gt;Hz. İbrahim, çölde dolaşıp, sürüsünü otlatırken, bir gece rüyasında, Tanrı ona: “ İnananları yanına al, göstereceğim ülkeye git. Kabileni orada büyük bir millet yapacağım.” Dedi, İbrahim ve ona inanlar, gösterilen yere gitmek için yola çıktılar. Fırat Nehrini geçerek vaat edilen topraklara ulaştılar. (ARZ-I MEV-UT, FİLİSTİN.)&lt;br /&gt;Filistin; bu günkü İsrail, Ürdün sınırları içinde kalan, kıt ama verimli toprakları olan, halkı varlık içinde yaşayan bir yöreydi.&lt;br /&gt;Çevre kayalık, çöl, toprakları az ve verimliydi. Çevre halkı; kayaların arasını toprakla doldurmuş, ekilebilecek alanları genişletmiş, sulama bentleri ve kanallar yapıp, “sulu tarım” yapmış, verimi artırmışlardı.&lt;br /&gt;Bu yörenin adı; “Kenan Ülkesiydi,” Kenan Ülkesi; kimin eline geçse, hazinenin başlıca gelir kaynağı oluyordu.&lt;br /&gt;Üzüm, incir, keçiboynuzu, sucuk, peynir, dokuma, ayna, kandil, dikiş iğnesi ihraç ediliyordu. (Yazar; İSTAHRİ.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte, Hazret-i İbrahim kavmini bu verimli topraklara yerleştirmeğe çalışıyordu.&lt;br /&gt;Yerli halk, yeni gelenlere; “Nehri aşıp gelen” Anlamında; ”İbrani” dediler. Gelişlerinden hoşnut olmayıp, topraklarını, vatanlarını korumak için çatıştı, savaştılar.&lt;br /&gt;Hz. İbrahim,  bir ara Mısıra gitti. Firavun onu hoş karşıladı. Hediyeler ve Hacer adında bir de cariye verdi.&lt;br /&gt;İbrahim’in ilk eşinden çocuğu olmuyordu. Cariyesi Hacer ile evlendi. Doksan dokuz yaşında iken bir oğlu oldu. Adını İsmail koydu.  İsmail, büyüdü gelişti.&lt;br /&gt;Hz. İbrahim; gördüğü bir rüyadan etkilenerek, oğlu İsmail’i tanrı yoluna kurban etmeğe karar verdi. Anasının gözyaşları arasında, gözden ırak bir yerde, oğlu İsmail’i yere yatırdı, boğazına bıçağı çaldı. Bıçak İsmail’in boğazını kesmedi. İbrahim kızıp, bıçağı yanı başındaki taşa vurunca; bıçak taşı kesti, ikiye böldü... Hz. İbrahim; taşı ikiye bölen bıçağın, oğlunu kesmeyişine üzüldü.&lt;br /&gt; Allah, kendisi için oğlunu kurban etmek isteyen İbrahim’den razı olup, ona, meleklerden koç yolladı. İbrahim koçu kurban etti. İsmail’de kurban olmaktan kurtuldu. (Kastamonu Merkeze bağlı Kara Yapraklı Köyünden Tuzcu Hocaya göre; o günden bu yana kurban icat oldu.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                   KÂBE’NİN YAPILIŞI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Tanrı tarafından, Hz. İbrahim’e; tek tanrıya inananların ibadet edebilecekleri bir yapı yapması emredildi. İbrahim ile oğlu İsmail, “Kâbe’yi” yaptılar. O günden bu yana, Kâbe kutsal sayıldı. Harç kardıkları çukur, yorulunca üstüne oturdukları taş, bastıkları yer, çamurda bıraktıkları iz kutsal sayıldı.&lt;br /&gt;Baba oğul, Kâbe’yi yaparlarken, su kıtlığı yaşadılar. Yeri teptiklerinde su çıktı. (Ebi zem-zem) İçtiler, harç kardılar.&lt;br /&gt;İslâm âleminde o su, kutsal olarak bilindi.&lt;br /&gt;Kâbe; savaş, doğal afet ve değişik nedenlerle, birkaç kez yakıldı yıkıldı, yeniden yapıldı. Yeniden putlara tapınma döneminde, putlarla doldurulmuşsa da, zamanla putlardan temizlendi.&lt;br /&gt;Çevrede bulunmayan, nereden ne zaman geldiği de bilinmeyen, parlak, siyah, yumurta biçiminde, sarı ve kırmızı damarlı, otuz cm. çapındaki, “Hacer-i esvet”  taşına dokunulmamış, her yapılışında; Kâbe’nin doğu köşesinde, bir buçuk metre yüksekliğindeki yerine konmuştur.&lt;br /&gt;MS. 605 yılında, çıkan yangın sonucu Kâbe yandı. Temizlenip, aynı yerine yeniden yapıldı. Kureyş Kabilesi’nin her kolu, ayrı bir duvarı ördü. Sıra, Hacer-i esvet Taşını yerine koymağa gelince tartışmalar yaşandı. Her kabile bu taşı yerine koyma şerefini elde etmek istiyordu.&lt;br /&gt;Sonunda; oradan geçmekte olan, Haşimî kolundan, Muhammet Bin Abdullah, (Hz Muhammet) sorunu çözdü:&lt;br /&gt;Hz. Muhammet, taşı bir örtünün üzerine koydu, Kureyş’in ileri gelenlerinden dört kişiye dört tarafından tutturdu. Kendisi de taşı aldı, yerine elleriyle koydu. Böylece sorun çözüldü.&lt;br /&gt;Savaş sırasında; Emevîler’in, mancınıkla attığı bir taş, (gülle) Haceriesvet’i üç parçaya böldü. Kırılan parçalar gümüş bir çerçeveye yerleştirilerek, eski yerine kondu.&lt;br /&gt;Karmetî ler, (Hz. Muhammet’e karşı bir tarikat.) MS. 929 yılında Kâbe’yi bastılar. Tavaf edenleri kılıçtan geçirip, Hacer-i esvet taşını da alıp gittiler. Yirmi iki yıl vermediler. Yirmi iki yıl sonra, getirip yerine koydular.&lt;br /&gt;İbraniler kızgın güneş altında, Filistin, Arabistan, Suriye Çöllerinde yıllarca göçebe olarak yaşadılar. Hz. İbrahim’in oğlu, İsmail zamanında, namaz ve zekât, İbrani kavmine emredildi. İsmail, annesi Hacer ile Mekke’ye yerleşti. “Curhum” Kabilesinden bir kızla evlendi. On iki oğlu oldu.&lt;br /&gt; İsmail’in on iki oğullarından biri olan Yakup; kavmiyle birlikte yeniden Kenan ülkesine yerleşti…&lt;br /&gt;Bir gece rüyasında, tanrı ile güreşe tutuştu. Onu yendi. “Güreşte galip gelen”  anlamında, İsrail adı verildi. Soyuna da; “İsrail Oğulları” dendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                               MISIRA YERLEŞMELERİ&lt;br /&gt;Yakup’ un da on iki oğlu vardı. İçlerinden en çok, en küçük oğlu Yusuf’u severdi. Öteki kardeşleri de onu kıskanırdı.&lt;br /&gt;Oyun oynamak bahanesiyle Yusuf’u evden uzaklaştırıp, bir kuyuya attılar. Yusuf’un üzerinden çıkardıkları gömleğe kan sürüp, babalarına: “Oğlunu kurtlar yedi. İşte Yusuf’un kanlı gömleği” Dediler. Yakup peygamber, bu söyleme inanmadı. Yapacak ta başka bir şey yoktu. “Bana sabretmek düşer” deyip, günlerce ağladı. Ağlamaktan gözleri kör oldu.&lt;br /&gt;Yoldan geçen bir kervan, Yusuf’un atıldığı kuyunun yanında konakladı. Kuyudan su çekerken Yusuf’u görüp kuyudan çıkarttılar. Yusuf, gürbüz ve yakışıklıydı. Mısır’a götürüp, “Köle pazarında” sattılar.&lt;br /&gt;Yusuf’u alan, Mısırın hazine bakanıydı.&lt;br /&gt;Çocukluktan yakışıklı olan Yusuf, büyüdükçe daha yakışıklı olmağa başladı. Hazine bakanının karısı, Zeliha, belli etmese de Yusuf’a imreniyor, onunla beraber olup, “murat almak” istiyordu. Yalnız kaldıkları bir gün;  Zeliha kapıları sımsıkı kapattı, kollarını açtı: “Gel buraya.” Dedi, Yusuf’a. Yusuf, efendisine ihanet etmek istemedi. Kaçtı. Zeliha onu elinden kaçırmak istemiyordu. Yusuf kaçtı, Zeliha kovaladı. Gömleğinin arkasından yakalayabildi. Yusuf ileri itinince, gömlek yırtıldı, Yusuf Zeliha’nın elinden kurtulup kaçtı.&lt;br /&gt;O sırada,  Zeliha’nın kocası geldi. “Bak!” dedi, kadın. Yusuf’u göstererek; “Bana sahip olmak istedi, kendimi ona teslim etmedim.”&lt;br /&gt;Yusuf başını öne eydi, suçsuz olduğunu anlatmak istedi. Adam, Yusuf’un böyle bir iş yapacağına inanamadı. “Bir bilene” danışmağa karar verdi ve danıştı. Bir bilen: “Eğer gömlek arkadan yırtılmışsa, Yusuf doğru söylüyor, Zeliha yalancıdır. Yok gömlek önden yırtılmışsa,  Zeliha doğru söylüyor, Yusuf yalancıdır.” dedi.&lt;br /&gt;Zeliha’nın kocası inceledi, gömlek arkadan yırtılmıştı. Yusuf’a; “Sen bunu kimseye söyleme.”  Karısına da; “Sen de tövbe et.” Deyip olayı kapattı.&lt;br /&gt;Fakat, olay şehre yayıldı, kadınların ağzına sakız oldu. Dedikodu su aylarca sürdü. Zeliha’ya başka türlü, alay edercesine bakmaya başladılar.&lt;br /&gt;Zeliha bu bakışlardan ve şehre yayılan dedikodulardan tedirgin oldu. O “lafçı” kadınlara derslerini vermek için bir “ziyafet” düzenledi. Yiyip içtikten sonra, önlerine tabaklar dolusu çeşit-çeşit elma, yanlarına da keskin bıçaklar koydu. Punduna getirip,  onlara Yusuf’u gösterdi. Kadınlar, Yusuf’un güzelliği, yakışıklılığı karşısında kendilerinden geçip, elma yerine ellerini doğradılar…&lt;br /&gt;“İşte” dedi, Zeliha; “Beni suçlamanıza neden olan kişi budur. Yanınızda yemin ediyorum, istediğimi yapmazsa zindana atılacak.”&lt;br /&gt;Yusuf, bu suçu işlemektense zindana atılmayı yeğledi ve Zeliha’nın isteğiyle zindana atıldı.  Zindanda kaldığı sürece,  oradakilere; putlara tapınmanın akılsızlık olduğunu, Allah’ın bir, yerin ve göğün de yaratıcısı olduğunu anlattı ve inandırdı.&lt;br /&gt;Zindanda yaşarken, rüya gören iki gencin rüyalarını yorumladı.&lt;br /&gt;Birisine: “Asılacaksın.” Ötekine de, “Mısır hükümdarının hizmetine gireceksin .” dedi.&lt;br /&gt;Bu yorumlar gerçek oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Firavun, bir gün rüyasında; yedi cılız ineğin, yedi diri ineği; yedi kuru başağın, yedi yeşil başağı yuttuğunu gördü. Kâhinlerden, bu rüyasını yorumlamalarını istedi.&lt;br /&gt;Yorumlayamadılar. Firavun çok kızdı. İdam edilen arkadaşından sonra; zindandan çıkıp, hükümdarın emrine giren genç; zindanda geçen olayı, kendisiyle ilgili rüya yorumunu ve sözlerini anımsadı. Gidip, Yusuf’tan rüyayı yorumlamasını istedi. Yusuf, Firavunun gördüğü rüyayı yorumladı:&lt;br /&gt;“Yedi yıl bolluk olacak, yiyeceğinizi ayırıp, fazlasını satmayın, saklayın. Yedi yıl kıtlık olacak, sakladıklarınızı yersiniz. Sonra yine bolluk yılları gelecek.” dedi.&lt;br /&gt;Bu yorumu duyunca, Firavun Yusuf’u zindandan çıkardı, Hazine Bakanı yaptı.&lt;br /&gt;Söyledikleri gerçekleşti, aldığı önlemler sonucu, ülke kıtlıktan etkilenmedi.&lt;br /&gt;Kıtlık yıllarında, Yusuf’un kardeşleri zahire almak için, Kenan Ülkesinden Mısıra geldiler.  Yusuf onları tanıdı. Başka kardeşleri olup olmadığını sordu. “Küçük bir kardeşimiz daha var, babamız ona izin vermedi.” Dediler. Yusuf’ta; “Öteki gelişinizde onu da getirin.” Dedi. Sonraki gelişlerinde küçük kardeşlerini de getirdiler. O küçük kardeşe, kendi başından geçenleri anlattı. Yanında tutmak istedi, olmadı. Bir düzen kurdu. Yükünün içine altın tas koyup, yolda yakalattı, geri getirtti. Tutukluymuş gibi yanında alıkoydu. Ötekiler ülkelerine döndüklerinde,  babalarına:&lt;br /&gt; “Kardeşimiz tas çalmış, esir oldu.” Deyince; Yakup çok üzüldü. “Bana düşen yine sabırdır.” Deyip, günlerce ağladı. Oğlunun kurtulması için dua etti. Umudunu hiç yitirmedi.&lt;br /&gt;Kardeşler, Yusuf’un yanına gidip, babalarının durumunu anlattılar. Küçük kardeşlerini affedip, Kenan Ülkesine, babalarının yanına yollamasını istediler. Yusuf gerçeği açıkladı, kendisini tanıttı. Onları affetti. Gömleğini verip; “Babamın yüzüne sürün, gözleri açılacaktır. Açılınca da alıp buraya getirin.” Dedi.&lt;br /&gt;Çocuklar daha yoldayken, rüzgâr gömleğin kokusunu Yakup’a iletince, gözleri açıldı.&lt;br /&gt;Sonra da hep birlikte Mısır’a döndüler.&lt;br /&gt;Yakup, sevgili oğlu, Yusuf’a kavuştu. Milletinin de önemli bölümünü Mısır’a aldılar.&lt;br /&gt;Mısırda uzun süre yaşadılar. Çabucak zenginleşip, önemli makamları ele geçirdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                   MISIRLILARIN KUŞKUSU VE MUSA&lt;br /&gt;Mısırlılar bu durumdan tedirgin oldu ve önlem almağa başladılar. İbranilere baskı yapıp, sürgün ettiler. Soykırım uyguladılar.&lt;br /&gt;Firavun, gördüğü bir rüyadan etkilenerek, özel bir emirle, sağ kalan İbranilerin çoğalmasını önlemek için, doğan İbrani çocuklarının öldürülmesini istedi. Musa adını alacak olan bir çocuk bu kırımdan kurtuldu.&lt;br /&gt;Annesi Asiye, onu gizlice doğurup, az büyüttü, bir sepete koydu, Nil Nehri’ne bıraktı. Sepetteki çocuk, Nil Nehri’nde yıkanan Firavun‘un kadınlarının eline geçti. “Sudan doğan” anlamında, ona:” Musa” dediler. Bir sütanne arandı. Musa’yı izleyen annesi Asiye, saraya sütanne olarak girdi. Musa’nın annesi olduğunu kimseye sezdirmeden, çocuğunu büyüttü.&lt;br /&gt;Musa büyüyünce, kim olduğunu öğrendi.&lt;br /&gt;Soydaşlarına yapılan baskı, sürgün ve soykırıma üzüldü. Yeni olayları nefretle izledi. Bir Yahudi’nin bir Mısırlı tarafından gözlerinin önünde öldürüldüğünü görünce dayanamadı, o da Mısırlıyı öldürdü.&lt;br /&gt;Saraydan kaçtı. Tanınmamak için çobanlık yaptı. Sürü sahibinin kızıyla evlendi.&lt;br /&gt;Dağlarda sürüsünü otlatır, Tuva Vadisinde, dolaşırken “Gaipten sesler” almağa başladı. Vahiy geldi. Tanrı, Yahova ona; kendisine inanan insanları doğru yola getirmek için görevler veriyor, kavmini Mısırlıların elinden, zulmünden kurtarması isteniyordu. Tuva Vadisinde dolaşırken gelen vahiylerden sonra; peygamberliğini ilan etti.&lt;br /&gt;Mısır’a geldi. Halkının, kavminin inanması için, tanrının ona verdiği “mucize” gücünü kullandı. Firavun ve Firavunun adamları Musa’ya ve tek tanrıya inanmadı.&lt;br /&gt;Firavun; Musa’ya haber göndererek kendi büyücüleriyle yarışma yapmasını önerdi. Tanrının emriyle, Musa yarışmayı kabul etti. Firavunun sarayında, yarışma başlayınca, Firavunun adamları, ellerindeki asalarını yere attılar. Yere atılan asaların hepsi yılan oldu. Musa da, Allahın emriyle asasını yere attı, onunki de ejderha olup, yılanların hepsini yedi.&lt;br /&gt;Firavun Musa’nın peygamberliğine inanmak istemedi, Musa’yı büyücülükle suçladı. Yaptığı gösterinin, Peygamberlikle ilgisi olamayacağını söyledi, kavmiyle birlikte Mısırdan kovdu.&lt;br /&gt;Musa; Mısırdan çıkmak zorunda kaldı. Kendisine inananları da yanına alıp yola çıktı. Firavun peşlerine asker salarak, toptan öldürtmek istedi. Kızıl Deniz’e geldiklerinde; önlerinde Kızıl Deniz, arkalarında Firavunun askerleri vardı. Sıkışıp kaldılar.&lt;br /&gt;Musa; asası marifetiyle Kızıl Denizi yarıp ikiye böldü, kavmini geçirdi. Peşlerinden gelen Firavun askerleri de geçmeğe kalkışınca, deniz birleşti, Firavunun askerleri, “helak” oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                   ON EMİR&lt;br /&gt;Musa ve kavmi, Kızıl Denizi geçip, kırk yıl çölde kaldılar. Bu arada Musa’ya “On emir” geldi.&lt;br /&gt;1-Allah (Yehova) birdir.&lt;br /&gt;2-Musa ümmetinin başka Allah’ı yoktur.&lt;br /&gt;3-Put yapılmayacak, puta tapılmayacak.&lt;br /&gt;4-Haftada altı gün çalışılıp, bir gün (Cumartesi) dinlenilecek, ibadet edilecek.&lt;br /&gt;5-Anaya, babaya saygı ve sevgi gösterilecek.&lt;br /&gt;6-Adam öldürülmeyecek.&lt;br /&gt;7-Zina yapılmayacak.&lt;br /&gt;8-Yalan yere tanıklık yapılmayacak.&lt;br /&gt;9-Hırsızlık yapılmayacak.&lt;br /&gt;10-Komşunun malına, ırzına göz dikilmeyecek.&lt;br /&gt;Musa; ilk tek tanrılı dinin kurucusu oldu. Kitabına “Tevrat” dendi. Yalnız İbrani toplumuna seslendiği için, “evrensel” bir din olamadı. Din savaşları yapılmadı. Kendi kavminden olan sapkınları doğru yola getirmeğe çalıştı.&lt;br /&gt;Eski Sümer ve Akkad dinlerinde görülen kuralların, değişikliğe uğrayarak, Tevrat’a girdiği görülür.&lt;br /&gt;Musa ve öğretileri, Kendisinden sonraki dinleri, edebiyat ve sanat alanını etkiledi. Peygamberimiz Hz. Muhammet ve kitabı Kuran, Tevrat’tan ve Musa’dan övgüyle söz etti, alıntılar yaptı.&lt;br /&gt;Kavmini yeniden Filistin’e götüren Musa, iyi bir savaşçıydı. Yüksek bir dağın tepesinden, kavmine, “Vaat edilmiş Toprakları” gösterdi. Oraya yerleşeceklerini bildirdi.&lt;br /&gt;Lût Gölü çevresine yerleşmek için, yöre halkıyla çetin savaşlar yaptılar ve yerleştiler.&lt;br /&gt;Musa’nın ölümünden sonra, kavmi kendilerine; “Musevi” adını verdiler. On iki kola ayrılarak, on iki bölgeye yerleştiler. Her bölgenin başında dinî niteliğe de sahip, bir hâkim bulunuyordu. Bu hâkimler zamanla kral yetkisi edindi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                   DAVUT PEYGAMBER&lt;br /&gt;Davut; bu küçük krallıkları birleştirerek, birliği sağladı. Musa’nın getirdiği hükümlere uydu. Kudüs’ü alarak Başkent yaptı. (MÖ. 1020)&lt;br /&gt;Çok güzel ve etkileyici bir sesi vardı. ”Sesini duyan akarsular durur, uçan kuşlar düşer, ağaçlar secde ederdi.” Tarihte, “zırhlı gömleğin” ilk yapımcısı sayılır. “Demir; parmakları arasında, bir mum gibi yumuşardı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                   SÜLEYMAN PEYGAMBER&lt;br /&gt;Davut’tan sonra, Hz. Süleyman kral ve peygamber oldu. İbraniler onun zamanında, tarihlerinin altın çağını yaşadılar. ”Süleyman Peygamber; birçok ilimlerin yanında, kuşların dilini de biliyordu. Rüzgâr da onun emrine verildi. Cinlere hükmedebiliyordu.&lt;br /&gt;“Bir keresinde, ordusuyla sefere giderken, Hüthüt (haberci) Kuşu kayboldu. Ve bir haberle geldi: Saba ülkesinde, “Belkıs” adında zengin bir kadın hükümdar olduğu, ateşe tapınırken görüldüğü bildirildi. Süleyman peygamber, haberi getiren kuş aracılığıyla, Belkıs’tan, Allah’a iman etmesini istedi. Belkıs kabul etmedi. Cinler tarafından tahtıyla birlikte, Süleyman Peygamberin huzuruna getirilince, Allah’a iman ettiğini açıkladı.”&lt;br /&gt;Süleyman Peygamber onu sırçadan yapılmış köşkünde konuk etti. Yerler sırça döşeliydi. Melike, yere döşeli, ışığı yansıtan sırçayı su sandı, yürürken eteklerini toplayıp yürüdü.&lt;br /&gt;Yedi yılda; “Kudüs Tapınağını” yaptırdı. Yasa Levhaları’nı yerleştirdi. Sur kralı Hıram; sedir ağacı, usta ve işçi gönderdi. Mabedin içi, değerli eşyalarla süslüydü.&lt;br /&gt;İbrahim Peygamber, Firavunun kızıyla evli, Mısırla arası iyiydi. Mısır’a Kilikya atları, Suriye’ye de savaş arabaları sattı. Akabe Körfezi’nde bakır işleme tesisleri kurdurdu. Saba Melikesiyle ticareti ve ilişkisini geliştirdi.&lt;br /&gt;Birçok şiir yazdı. Birçok kral onun kudret ve kuvvetine boyun eğdi. Kırk yıl saltanat sürdükten sonra öldü.&lt;br /&gt;Asasına dayalı olarak uzun süre ölü kaldığı, cinlerinin fark edemediği, bir ağaç kurdunun asasını kemirerek kırıp, Süleyman Peygamber yere düşünce öldüğünün anlaşıldığı Kuranda anlatılmaktadır.&lt;br /&gt;Ölümünden sonra devleti ikiye bölündü. Başkenti Kudüs olan Yahuda Devleti ve başkenti Nablus olan, Beni İsrail Devleti. Bu iki devlet kendi aralarında uzun süre savaştılar. Bitip tükenmez savaşlarından Mezopotamyalılar faydalandılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                   YAHUDİLERİN SONU&lt;br /&gt;Asurlular, İsrail Devleti’ne son verdi, Kudüs’ü yakıp yıktılar. Halkını Asur’a götürdüler.&lt;br /&gt;Yahuda krallığını da Babil&lt;br /&gt;‘liler yıktı. Halkını kılıçtan geçirdiler. Geride kalanları Babil’e götürüp köle yaptılar.&lt;br /&gt;Babili zapt eden Pers kralı Keyhüsrev; Yahudileri serbest bıraktı. Bir bölümü Babil’de kaldı, bir bölümü de yurtlarına döndüler ise de bir daha kendilerini toparlayamadılar. Bir kaç kez yıkılıp yapılan tapınaklarının kalıntı duvarı önünde zaman-zaman ibadet edip, ağladılar. (Ağlama Duvarı.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        DÜNYAYA DAĞILIŞ&lt;br /&gt;Vaat edilmiş topraklarda tutunamayıp, zamanla; Mısır, Kuzey Afrika ve İspanya’ya geçtiler. Oradan da, dünyanın çeşitli devletlerine dağıldılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                   İSA PEYGAMBER&lt;br /&gt;Bölgeye sırasıyla, Yunan ve Romalılar egemen oldu. Milyonlarca İbrani telef edildi. Romalıların işgali döneminde, İsa ortaya çıktı, peygamberliğini ilan etti. Amacı; dağılan İsrail Oğullarını bir araya, puta tapan sapkınları da doğru yola getirmekti. O da bir Yahudi’ydi. Yeni bir dinin kurucusu olmadığını, yok etmeğe değil, tamamlamağa geldiğini söyledi. Öğretisini yaymağa başladı. Kudüs’te sevgi gösterileriyle karşılandı.&lt;br /&gt;Kudüs, Yahudiliğin merkeziydi.&lt;br /&gt;Büyük rahipler, İsa’ya kızdı ve ondan kurtulmak istediler. Tutuklama kararı verdiler. İsa bu kararı duyunca saklandı. On iki Havarilerinden, Yahuda, para karşılığı, Romalılara İsa’nın yerini gösterdi. Zeytin bahçesinde, saklandığı yerde yakaladılar.&lt;br /&gt;Yahuda,  vicdan azabı çekti, parayı bir tapınağa attı,  kendisini de astı.&lt;br /&gt;İsa, yakalandıktan sonra, Yahudi makamlarınca yargılandı. “Tanrının oğlu” olduğunu iddia ettiği için kâfir sayıldı, suçlu bulundu, ölüme mahkûm edildi.&lt;br /&gt;Yöreye Romalılar egemendi. Cezasının uygulanması için İsa, Roma Valisi; Pontus Pilatus’a teslim edildi.&lt;br /&gt;Vali, uzun süren kararsızlıktan sonra, Yahudi makamlarını kıramadı. Kölelere uygulanan, “Çarmıha çivileme” cezasını verdi. İsa; çarmıhı sırtında taşıyarak, çivileneceği “Golgotha” tepesine çıktı. Bir cuma günü öyleden sonra, çarmıha çivili olarak can verdi.&lt;br /&gt;Ölmediğine de inanılır.&lt;br /&gt;Hıristiyanlık benimsenince, Kudüs Hıristiyanlığın merkezi oldu. Yahudiler şehre sokulmadı. Daha sonra, İbrahim Peygamberin yaptırdığı tapınağın yıkık duvarı önünde, bir günlüğüne ağlamalarına izin verildi.&lt;br /&gt;Savaşlar sonucu bölge daha sonra; Müslümanların eline geçti.&lt;br /&gt;Hz. Ali’nin “Çatal uçlu” kılıcıyla savaşıp fethettiği Hayber Kalesi de Yahudi idi.&lt;br /&gt;“Yahudiliğin Merkezi” Kudüs, Hıristiyanlardan sonra, Müslümanların eline geçti. Hıristiyanların mal ve can güvenliği sağlandı. Yahudiler hesaba katılmadı. Yıkık tapınakları üzerine cami yapıldı.&lt;br /&gt;Müslümanlığın ilk döneminde, Kıble Kudüs’tü. Daha sonra Mekke oldu. Emevi’ler Döneminde, Halife Suriye’de oturuyordu. Mekke Şerifinin, hacca gelen hacı adaylarını kışkırtarak darbe yapacağından şüphelendi, yeniden, Kudüs’ü Kıble yaptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                    YAHUDİLERE DUYULAN NEFRET&lt;br /&gt;Hz. İbrahim’den bu yana, Filistin’e zorla yerleşmek istemelerinin yanında, İsa’nın ölümüne neden olmaları, çevre halkı ve Hıristiyanlığı benimseyen toplumlar arasında, Yahudilere karşı büyük bir düşmanlık oluşturdu.&lt;br /&gt;Daha önce, İskender zamanında başlayan göç hızlandı. Dünyanın birçok yerlerine dağıldılar, dağıtıldılar. Yıllarca azınlık olarak yaşadılar.&lt;br /&gt;Zamanla kimi devletin önemli makamlarını ticaretini ele geçirdiler. Dinî, ekonomik ve siyasî nedenlerden, birçok ülke tedirgin oldu. Devletlerini ele geçireceklerinden kuşkulanan ülkeler tarafından, sınır dışı edildiler. Bulundukları ülkelerden ölüm korkusuyla servetlerini bile bırakıp kaçtılar.&lt;br /&gt;Son darbeyi, Almanya’dan yediler.&lt;br /&gt;Kovulan İbrani’lerin çoğu, Osmanlı Devleti’ne sığındı.&lt;br /&gt;1517 den sonra Kudüs, bölge ile birlikte, Osmanlı Yönetimine geçmişti. Bu dönemde de Kudüs’e önem verildi.&lt;br /&gt;Yahudiler, dağılıştan sonra, (MS. 135) yüzyıllardır süregelen, zorunlu, ya da gönüllü göçler sonucu çok sıkıntılar yaşadılar.  Sürgünler, eziyetler, soykırımlar yaşandı. Bu dayanılmaz eziyete, Yahudiler dışında da tepki gösterenler oldu.&lt;br /&gt;“Yahudilere yeniden bir vatan fikri, (Diaspora)” ortaya atıldı ve gelişti. Filistin bu iş için uygun görüldü. 1917 de İngilizlerin eline geçen bölgede, “Adanmış topraklar” üzerinde, Yahudi Devletinin kurulması, (Siyonizm) kabul edildi. Mandası (korunması) İngiltere’ye verildi. Alman (Nazi) baskısı da bu göçü hızlandırdı.&lt;br /&gt;Araplar, Filistinliler, Yahudilerin gelişlerinden ve bu gelişmelerden oldukça tedirgin oldular. ”Ölümüne” savaştılar. Her savaştan da yenik ve sonuçta zararlı çıktılar.&lt;br /&gt;1948 de bağımsız İsrail Devleti kuruldu. Dünyanın her tarafından gelen, dilini bile unutmuş Yahudiler, Filistin Topraklarına yerleştirildiler. “Belki de dünyada benzeri olmayan, bilimsel araştırma ve uygulama sonucu, kısa sürede komşularına karşı üstünlük sağladı, ülkelerini güven altına aldılar.” Azıcık nüfusuyla, kalabalık Arap ordularına direndiler. Her savaşta topraklarını genişletti, her geçen gün halkının yaşam seviyesini yükselttiler.&lt;br /&gt;Altı gün süren son Arap-İsrail Savaşı da “Hezimetle” sonuçlandı.&lt;br /&gt;Birleşip yok etmek üzere, “Telaviv’de buluşalım” parolasıyla İsrail’e saldıran Arap Ülkelerinin orduları, çöllerde ”kartallara, akbabalara yem oldular.” Sığındıkları cami; atılan Yahudi bombası sonucu, üstlerine yıkıldı.&lt;br /&gt;ABD nin, savaşı uzaydan izleyip İsrail’e bilgi ve “taktik” verdiği, gizli saklı desteklediği konuşuldu, yazıldı.&lt;br /&gt;Düzenli ordularla baş edemeyince, daha sonra direnme ve kurtarma örgütleri kurdular.&lt;br /&gt;Yahudilerin, geçmişte birçok ülkede olduğu gibi, günümüzde; dünyaya yön vermeğe düzenleme yapmağa çalışan Amerika Birleşik Devletleri’nde; siyasi, ticari ve ekonomik yönlerden etkin ve yetkin oldukları biliniyor.&lt;br /&gt; Amerika’da, Yahudilerin ülke yönetimini, ekonomilerini ellerine geçireceklerinden, ülkeye egemen olacaklarından kuşkulanacak, huzursuz olacak yerli halk yok...&lt;br /&gt;Hepsi yabancı.&lt;br /&gt;İbraniler bu gün; ticari, siyasi ve ekonomik alanda etkili oldukları “güçlü” Amerika’yı arkalarına alıp, geçmişin hesabını görüyor, “Kenan Ülkesinden” sonra; atalarının geldiği Mezopotamya’ya, Harran’a da göz dikiyor olabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                              Fikri Uzun&lt;br /&gt;                                                                                     Mart- 2004 Kastamonu&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KAYNAKLAR:&lt;br /&gt;Ansiklopediler&lt;br /&gt;Tarih kitapları.&lt;br /&gt;Peygamberler Tarihi&lt;br /&gt;(Türkçe) Kuranı Kerim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Bu çalışma, araştırma; ABD Irak’ta kimyasal silah aramak için, Limanlarımıza, Güney Doğu’muza yerleşmeğe, tarlalarımıza beton atmağa başladığı, dolar teklif ettiği günlerde yapıldı, yazıldı. O günden bu güne kadar olan gelişmeleri, (yazının aslını bozmamak için) eklemedim. O günden bu yana gelişen ve gelişecek olan olaylar, bu araştırmanın sonuna eklenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(BURADAN SONRASI, YUKARIKİ YAZIYA EKLENMEYEBİLİR)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        --------  4 Ocak 2007 --------&lt;br /&gt;Mart 2004 den bu yana neler oldu?&lt;br /&gt;TBMM Amerika’nın yurdumuz üzerinden Irak’a girmesine izin vermedi. Irak’a yurdumuz üzerinden giremedi, Savaş uzmanlarının, “aşağıdan yukarıya yürümesi zor olur, biz müsaade etmezsek Amerika Irak’a giremez” görüşleri doğru çıkmadı. Arabistan ve Basra Körfezinden Irak’a girdi. Ufak tefek direnişler dışında kısa sürede Irak’ı eline geçirdi. Kürtlerle dayanışma içinde oldu.&lt;br /&gt;İslami örgütler direniş başlattı.&lt;br /&gt;Kısa süre sorma Saddam yakalandı. Görüntüsü içler acısıydı.&lt;br /&gt;Irakta seçim oldu. Saddam Döneminde, azınlıkta oldukları halde iktidarda olan Sünniler, az oy aldı. Şii ve Kürtler daha çok oy alarak, ortak hükümet kurdular. Cumhurbaşkanı, yıllarca Saddam’a ve Irak’a karşı direnen Celâl Talabani oldu. PKK ye destek verdi.&lt;br /&gt;Tutuklu bulunan Saddam Amerika’nın güdümünde yargılandı, suçlu bulundu, idam edildi. Direniş hızlanarak sürüyor, Amerika’nın Irak’ta “başarısız” olduğu söyleniyor.&lt;br /&gt;Saddam, yargılanma ve idam sırasında, “mert”liğini bozmadı. İdamını gerçekleştirenler; Iraklı Şiilerdi. Sünni Şii kızış kınlığı iyice pekişti. Hemen- hemen, Irak halkının birleşip, Amerikan işgalini püskürtme olasılığı kalmadı…&lt;br /&gt;Amaçları ayrı bir devlet kurmak olan Kürtlerin silahlı kanadı PKK, Kuzey Irakta çöreklenip, yurdumuza baskınlar düzenledi. Dostlukla önleme girişimlerimiz sonuç vermedi. Atlatıldık.&lt;br /&gt;Bu gün Başbakan; Amerika ve Irak’ın PKK yi etkisizleştirme konusunda verdikleri sözde durmadıklarını açıkladı.&lt;br /&gt;“PKK terör örgütüdür” diyen Amerika, bu sözünden de vazgeçer, Kürtler bağımsızlığını ilan eder, Avrupa Devletleri de tanırsa, Amerika tarafsız kalsa bile, yapacak bir şey kalmamışa benziyor.&lt;br /&gt;Abdullah Öcalan; neredeyse “ferman“ okuyor.&lt;br /&gt;Irak Türkiye’ye, istenen terör örgütü üyesi listesindeki isimlerin Irak vatandaşı olduğunu bildirdi.&lt;br /&gt;Sınır ötesi harekâttan söz ediliyor. Önümüzdeki salı günü mecliste gizli oturum var. (18/ Ocak/ 2006)&lt;br /&gt;Irak yönetimi ve Amerikan güçleri Mahmur Kampını “bastı,” PKK li bulunmadığı açıklandı. Öcalan’ın yakalanışını protesto etmek ve Öcalan’a özgürlük gösterisi yapan kamp sakinleri, Öcalan posteri taşıyordu. Rumlar Kıbrıs açıklarında petrol arama kararı aldı. Savaş gemileri yolladık.&lt;br /&gt;Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt Amerika’ya gitti. Amerika Temsilciler Meclisinden, “Ermeni Soykırım Yasa tasarısı çıkmak üzere.&lt;br /&gt;Görevli kişi Kuzey Irak Yönetimiyle görüşülebileceğini açıkladı. Başbakan Erdoğan: “Barış gelecekse, neden olmasın.” Dedi.&lt;br /&gt;Estik, savurduk… (Bence “tırstık”)&lt;br /&gt;Barzani; iki lafın biri: “Türkiye Kuzey Irak’a girmemelidir, giremez.” Diyor. Öcalan ve Kuzey Irak yönetimi, Türkiye’ye karşı adeta ferman okuyor.&lt;br /&gt;Diyarbakır Belediye Başkanı; “Kerkük’e yapılacak müdahaleyi, Diyarbakır’a yapılmış sayarız.” Dedi. Soruşturma açıldı ve tutuklandı.&lt;br /&gt;Devlet kurmanın hakları olduğunu açıkça söylüyorlar.&lt;br /&gt;PKK nın İran kanadı, İran güçleri ile çatışma içinde. Kürtler, İran helikopterini düşürdüklerini, üst düzey komutanlarından ölenler olduğunu, İran ise, çok sayıda teröristin öldürüldüğünü, üst düzey yetkililerinin ele geçirildiğini söylüyorlar.&lt;br /&gt;Şubat sonları; Barzani, NTV ile yaptığı söyleşide: “Çevre ülkeler; İran, Irak Ve Türkiye, kurulacak Kürt Devletine alışmalıdırlar.” Dedi.&lt;br /&gt;Başbakan Erdoğan; “Cumhuriyeti korumak, cumhurun görevidir.” Diyor…&lt;br /&gt;           1 Mart 2007. 12 Eylül darbesinin komutanı, sonrasının Cumhurbaşkanı Kenan Evren; “Kuzey Iraktaki Kürt Özerk Bölgesi tanınmalı, Türkiye’de de federatif yapılanmağa geçmeli diyor. “Asmayalım da besleyelim mi? Diyen bir düşünce yapısının savunucusu olan Evren’in bugün o zamanki düşüncesinin zıddı olan bir düşünceyi benimsemesi düşündürücü…&lt;br /&gt;            Kerkük’e yapılmış saldırıyı, Diyarbakır’a yapılmış sayarız. Türkiye Kuzey Irak’a girerse çiçekle karşılamayız” dediler.&lt;br /&gt;            Abdullah Öcalan’ın zehirlendiğini iddia edip, gündem yaratıyorlar.&lt;br /&gt;            Genel Kurmay Başkanımız Yaşar Büyükanıt, Kuzey Irak’a yapılacak bir operasyonun faydalı olacağını, kararın siyasi idarede olduğunu söyledi.  “Operasyonlar PKKyi yok edemedi “diyenler oldu. ABD ağzındaki baklayı ortaya attı. “PKK ile savaşarak çözüme varılamaz. Türkiye Kuzey Irak’a girerse ABD askerleri ile karşılaşabilir. Kerkük Irak’ın iç sorunudur” gibi laflar etmeğe başladı.&lt;br /&gt;            Cumhurbaşkanlığı Seçimi yaklaştı. Tartışma başladı. Tayip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olacağına kesin gözüyle bakılıyor. Bence adaylığını koymayacak. “Dindar” ya da modern görünümlü bir bayanı Cumhurbaşkanı yapacak, uygarlık görüntüsü verecek.&lt;br /&gt;            Ankara’da miting oldu. Amaç Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığını önlemekti. Yer yerinden oynadı.&lt;br /&gt;            Uçakla Almanya’ya giderken edinilen ipuçlarına göre, aday olacağı kesin dediler. Görüşüm yine değişmedi. Ölçüm: İstenmiyor. Ordu istemiyor, halk istemiyor. Yaşatmazlar. En son seçenek, kendisi dışındaki tüm partiler birleşip seçime girer, çoğunluğu alır, Anayasa’yı değiştirir yine o tepede yaşatmazlar.&lt;br /&gt;            Hiçbir dönemde bu kadar “hurafeci” olunmamıştı. En modern görünümlü gençler, iki bin taneli boncuktan yapacağı tespih ile zikredip, sorununu çözmek, amacına ulaşmak umudunda.       &lt;br /&gt;            20/Nisan/2007 Başbakan Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığına adaylığını koymayacağı izlenimi verip, çıkaracağı adayla herkesi şaşırtacağını söyledi.&lt;br /&gt;            Cumhur Başkanı adayı olarak, Abdullah Gül açıklandı. Sanırım Arınç’ın tepkisi yüzünden, ‘şaşırtacak’ aday değişti. Benim toto nun banko ve artı biri tuttu. Tabana dindar bir cumhurbaşkanı seçeceğini gösterdi Oyunu Artıracak. Tek çözüm, Ak Partiye oy verenler ve o na karşı olanlar konusunu işleyip, Ak Partiye karşı olanların bir araya gelmesi, o yönde oy kullanması.&lt;br /&gt;O da olmaz.&lt;br /&gt;Öteki seçenekler de tutar.&lt;br /&gt;İp koptu.&lt;br /&gt;Ordu önce uyardı, uyanmayınca; muhtıra verdi. Mitingler başladı. Anayasa Mahkemesi 367 milletvekili ile toplanıp, cumhurbaşkanı seçimine geçilebileceği yönünde karar verdi. Doğu olayları unutuldu. Çatışmalar sürüyor.&lt;br /&gt;Kuzey Irak Operasyonunun olanaksızlaştığı, ABD desteği ile peşmerge ve PKK’nın ağır silahla donatıldığı konuşuluyor.&lt;br /&gt;Seçim kararı alındı, seçimden Ak Parti, umulmadık bir başarıyla çıktı.&lt;br /&gt;Esip savuranlardan kimileri barajı aşamadı, kimileri de umduğunu bulamadı.&lt;br /&gt;Ordu, Cumhuriyrt’i korumakla görevli olduğunu, “Sözde değil, özde Atatürkçü bir cumhurbaşkanı olması gerektiği yönünde görüş bildirdi. Ak Parti yöneticileri bu öneriyi haklı bulup üstlerine alınmadılar.&lt;br /&gt;Abdullah Gül’ü aday gösterip cumhurbaşkanı seçtiler.&lt;br /&gt;İnatlaştılar. İnatlaştıkça tabanlarını memnun ettiler.&lt;br /&gt;Kısacası bu bir devrimdir. Kimsenin burnu kanamadan yapılan bir devrim. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında çatışıp yenilen görüşün; 85 yıl sonra kazandığı başarı. Tutunup tutun ulamayacağını zaman gösterecek.( Belki de koalisyon olacak)&lt;br /&gt;Kuzey Irak’a “Kürt Bölgesi” denmeğe başlandı.&lt;br /&gt;Operasyonlar sürüyor. Amerikanın Irak’tan çekileceği açıkça konuşuluyor.&lt;br /&gt;“Kuzey Irak Kürt Yönetimi” Türkiye’ye kafa tutuyor, alay ediyor.&lt;br /&gt;Bir yıldır, Kuzey Irak’a yapılan yığınak hızla sürüyor.&lt;br /&gt;Cumhurbaşkanı Abdullah gül’e alıştık.&lt;br /&gt;Operasyondan dönen bir timimizi, geri dönüşünde, PKK pusuya düşürüp, şehit etti.&lt;br /&gt;Meclisten, Sınır Ötesi Operasyon için tezkere (izin) çıktı.&lt;br /&gt;On üç askerin nasıl pusuya düştüğünü düşünüp, yüreğimiz yanarken; operasyonunu sürdüren birliklerimizin arasından sızıp, bir tümenimizle çatıştı, 12 askerimizi şehit etti, 15 askerimizi yaraladı, 8 askerimizi de kaçırdılar. Bu cesareti, planı bilgiyi(istihbarat) kimden aldılar?&lt;br /&gt;İlk on üç askerimizin şehit edilişi sonucu, yurdun çeşitli yerlerinde düzenlenen mitinglerden biri de Kastamonu’da yapıldı. Şehit yakınları adına “irticalen konuşan bir baba, sözlerinin sonunda: “İçimizi karıştıran Buş” diyecekken, halk ağzına uygun, kendince anlamlı şekli olan; “İçimizi karıştıran puş” dedi.&lt;br /&gt;Toplantılar oluyor, bildiriler yayınlanıyor. Birlik ve beraberlik içinde olduğumuz vurgulanıyor, gerekenin yapılacağı söyleniyor. Amerika ve AB sınır ötesi operasyona karşı olduğunu açıkça belirtiyor.&lt;br /&gt;Kararlılığımıza karşı;” PKK’ya karşı birlikte harekât yapalım” diyor. (“Komuta elimde olsun” diyecek.)&lt;br /&gt;BEKLEMEDEYİZ.&lt;br /&gt;PKK “Oynuyor”&lt;br /&gt;DDP Onaylıyor&lt;br /&gt;Her ikisi de “ferman okuyor.”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-9223334893120179570?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/9223334893120179570/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=9223334893120179570' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/9223334893120179570'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/9223334893120179570'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2007/12/amerika-ve-fikri-uzun.html' title='AMERİKA VE... / Fikri UZUN'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-4291993093726730058</id><published>2007-11-26T15:22:00.002-08:00</published><updated>2007-11-26T15:23:18.025-08:00</updated><title type='text'>BOP -1 / Fikri UZUN</title><content type='html'>BOP -1&lt;br /&gt;                                   Fikri Uzun&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BOP; poker oyunundaki konuşma dili olan bop değil. Sözünü ettiğimiz BOP; Büyük Ortadoğu Projesi.&lt;br /&gt;Talihsiz Ortadoğu’nun değişik adlar altında bitmeyen çilesi.&lt;br /&gt;Arap Yarımadasını da içine alıp, Mısırdan Afganistan’a kadar uzanan, kimi zaman da kuzeye ve güneye yaygınlaştırılması düşünülen topraklar ve o topraklara egemen olma arzusu.&lt;br /&gt;Binlerce yıl öncesinden başlayıp, günümüze kadar gelen bu düşünceye, ABD “11 Eylül saldırısını” bahane edip hız kazandırdı.&lt;br /&gt;Projenin bilinen yönleri olduğu gibi, bilinmeyen gizli yönleri de olduğu muhakkak.&lt;br /&gt;Amerika tarafından, Ortadoğu ülkelerinde demokrasiyi yaygınlaştırmak, bölgeyi diktatörlüklerden krallıklardan kurtarmak söylemleri bahane. Gizli yönlerden birisi bölge ülkelerini güçsüzleştirip, binlerce yıldan beri çevre ülkelerle sorunu ve düşmanlığı olan İsrail’i korumak ta olmalı.&lt;br /&gt;ABD’nin bölgeye aşırı ilgisinin gizli nedenlerinden birisini ve Büyük Ortadoğu Projesi’nin temelini, tarihi olaylara fazlaca takılmadan, sıkıcı konuma sokmadan, gelin geçmişten bu yana birlikte inceleyelim:&lt;br /&gt;Ortadoğu, günümüzde olduğu gibi geçmişte de, bereketli ve verimli toprakları yeryüzündeki konumuyla dünyanın önemli bölgelerindendi. Halkı refah içinde yaşıyordu.&lt;br /&gt;Mısırın Nil Nehri, Kenan Ülkesinin, Mezopotamya’nın verimli toprakları, Afganistan ve Pakistan’ın izinsiz geçit vermeyen sarp geçitleri, kıymetli maden yatakları, bölgenin tümüyle İpek Yolu üzerinde bulunması hep başkalarını imrendirmiş, topraklarını ele geçirme isteği duyurmuş ve zaman-zaman bölge değişik kavimlerin eline geçmişti.&lt;br /&gt;Verimli topraklarda refah içinde yaşayan Mezopotamya halkı, şehirler kurmuştu. Her şehir ayrı bir devletti. Her şehir devletinin ayrı bir kralı ve tanrısı vardı. Krallar insanlara tanrıdan buyruk aldıklarını ve kendilerini tanrı adına yönettiklerini söylüyorlar, tanrılarını putlarla simgeleştiriyor, onlar için çok katlı tapınaklar (zikkurat) yaptırıyorlardı.&lt;br /&gt;Bu şehir devletlerini Hammurabi birleştirdi, büyük bir krallık kurdu. Her şehrin geleneklerini ve kurallarını toplattı, değişiklikler de yaparak yasalaştırdı. Bu yasaların çoğu din kitaplarına da girdi.&lt;br /&gt; Günümüzden 4000 Yıl kadar önce, putlara tapınıldığı yıllarda Yahudilerin atası Hz. İbrahim, kavmiyle birlikte Kuzey Irak’ta Harran’da yaşıyordu. Kavmi, tanrılara kurban kesmeğe ve tapınmağa dağa gittikleri bir gün eline baltayı alıp, tapınaktaki tüm putları kırdı. En büyüğüne dokunmadı. Baltayı da onun yanına koydu. Dağdan ibadetten dönen kavmi, putların kırıldığını görünce, deliye döndüler. Kimin kırdığını araştırıp, putlara tapınmanın yanlış olduğunu, tek bir tanrının olması gerektiğini düşünen ve söyleyen Hz. İbrahim’in kırdığını ortaya çıkarttılar. Yöreye egemen olan Nemrut, Hz İbrahim’i yargılayıp ateşte yakarak öldürme cezası verdi. Ateş yakıp içine attılar. Ateş yanmadı. Odunlar balık, ateşte su oldu. (Urfa Balıklı göl)&lt;br /&gt;Bu olaydan sonra, Hz. İbrahim oralarda duramazdı. Kendisine iman edenleri de yanına alıp, çöllerde sürüsüyle dolaşmağa başladı. Kendisine ve kabilesine yerleşecek bir yer ararken, gece rüyasında tanrıyı gördü. Tanrı ona: “Kabileni al, göstereceğim yere git. Kabileni orada büyük bir millet yapacağım.” Dedi. Tanrının gösterdiği yer, bu gün ki Filistin Toprakları, o zamanki adı; Kenan Ülkesi idi.&lt;br /&gt;Hz İbrahim kavmini alıp, gösterilen (vaat edilmiş Topraklara) yere gitti. Yöre halkı yeni gelenlerden hoşlanmadılar. Onlara, “nehri aşıp gelen” anlamında, İbrani dediler.&lt;br /&gt;            Kenan ülkesi çok verimli topraklara sahipti. Ayna iğne yapmasını, kumaş dokumasını biliyorlardı. Halkı refah içindeydi. Bölge kimin eline geçse, hazinesine önemli katkı sağlıyordu.&lt;br /&gt;Bölgeye yerleşmek isteyen İbranilerle Kenaniler arasında çetin çatışmalar oldu.&lt;br /&gt;Hz. İbrahim bir ara Mısır’a gitti. Firavun onu hoş karşıladı. Hediyeler ve Hacer adında bir de cariye verdi. Hazreti İbrahim’in ilk eşinden çocuğu olmuyordu. Cariyesi Hacer ile evlendi. Bir oğlu oldu, adını İsmail koydu. Gördüğü bir rüya üzerine oğlu İsmail’i kurban etmeğe kalkıştı. Tanrı razı olmadı. Ona bir ibadethane yapmasını emretti. Hz. İbrahim’de oğlu İsmail ile tek tanrıya inananların ibadet edebileceği Mekke’yi yaptı.&lt;br /&gt;            İsmail annesi ile Mekke’ye yerleşti, evlendi. On iki oğlu oldu. On iki oğullarından biri olan Yakup, savaşarak yeniden Kenan Ülkesine yerleşti.&lt;br /&gt;            Yakup bir gece tanrı ile güreşe tutuştu, Tanrıyı yendi. Güreşte galip gelen anlamında, İsrail adı verildi. Soyuna da İsrail oğulları dendi&lt;br /&gt;Yakup’un da on iki oğlu oldu. İçlerinden en çok Yusuf’u severdi. Öteki kardeşleri onu kıskanırdı. Yusuf’u kandırıp uzaklara götürdü ve bir kuyuya attılar. Kervanı ile Mısıra kumaş taşıyan bir tüccar Yusuf’u kuyuda görüp çıkarttı. Yusuf yakışıklıydı. Mısıra götürüp köle pazarında sattı. Pazarda Yusuf’u gören, Mısırın Hazine Bakanı ve eşi Yusuf’u satın aldılar. Daha sonra Yusuf’ta hazine bakanı oldu, kavmini de Mısıra yerleştirdi. Mısırda çoğaldılar. “Önemli mevki ve makamları” ele geçirip, Mısırın tamamını ve daha doğudaki toprakları almayı tasarladılar.&lt;br /&gt;            Firavun ve Mısırın ileri gelenleri İsrail Oğullarından şüphelenip topluca yok etmeğe kalkıştılar. Bu kırımdan, bir çocuk kurtulanlar arasındaydı. Annesi Asiye onu bir sepete koyup, Nil Nehrine bırakmıştı. Nehirde yüzen saray kadınları çocuğu buldu. Çocuğa; “sudan çıkan” anlamında, Musa adını koydular. Musa Firavunun sarayında büyüdü gelişti. Tek tanrı (Yehova) ya inanan Yahudi olduğunu öğrendi.&lt;br /&gt;            Yahudiler horlanıp, ikinci sınıf vatandaş gözü ile görülüyor, iteklenip dövülüyordu. Musa, bir Yahudi’nin, gözleri önünde dövülüp öldürülmesine dayanamadı. O da Mısırlıyı öldürdü. Ve saraydan kaçtı. Çöllerde çobanlık yaptı. Sürü sahibinin kızıyla evlendi. Çöllerde sürüsünü otlatırken “gaipten” sesler duymağa başladı. Kendisine tanrı tarafından peygamberlik verildi. Tanrı Yehova ona, Firavun’un imana gelmesi için emrini iletmesini ve kavmini de Mısır’dan alıp gitmesini bildiriyordu.&lt;br /&gt;            Musa peygamberliğini ilan etti. Firavuna tanrının buyruklarını bildirdi. Firavun iman etmedi. Kavmiyle birlikte Musa’yı Mısır’dan kovdu. Musa da kavmini alıp yola koyuldu, Kızıl Deniz kıyısına kadar geldi. Denizi nasıl geçeceklerini düşünürken deniz ikiye ayrılıp, Yahudilere yol verdi.&lt;br /&gt;            Firavun, Musa’nın kavmi ile birlikte Mısır’dan kaçmasına izin verdiğine pişman olup, Musa ve kavmini yok etmek için arkasına orduyu salmıştı.&lt;br /&gt;            Musa’nın kavmi, ikiye ayrılan denizi geçerken Firavunun ordusu yetiştiğinde Musa ve kavmi denizi geçmişti. Firavunun ordusu Musa’ya yetişmek için denize girince deniz birleşti, Firavunun ordusu denizin içinde kalıp “helak” oldu.&lt;br /&gt;Musa ve kavmi yıllarca çölde yaşadılar. Çölde yaşarken Musa’ya “On Emir” geldi. Musa; ilk tek tanrılı dinin kurucusu oldu. Eski Sümer ve Akad dinlerinde, Hammurabi kanunlarında görülen kurallar, değişikliğe uğrayarak Tevrat’a girdi.&lt;br /&gt;            İyi bir savaşçı olan Musa, tekrar kavmi ile birlikte yıllarca çatışarak Kenan Ülkesi’ne yerleşti.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-4291993093726730058?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/4291993093726730058/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=4291993093726730058' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/4291993093726730058'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/4291993093726730058'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2007/11/bop-1-fikri-uzun.html' title='BOP -1 / Fikri UZUN'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-8242412888461697224</id><published>2007-11-26T15:22:00.001-08:00</published><updated>2007-11-26T15:22:30.975-08:00</updated><title type='text'>BOP-2 / Fikri UZUN</title><content type='html'>BOP-2&lt;br /&gt;            Musa’nın ölümünden sonra, kavmine “Musevi” dendi. Ve Musa’nın kavmi on iki kola ayrılıp, on iki bölgeye yerleştiler. Her bölge ayrı bir devlet, ayrı bir krallıktı.&lt;br /&gt;Davut Peygamber bu krallıkları birleştirdi birliği sağladı. Kudüs’ü alıp başkent yaptı.&lt;br /&gt;            Davut Peygamberden sonra, Hz. Süleyman kral ve peygamber oldu. İbraniler onun zamanında altın çağlarını yaşadılar. Hz. Süleyman, Mısır’la iyi ilişkiler içindeydi. Firavunun kızıyla evlendi. Saba Melikesi Belkıs, ayağına kadar gelip, iman ettiğini bildirdi. Hz. Süleyman’ın yaptırdığı saraya ilk girdiğinde; yere döşeli sırçayı su sandı, eteklerini toplayıp yürüdü.&lt;br /&gt;Hz. Süleyman zamanında Bakır işleme fabrikaları kuruldu. Savaş arabaları yapılıp satılıyordu. Zamanında el sanatları gelişti.&lt;br /&gt;İlk kez Kudüs Tapınağı’nı yaptırdı. Tapınağın yapımı yedi yıl sürdü. Mısır’dan Afganistan’a kadar olan krallıklar, kudret ve kuvvetine boyun eğiyorlardı. Hemen bütün krallıklar, Kudüs Tapınağının yapımına yardım ettiler.&lt;br /&gt;Egemenliğini pekiştirmek arzusunda olan Hz. Süleyman’ın ölümünden sonra devleti ikiye bölündü. Bu iki kardeş devlet yıllarca birbirleri ile çatıştı, bu durumdan Mezopotamyalılar yararlandılar. Asurlular devletin birisini, Babil’liler de öteki devleti ortadan kaldırdılar. Halkını kılıçtan geçirdiler. Artakalanları Babil’e götürüp köle yaptılar.&lt;br /&gt;            Yıllarca sonra, Babil’i zapteden Pers (İran) kralı Keyhüsrev, Yahudileri serbest bıraktı. Bir bölümü Babil’de kaldı. Bir bölümü yurtlarına döndüler ise de, bir daha kendilerini toparlayamadılar. Yıkılmış olan tapınaklarının kalıntı duvarı önünde, zaman-zaman tapınıp ağladılar. (Ağlama Duvarı) Büyük İskender ve Romalılar zamanında da kırıma uğradılar. Mısır, Kuzey Afrika ve İspanya’ya göçtüler.&lt;br /&gt;            Romalıların işgali döneminde, İsa ortaya çıktı. Amacı dağılan Yahudileri bir araya toplamak, “sapkınları” doğru yola getirmekti. O da bir Yahudi idi. Peygamberliğini ilan etti. Yeni bir dinin kurucusu olmadığını, yıkmağa değil, yapmağa onarmağa geldiğini belirtti. Kudüs’te sevgi gösterileriyle karşılandı. Kudüs Yahudiliğin merkeziydi.&lt;br /&gt;            “Büyük rahipler” çıkarlarının ve saygınlıklarının ellerinden alınacağını sanarak, İsa’ya kızdılar. Ondan kurtulmak istediler. Tanrının oğlu olduğunu iddia ettiği gerekçesiyle yargılayıp ölüme “mahkûm” ettiler.&lt;br /&gt;Yöreye Romalılar egemendi. Hz. İsa’ya verilen cezanın uygulanıp uygulanmaması kararını Roma Valisinin vermesi gerekiyordu. Uzun süren bir kararsızlıktan sonra Roma Valisi, Yahudi Makamlarını kıramadı. Kölelere uygulanan çarmıha çivileme cezası verildi ve uygulandı.&lt;br /&gt;            Zamanla İsa’nın öğretisi benimsendi. Hıristiyanlık Romalıların resmi dini, Kudüs de merkezi oldu. Yahudiler Kudüs’e sokulmadı. Yıkık tapınakları önünde bir günlüğüne ağlamalarına izin verildi.&lt;br /&gt;Daha sonra Kudüs, Müslümanların eline geçti. Önemini korudu, Müslümanlığın Kıblesi oldu. Kıble daha sonra Mekke’ye alınsa da, Kudüs’e de önem verildi. Mescidi Aksa yapıldı.&lt;br /&gt;            Yahudiler yine Kudüs’e sokulmadı, Hıristiyanlar serbest bırakıldı.&lt;br /&gt;            İbranilerin göçü daha da hızlandı. Dünyanın dört bir yanına dağıldılar. Her gittikleri ülkede etkinleşip, zaman içinde o ülkenin önemli makamları ve ticaretini ellerine geçiriyorlardı.&lt;br /&gt;Yahudilerin egemenlik kuracağından kuşkulanan ülke halkları, Yahudilere kin duymağa başladı. Yönetimlerince, sınır dışı edildiler. Çoğu da öldürüldü.&lt;br /&gt;            Kimi dünya devletleri, bu sürgün ve kırımlara ilgi duydu, razı olmadı. Acı çekerek dağılmış olan İsrail oğullarına yeni bir vatan bulunması (Diaspora) fikri ortaya atıldı.&lt;br /&gt;            Uzun süre Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetiminde olan Kenan ülkesi, Birinci Dünya Savaşı yıllarında, İngilizlerin eline geçti. Filistin (Kenan Ülkesi) de Yahudi Devleti’nin kurulması (Siyonizm) kabul edildi. Yöreye göçler başladı. Alman Nazi baskısı da bu göçü hızlandırdı.&lt;br /&gt; Tarihte olduğu gibi, yöre halkı gelenleri hoş karşılamadı. Karşılamasa da, Kenan Ülkesi’nin bir bölümünde, 1948 Yılında İsrail Devleti kuruldu. Yıllarca sürgünde yaşayan Yahudiler, Filistinliler ve çevre Arap Devletleriyle “ölümüne” savaştılar. Savaşlarda üstünlük sağladılar. ABD den teknik ve taktik yardım aldıkları biliniyor.&lt;br /&gt;Yahudilerin, günümüzde dünyaya yön vermeğe çalışan ABD de, etkin ve yetkin oldukları yazılıyor, söyleniyor ve biliniyor. Amerika’da Yahudilerin önemli makamları ele geçirmesinden etkin ve yetkin oluşlarından tedirgin olacak yerli halk yok &lt;br /&gt;Hepsi yabancı.&lt;br /&gt;Büyük Ortadoğu’ya ilgi duymasının, kendisini bu bölgede düzenleme yapmağa zorunlu saymasının nedeni; hem 11Eylül de İkiz Kule’lere uçakla saldırı düzenleyen “Hüsamettin”i (Usame Bin Ladin) denetimi altında tutmak, tutundurmamak, bölge halkını güçsüz bırakmak, hem de bölgedeki zengin petrol ve ender bulunur maden yataklarını denetimi altında tutmak.&lt;br /&gt;Ürettiği silahları tüketmek,  başkalarına da satmak.&lt;br /&gt;Aslında, bölgede düzenleme yapma, Mısırdan Afganistan’a kadar denetim altına alma düşüncesinin en önemli iki nedeninden birincisi; bölge halkıyla bilmem kaç bin yıldan beri davalı olan İsrail Oğullarını, ikincisi kurdurmayı düşündüğü Kürt Devletini korumak.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-8242412888461697224?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/8242412888461697224/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=8242412888461697224' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/8242412888461697224'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/8242412888461697224'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2007/11/bop-2-fikri-uzun.html' title='BOP-2 / Fikri UZUN'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-2732501774901568957</id><published>2007-11-26T15:20:00.000-08:00</published><updated>2007-11-26T15:21:32.183-08:00</updated><title type='text'>ANAYASA TARTIŞILIYOR / Fikri UZUN</title><content type='html'>Yıllar önce, Kastamonu’nun oturulup dinlenilebilecek, soluk alınacak yeri; Belediye Bahçesi ve Nasrullah Şadırvanıydı. Kale “mezberelik,” Saat Kulesi çevresi  “meyhürlerin” oturak yeriydi. Şişe kırıkları ve çerçöpten oturacak yer bile bulunmazdı.&lt;br /&gt;Belediye Bahçesinde, çam ağaçlarının gölgesine oturulur, yangın havuzundaki renkli balıklar seyredilirdi.  “Ne içersin?” diye soran olmazdı. Akşamları aileler evcek serinlemeğe, “tebdili mekân” tadını tatmağa geldiğinde, çay ocağı açılır, gramofona konan plak tan, ya “veremli kız,” ya da “her yer karanlık” şarkıları çalardı. Kulaklar alışık olduğundan, kimse aldırış etmez, sinemalardaki gibi ağlayan olmazdı.&lt;br /&gt;Daha sonra, parklar yapıldı. “Kaba gölgeli” ağaçlar yetişti, tertemiz dinlenme yerleri çoğaldı.&lt;br /&gt;Belediye Bahçesi’nin aslı bozuldu da, Nasrullah Şadırvanı bozulmadı. Onun da çevresi değişti.&lt;br /&gt;Nasrullah Şadırvanından, Kurşunlu Han ve Vakıf Bank önündeki yola kadar toprak doluydu. Ortaya çıkarılan Frenk Şah Hamamının üstü; Saman Pazarıydı. Çuvallara doldurulup eşeklere yüklenen samanlar orada satılırdı. Saman satılan alanın çevresi; helvacı, eski elbiseci, çerçi, saatçi, aşçı dükkânlarıydı.&lt;br /&gt;Şimdiki tuvaletin üstünde, çevreye göre görkemli, üç katlı, “Kral Kundura “denen bina vardı. Önceki adı kundura olan ayakkabı satılırdı.&lt;br /&gt;Nasrullah Şadırvanı ve camisinin çevresi düzenlenmeğe karar verilince, baraka dükkânlarla birlikte, “Kral Kundura” da yıkıldı. Çevre düzenlendi, günümüzdeki duruma geldi. Adı; Nasrullah Meydanı oldu.&lt;br /&gt;Bodur ağaçları, çimenleri, çiçekleri, çay içme alanı ile kimileri için buluşma, kimileri için, namaz vaktini bekleme, kimileri için de dinlenme yeri.&lt;br /&gt;Alanın herhangi bir yerine oturulduğunda; şadırvanın şırıl-şırıl akan suyundan, susuzluğunu gideren, serin gölgesinde oturan insanlar, uçup konan, yürüyen, dinlenen güvercinler, cami, minaresi, uzaktan kalenin, Yakubağa camisi ve minaresinin görünüşü gerçekten dinlendirici.&lt;br /&gt;Asırlar boyu ayakta kalabilmiş yan yana iki tarihi hanın görüntüsü, geçmişe alıp götürür insanı.&lt;br /&gt;Hiçbir şey geriye dönmemiş. Hep gelişmiş, yenileşmiş, daha ileriye gitmiş.&lt;br /&gt;Kimi zaman halkın arasına dalar, neler konuştuklarını, gündemdeki konu hakkında ne düşündüklerini anlamağa çalışırım. Konuşmaz, sadece dinlerim. Konu hakkında soru sorulursa çoğunlukla doğru yanıt vermez, “dikine tıraş etmezler.”&lt;br /&gt;Denk geldiğinde, Nasrullah Meydanının her hangi bir yerine oturur, görüş alanımda ne varsa izler, bedenimi ve zihnimi dinlendiririm. Meydanın neresine otursanız olur da, benim tercihim güvercinlerin konduğu çevre.&lt;br /&gt;Her yön değişik manzaralı da, güvercinlerin konup kalktığı alan yakınına oturmak daha bir başka.&lt;br /&gt;Namaz vaktini beklediği “kuvvetle muhtemel” yaşlı tek adamın oturduğu üç kişilik oturağın en ucuna selam verip oturdum. Daha iyice oturmadan, güvercinler hızla kalkıp, aynı hızla kalktıkları yere kondular. Adam da güvercinlere bakıyordu.&lt;br /&gt;Güvercinlerin arasında elinden yapıştığı çocuğuyla bir kadın belirdi. Çocuk, annesinin “gözünü açıp” elinden kurtuldu, fırladı, güvercinlerden birisini tutmağa yeltendi. Güvercinler ürktü, yarısı “havaya” uçtu, yarısı aldırış etmedi. Çocuğun anası, güvercinleri ürküten çocuğuna kızdı, elinden tutmak, zapt etmek için hızlıca ondan yana koştu, yerde hiç güvercin kalmadı. Anası çocuğunu kolundan asılarak götürdü. Uçan güvercinlerden kimisi, kalktığı yere yeniden kondu, kimisi şadırvana su içmeğe gitti. Belki şöyle bir dolaşmaya gidenler de oldu.&lt;br /&gt;O anda, selam verip bir adam daha oturdu yanımıza. Ben şadırvandan su içen güvercinlere daldığımda; benden önce oturan adamla benden sonra gelen adam sohbete daldılar. Konuşmalarını dinlemek istemesem de, son gelen ilk oturana, Çatalzeytin’den geldiğini, hastaneye hasta yatırdığını, alışveriş yapmağa giden eşini beklediğini anlatıyordu.&lt;br /&gt;Söyledikleri arasından anlaşıldığına göre; “İstanbul’dan emekli” köyüne yerleşmiş biriydi.&lt;br /&gt;Ve söz döndü dolaştı, anayasa değişikliğine geldi.&lt;br /&gt;Sonradan gelen tutulup kapılmıyor, oturup kalkıyor, susmak bilmiyor, önceden oturan çok az konuşuyordu. Ben hiç konuşmalarına söz katmıyordum.&lt;br /&gt; Sonradan gelen, sözlerinin altını ses tonuyla bir-bir çizerek:&lt;br /&gt;“Kimileri ‘açılalım’ dedi, kimileri ‘kapanalım’ dedi. ‘Kapanalım’ diyenden yana olduk.&lt;br /&gt;Adamları çalıştırmadılar. Çıkardıkları kanunları geri yolladılar.&lt;br /&gt;Cumhurbaşkanlığını da aldı. Yollasın bakalım şimdi geri…&lt;br /&gt;Anayasa değişecek. Kızlarını Türkiye’de okutamadı. Benim torunlarım da okuyamayacak. Beni başka maddeler ilgilendirmez. Başörtüsünü (türbanı) her yerde serbest edecek. Söz verdi.” dedi.&lt;br /&gt;Hanımı geldi, gittiler.&lt;br /&gt;Önceden oturmuş olan adam, ilk kez kafa sallama, “hı-hı”     demenin dışında, belirgin konuştu:&lt;br /&gt;“Bu zıtlaşma hayra alamet değil…”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-2732501774901568957?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/2732501774901568957/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=2732501774901568957' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/2732501774901568957'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/2732501774901568957'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2007/11/anayasa-tartiiliyor-fikri-uzun.html' title='ANAYASA TARTIŞILIYOR / Fikri UZUN'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-4419610524736631856</id><published>2007-11-26T15:19:00.000-08:00</published><updated>2007-11-26T15:20:29.888-08:00</updated><title type='text'>"AMANINI YANDIM" / Fikri UZUN</title><content type='html'>Nasrettin Hocanın yaşadığı yıllar, Moğol saldırılarının yaygınlaştığı ve Selçuklu Devletinin çöküşe geçtiği yıllar olarak biliniyor. Hırpalanmış ve değişik nedenlerden çöküşte olan bir devletin insanları da mutluluk içinde olamaz herhalde…&lt;br /&gt;O sıkıntılı, karamsar, gülmenin unutulduğu dönemde, Türk halkı; bağrından Nasrettin Hocayı çıkarıp olumsuzluklarla alay etmiş. Gülerek; sıkıntılarını, çileli günlerini unutmağa çalışmış. Bilgeler insanlarını güldürerek eğitmiş.&lt;br /&gt;Türk Halk Ozanları; her dönemde sorunları mizahla, hicivle bezeyip, topluma anlatacak, kederli günlerini unutacak, sıkıntılarından arınacak, sorunların üstesinden gelecek yöntemler bulmuş.&lt;br /&gt;Yurdumuzun birçok yerinde olduğu gibi, Kastamonu yöresi insanlarının mizah ve hiciv yeteneği genlerinde var. Sevimli olmayan olayları hicvederek anlatmak, sohbetlerini mizah katarak zenginleştirmek hemen her anlatımında var. &lt;br /&gt;“Tiridine Bandım” Türküsü, yoklukların, yolsuzlukların düzen bozukluklarının başını alıp gittiği, güç yetirilemediği, daha da ötesi; “böyle olamaz” denecek işlerin olduğu, bir şeyler yapılması gerekip de yapılamadığı, çözüm üretilemediği, çaresiz kalındığı günlerde yazılmış, söylenmiş olmalı. Hem de bilgi birikimi oldukça zengin, halkın içinden çıkmış, onun ortak değerlerini bilen usta bir ozan tarafından.&lt;br /&gt;            Çocukluğumda, “Ağzı yakışan sarhoşların” düğünlerde, çobanların kırlarda söylediği “Tiridine bandım” türküsü; çoğu kişi tarafından bilinmezdi. Duyduğumda şaka yapmak amacıyla söyleniyor sanırdım.&lt;br /&gt;1980 li yıllarda halkoyunları yarışmaları yapılmaya başlandığında, hemen her okul, her eğitim kurumu halk oyunları ekibi kurdu. Ekipler arasında yarışmalar yapıldı. Önceleri, “Çayda Çıra, Şeyh Şamil, Kılıç Kalkan Ekibi” oyunlarıyla yapılan yarışmalar, daha fazla puan getirdiği için yerel derleme oyunlarla yapılmaya başlandı.&lt;br /&gt;Kastamonu Apdurrahman Paşa Lisemiz, “Tiridine Bandım” türküsü ve oyunu nu Tosya yöremizden derledi. Radyoevinden, saz ve söz sanatçıları getirtildi. Yarışmalarda başarı kazanıldı. İl ve Türkiye birincisi oldu, yurt dışına gitti. Salonlarda, halk oyunları ekplerimizi, kendileri ile birlikte izleyenleri de oynattı. Türkü yurt genelinde tanınır, hemen her düğünde söylenir oldu. Ünlenen türkünün sözleri üzerinde durulmağa başlandı.Yerel basında ve İstanbul Basınında birkaç gazeteye konu oldu.&lt;br /&gt;Bu türkünün doğuşu hakkında her hangi bir belge bilgi olmadığından, yorumlar varsayımlara dayandırılıyordu. Türkünün sözleri üzerinde duranlar sözlerinde gerçek aradı, eleştirenler savunanlar değişik yorumladı.&lt;br /&gt;Öncelikle, bu türkünün sözlerinde, gerçek değil, güçlü bir mizah ve hiciv aranmalıdır bence.&lt;br /&gt;            “Manda yuva yapmış söğüt dalına&lt;br /&gt;            Amman-aman&lt;br /&gt;            Yavrusunu sinek kapmış gördün mü?”&lt;br /&gt;            Manda;  güçlü kuvvetli hantal ve ağır bir hayvan. Her yaratığın ayrı bir özelliği var. Manda dala yuva yapmaz, karga gelip göle yatmaz.&lt;br /&gt; İnsanı şaşırtan, olağan dışı işlerin olduğu, yolsuzlukların başını alıp gittiği, halkın bezdirildiği yıllardı belki. Yöneticilerin rüşvetle atandığı, eleştirinin yasak olduğu bir dönemde, halk ozanının halkını mizah yoluyla aydınlatması, bilgilendirmesi, yönetimin hicvedilmesiydi belki de.&lt;br /&gt;“Manda yuva yapmış söğüt dalına” dendiğinde, karşısındakinin; sesli-sessiz, “hadi be sende, öyle şey olur mu?” tavrına girdiğinde: “Bırak sen mandanın söğüt dalına yuva yapamayacağını, manda, daldaki yuvada doğurmuş, koskocaman yavrusunu, ufacık sinek kapmış, alıp gitmiş bile.” deyip, üstüne “cilayı” çekiyor.&lt;br /&gt;Şok üstüne şok…&lt;br /&gt; Kimi atasözlerimizde, deyimlerimizde de vardır bu tür anlatımlar.&lt;br /&gt;Türkünün sözlerinin daha bestelenmediği, yazıldığı anları düşünelim.&lt;br /&gt;Halk arasında: Amaan aman” denerek süslenir sözler, zaman-zaman.&lt;br /&gt;“Amaan aman: Bıktım gayrı ne bu? Amaan aman; (bu olaya) fazla kafanı takma, oluruna bırak.  Amaan aman, bek de zorumuş…  Amaan aman ölüm yok ya, sağlık olsun bir gün düzelir elbet. Hep böyle gidecek değil ya.” Gibi.&lt;br /&gt;Gördün mü demek, haberin var mı, sen de algılayabildin mi, bana katılıyor musun? Anlamında.&lt;br /&gt;Daha söze başlamadan çekilen; Ooof, of. Sözcükleri, türküde söylendiği gibi değil, şiir okur gibi söylenmeli ve öyle algılanmalı. Hani, Yusuf HAYALOĞLU’nun; “Ah ulan Rıza”şiirinde olduğu gibi. Halkımız dertlendiğinde, acıklı bir olayı anlatmağa hazırlandığında ya da üstesinden gelmek isteyip de alt edemediği, çok üzüldüğü, etkilendiği olaylar karşısında çeker “of”u.&lt;br /&gt;Başka bir dörtlükteki;&lt;br /&gt; Sabahleyin erken çifte giderken&lt;br /&gt;Amman(amaan) aman&lt;br /&gt;Öküzüm torbadan düşmüş gördün mü? Sözleri de; tümüyle gerçek aramadan yorumlanması gereken sözler ve anlatım biçimi.&lt;br /&gt;Sabahleyin çifte erken gidilir. Boyunduruğa koşulan öküzler, boyunduruğa takılan sabanı da taşır. Çiftçi; yiyip içeceğini yünden dokunmuş torbaya (çuvalcık) koyar, torbayı, ağzına takılı olan iple büzer. İçinde olanların, torba ters bile dönse, düşmesi olanaksızdır. Sabana koşulu öküzleri o torbaya koymak olası mı? (Mızrak çuvala sığmaz)  Öküzleri torbaya koymuş olsan bile; o güne kadar hiç bir şey düşmeyen o büzgülü torbadan öküz düşer mi? “Bırak öküzün torbaya sığdırılamayacağını, konamayacağını, koydum da düşmesi olanaksız olan torbadan düşmüş bile…&lt;br /&gt;Şerefesi, (korunağı) olan minarede ezan okuyan hocanın kendisi atlamadıkça düşmesi olası mı? Düşmez de; anlatım öyle…&lt;br /&gt;Hep, herkesin ortak tanıdıkları varlıklardan örnek vermiş ozan.  Manda, öküz, torba, hoca, un, elek,  deve...&lt;br /&gt;            “Neler geldi, neler geçti felekten&lt;br /&gt;            Amman aman&lt;br /&gt;            Un elerken deve geçti elekten.”&lt;br /&gt;            Felek; insanın yaşantısını, pekte iyi olmayan, istemediğimiz yönde etkileyebilen, zaman-zaman da serzenişte bulunduğumuz, zararı pekte yıkıcı olmayan doğumdan ölüme birlikte yaşadığımızı sandığımız gizli bir güç.&lt;br /&gt;            Burada ozanımızın, halkın içinden çıkmış, “musannif” olduğu, “mürekkep yalamış,” devlet katından emekli, kimi yetkileri de olan birisi olduğunu sanabiliyoruz:&lt;br /&gt;“Başımdan çok işler geçti. Çok günler gördüm. Aslında bu konularda deneyimliyim de. İnce eledim, sık dokudum. O kadar özen gösterdim, benim gözümden de kaçtı.” Ya da: “Daha önceleri de tanık olduğum benzer olaylar oldu. Geldi geçti.”&lt;br /&gt;            Un; değirmende, buğdayın su gücüyle dönen iki taş arasında ezilerek inceltilmiş şekli. Su gücüyle alttakinin üstünde dönen taş, önce buğdayın kabuğunu soyar, sonrada inceltir. Bu inceltme sırasında, buğdayın içinde bulunabilecek saman ot parçaları ve buğdayın soyulan kabuğu da una karışır. “Gıl-gıcır”da gitmiş olabilir. Ekmek yapmaya yeltenip hamur yoğurmaya başlamadan önce, un; elekten elenir. En ufak saman parçası, buğday kabuğu elekten geçemez.&lt;br /&gt;İşte, unun zor geçtiği o elekten geçmiş deve...&lt;br /&gt;            Sıklıkla yinelenen:&lt;br /&gt;“Amanını yandım&lt;br /&gt;Tiridine bandım&lt;br /&gt;Bedava mı sandın&lt;br /&gt;Para verdim aldım” Bölümü de; bilgi birikimli, zengin anlamlı…&lt;br /&gt;Bu gün bile,  başa deflemesi zor bir olumsuzluk geldiğinde: “Yandım, yandım. Ben yandım.” denir. Kimi zaman da dizler dövülerek.&lt;br /&gt;Tirit: Tosya-Kargı-Taşköprü ilçeleri arasındaki; Elek Dağı Köylüklerinde, erkeç ya da  seyis etinin,  odun yanan ocakta çevrilerek yapılan kebaptan akan yağlı et suyu. Bayat ekmeğin yağlı suda yumuşatılıp, üstüne az sarımsaklı yoğurt ve tereyağı ekilmesiyle yapılan “ıslama” değil.&lt;br /&gt;Belirli yaştaki pek “kart” olmayan erkeç kesilir. Derisi yüzülüp karnı boşaltılır. Boşalan karnı; bol baharat katılmış soğanla doldurulur, hayvanın kendi bağırsağıyla dikilir. Boynundan sokulup kıçından çıkarılan kazık, bol ve kuvvetli yanan ocağın iki yanına oturtulmuş çatallara yerleştirilir. Kızmış ocak ve “harlı”  yanan ateş karşısında, erkeç eti bilimlice döndürülür.  Et döndükçe, kızardıkça; etten, yağla karışık su akar. O suyun damladığı yere, temizlenmiş ekmek sacı konarak yağlı et suyu (Tirit) biriktirilir. Kebap piştiğinde, su akmaz olur. Ateş aralanır, iyice içini çekmesi beklenirken, odada olanların tümü “buyur” edilerek, ev sahibince hazırlanan “serme ekmek” (Yufka) tiride banılarak yenir.&lt;br /&gt;Tirit bedava, kebap parayladır. Kebabı herkes alamaz. Parası olup ta kebap alabilecek olanlar saptanır, o kadar pay edilir, “ok” atılır. Herkes payını alır.&lt;br /&gt;“Ben şaştım kaldım. Doğru dürüst yemedim bile. Bir iki kere bandım, her zaman bedava olan tiritten yediğim için para istediler ve aldılar. Tirit bile parayla olmuş. Gelenek görenek insanlık kalmamış. Herkes kendisini, çıkarını düşünür olmuş. Yakınmalarınız yerinde, haklısınız. Olanların ben de farkındayım… Ne yapalım, canımız sağ olsun. Bir gün düzelir, düzeltiriz. Farkında olun yeter.”gibi duyguları çıkartabiliriz.&lt;br /&gt;Halkın içinden çıkan, halkı iyi tanıyan bir ozanın; olayların,, umutsuzlukların “cana tak dediği” yıllarda; olumsuzlukları hicvederek halk ağzıyla halka anlatmış, onları teselli etmiş, yatıştırmış, duymayanlara da “yumuşatıcılı” olarak duyurmuş olmalı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-4419610524736631856?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/4419610524736631856/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=4419610524736631856' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/4419610524736631856'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/4419610524736631856'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2007/11/amanini-yandim-fikri-uzun.html' title='&quot;AMANINI YANDIM&quot; / Fikri UZUN'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-2582852477766893024</id><published>2007-11-26T14:50:00.001-08:00</published><updated>2007-11-26T14:51:42.194-08:00</updated><title type='text'>TEL SARARIM, KALIP ÇAKARIM / Fikri UZUN</title><content type='html'>TEL SARARIM, KALIP ÇAKARIM&lt;br /&gt;                                                                                              Fikri Uzun&lt;br /&gt;            Tek kanal televizyon döneminde, Ayhan Işıklı, Öztürk Serengil’li, Türk filmleri ve Dallas, Filamingo Yolu gibi Amerikan dizilerinin bol-bol gösterildiği, bu dizilerin seyredildiği saatlerde sokaklarda kimsenin kalmadığı, hayatın durduğu yılların ardından, “Gezelim Görelim-Yol Hikayeleri” gibi programlar yapılıp yayınlanmaya başladı. Tayfun Talipoğlu’nun, belgesel niteliğindeki “Yol Hikâyesi” programı da izlenmeğe değerdi. “Yol Hikâyesi; insanların sıra dışı yaşantılarını, ekrana taşıyor, Tayfun Talipoğlu’nun güzel anlatımıyla da birleşince, beğeniyle izleniyor, alışılmışın dışındaki görüntüler ilgi çekiyordu. Hemen her programını izliyor, kaçırmamağa çalışıyordum.&lt;br /&gt; Programlardan birisinin yayınında, taş ocağı ve taş ocağında çalışanlar gösteriliyordu.&lt;br /&gt;Güneşin yakacak yer bırakmadığı yüzüne, çalışmanın üretmenin verdiği mutluluk yansımış, eldivensiz elleri meşinleşmiş, tırnakları kütelmiş bir kadın, bağdaş kurup oturmuş, taş kırıyordu, dört köşe şekil verdiği kaldırım taşlarını. &lt;br /&gt;            Yaşar mı, yaşamaz mı, kimdir, nerelidir?..&lt;br /&gt;            Ellerinden öperim.&lt;br /&gt;            O, “Köşe dönücülere,” borçla geçinmeye alışmışlara inat ekmeğini taştan çıkartıyordu.&lt;br /&gt;            Ne var ki ekmeğini taştan çıkartmaya çalışan azınlıktaydı. Gittikçe de azaldı. “Borç yiğidin kamçısıdır” söylemi bahane edilip, içte ve dışta borçlanıldı. Faizini ödemek için yeniden borçlanıldı. Borç, yuvarlanan kartopu gibi büyüdü gitti. “Borçlanma işini, ikili ilişkileri gözden geçireceğim” diyenler tükendi.&lt;br /&gt;            Emek vererek kazanmak isteyenler de azaldı.&lt;br /&gt;            Her konuda dünya sonuncusu olacak değiliz ya. Reklâmcılıkta, dünya sıralamasında önlerdeymişiz. Saçma sapanları, Radyo Televizyon Üst Kuruluna, reklâm denetim makamına takılması gerekip de takılmayanların dışında, çok seviyeli, gerçekçi, inandırıcı güven veren reklâmlarımız da var.&lt;br /&gt;Bu günlerde yayınlanan bir boru reklâmı, (İki bacanağın üretmeyi düşündüğü boru değil) reklâmdan çok, ”kısa dönem” halk eğitimi gibi. Ülkenin onurunu kurtarmak, kalkınmasını bağımsızlığını sağlamak, sorumluluk duygusu aşılamak için eğitici bir reklâmdan öte, beyinlere kazınması gereken bir öğüt, bir tembih..&lt;br /&gt;Güzel-güzel laflar edildikten sonra; o taş kıran ileri yaşlı kadının benzeri bir kadın görüntüye çıkıp, “Tel sarıyom, kalıp çakıyom” diyor, serin-serin. Ve ekliyor: “Emek vermeden yemek olmaz…”&lt;br /&gt; Bu iki, ya da üç cümlelik öneriyi benimsesek önce kendimiz sonrada ülkemiz “refaha” kavuşur, “Boyun eğrisi”nden de kurtulurduk.&lt;br /&gt;Ona seçimleri, partileri, kurulacak hükümetleri sorsanız; “Ben parti marti bilmem. Tel sarar kalıp çakarım” diyecektir. Aslında, söyledikleri ülke sorunlarına ilgisizlikten değil, “Başa” kim gelirse gelsin hazıra konmayı hazmedemediğinden, atalarından tembihli olduğundan. “Taşı sıkar, suyunu çıkarır kimseye boynu eğri kalmak istemem” düşüncesindedir.&lt;br /&gt;            Bu sözlere “itiraz” edecek kimse olacağını sanmıyorum. Sanmıyorum da, uygulamağa gelindiğinde, uygulayan, uygulamağa yeltenen çok az.&lt;br /&gt;Önceleri böyle değildik. Yakın yıllarda, hep, emek vermeden yemenin, alın teri akıtmadan uğraşmadan kazanmanın yaşamanın, daha da ötesi zengin olmanın düşleri kuruluyor.&lt;br /&gt;            Ah hepimiz, Emek vermeden yemek olmadığını özümseyip, tel sarıp kalıp çakabilsek…&lt;br /&gt;            Daha doğrusu, üretsek.&lt;br /&gt;            Çalışmadan, yorulmadan, emek vermeden zengin olmanın “Haram” olduğunu bilip, gerçekten benimsesek…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: 22 Temmuz 2007 Seçimi öncesi yazılmış, seçim sonrası yayınlanmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-2582852477766893024?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/2582852477766893024/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=2582852477766893024' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/2582852477766893024'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/2582852477766893024'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2007/11/tel-sararim-kalip-akarim-fikri-uzun_26.html' title='TEL SARARIM, KALIP ÇAKARIM / Fikri UZUN'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-6403044074548802676</id><published>2007-11-26T14:49:00.000-08:00</published><updated>2007-11-26T14:50:40.966-08:00</updated><title type='text'>TANYERİ AĞARINCA / Fikri UZUN</title><content type='html'>TANYERİ AĞARINCA&lt;br /&gt;            Ağaçların gölgesine oturup, uzun-uzun konuştular.&lt;br /&gt;            O gün, Kastamonu’ya gitmeyecek, Gölköy Öğretmen Okulu çevresinde sabahlayacaklardı. Yarın sınav vardı. Uykusuz sınava girmenin başarıyı olumsuz yönde etkileyeceğini hiç düşünmediler.&lt;br /&gt;Kitapları ellerinde, ağacın gölgesinden kalkıp yürürken; havaya baktılar; yağmur yağma belirtisi yoktu.&lt;br /&gt; Gölköy Öğretmen Okulu ile Teknik Ziraat Okulu arasında bir iki “tur attılar.” Bilgi alış verişi yaptı, girecekleri sınavın ders konuları ile ilgili konuştular.&lt;br /&gt;Teknik Ziraat Okulu önünden geri döndüklerinde, güneş battı. Ozan, güneşin battığı yöne baktı. Gökyüzünde parlak, sarı bir ışık gördü. Uçak sandı. Hava karardıkça, ışık ilerlemedikçe yıldız olduğunu anladı.&lt;br /&gt;Gökyüzündeki bildik yıldızlar daha görünmüyordu.&lt;br /&gt;            Çocukluğunda davar güderken Güllü Kız’ın sık-sık söylediği: “Yıldız akşamdan doğarsın/ Dağlara boyun eğersin/ Sen de ben gibi yar mı seversin? / Doğmayaydın sarı yıldız mavi yıldız” türküsünü anımsadı.&lt;br /&gt;            Bu ışık, ders kitaplarında da okuduğu “Çoban Yıldızı” olmalıydı.&lt;br /&gt;Hava karardı; yamaçlardaki çalılar insan, tepelerdeki ağaçlar dev oldu. Hep uzaklara bakıyor, yakınlarındaki ağaçları gözleri görmüyordu.&lt;br /&gt;Daha güvenli olduğuna inandıkları, eğitim binalarına yakın, elma ağaçları arasında, otları yarı kurumuş bahçeye oturdu, halka oluşturdular. Oturur oturmaz, oralarına buralarına pıtrak battı. Kendi olanaklarıyla, pıtrakları etkisizleştirdiler.&lt;br /&gt;Konaklayacakları elma bahçesinin, geceyi geçirmeye uygun olduğu üzerinde konuştular. Ses ayarlarını kısıp, bir süre yarın girecekleri sınavla ilgili birbirlerine soru sordu, ardından sessizliğe büründüler. Ya bedenlerini ağaçlar arasındaki tümseklere, ya da tümsekleri bedenlerine uydurup, ayakları halkanın içinde, başları dışında uzandılar.&lt;br /&gt;Bedenlerinin değişik yerlerine tutunan (yapışan) pıtraklar, tenlerine erişemese de, rahatsız ediyordu. Böcek ya da akrep soktuğunu sananlar oldu. Pıtrakları, yapıştığı yerden kopartıp attılar.&lt;br /&gt;Yattıkları yerde, o yana bu yana döndükçe, pıtraklar yeniden yapıştı, yeniden attılar.&lt;br /&gt;Aralarında uyuyanlar oldu. Uyumayanlar; uyuyanlara saygı gösterdi, hiç konuşmadılar.&lt;br /&gt;Ozan sırt üstü yattı, gerindi, iyice uzandı. Ellerini, ensesinden kenetledi başının altına koydu. Tümsekleri daha önce el yordamıyla düzlemişti. Düzlemişti de, tam sırtının ortasında bir sivrilik hissetti. Huzursuz oluyordu. Yan döndü, elini arkasına atıp, yerde gezdirdi.  Çevresi toprak dolu bir taş buldu. Parmaklarıyla taşı söktü, yanı başına koydu, el yordamıyla toprağı düzledi.  Sırtüstü dönüp, yeniden uzandı. Bu kez olmuş, yattığı toprak bedenine uymuştu.&lt;br /&gt;Bulutsuz gökyüzüne ve yıldızlara baktı. “Büyükayı-Küçükayı” takımyıldızlarını aradı, buldu.&lt;br /&gt;Bulutsuz gökyüzü, hiç görmediği kadar güzeldi. Işıklarını titreten yıldızlardan kayan, yeryüzüne gelemeden kaybolanlar oldu.&lt;br /&gt;Oralara uçmak, bir yerlerde gezinmek, yukarıdan aşağıya bakmak, geçti içinden.&lt;br /&gt;Uyuyan arkadaşlarından kimileri uyandılar. Uyananlar, arkadaşlarının da uyanmalarını bekliyor, uyandırmaya kıyamıyorlardı.&lt;br /&gt;Erfelekli; uyanıklar; uyarı duyuru yapmadan bir fıkra anlattı. Fıkra bittiğinde uyanıkların hepsi de uyuyanları unutup, seslice güldüler. Kahkaha sesinden etkilenip, uyuyanlar da uyandı.&lt;br /&gt;Gülenlere şaşan şaşkınlara da güldüler.&lt;br /&gt;Hemen hepsi sırayla, ya bir fıkra, ya da bir anı anlattılar. Gülüştüler.&lt;br /&gt;Anlatacak fıkra, konuşulacak laf kalmadı, uykuları geldi, sırt sırta verip uyudular. Gece ilerledikçe hava soğudu. Üşüdükçe birbirlerine sokuldular. Yarı uyur, yarı uyanık, uzaklardaki köpek, yakınlarındaki böcek seslerini duydu, tedirgin olmadılar. Bu seslere alışkınlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gece yarısı geçmiş, “Gölköy Ovasını“ ayaz basmıştı. Bir-bir uyandılar. Üşümüşlerdi. Hemen hepsi titremeğe başladı. Ateş yakmayı düşünmediler. Gecenin bu geç zamanında, insanlar ateşi görecek, “ayağa kalkacak,” bahçede yattıkları duyulacak onurları kırılacaktı.&lt;br /&gt;            Sınavdan çıktıkları günler; “Daday Sandalye”lerinde oturup eskimiş tahta masalarında zeytin ekmek yedikleri, Subaşı’ndaki kahvehane geldi akıllarına.&lt;br /&gt;“Kahveye gidelim” dedi Boyabatlı.&lt;br /&gt;Pıtraklı bahçede sırt sırta yatıp uyananların hepsi de onayladı bu isteği.&lt;br /&gt;            Kesmenden yürüyüp, Subaşı Köyüne, kahvehanenin önüne geldiler, kahvehane kapalıydı.&lt;br /&gt;Ozan, havaya (gökyüzü) baktı, daha şafak sökmemiş, ortalık karanlıktı. Sekiz dokuz kişiydiler. Gündüz bile kahvehanede bu kadar müşteri olmuyordu, “Kahvehaneciyi çağırsak, bizim için kahvehaneyi açar” diye düşündü Ozan. Kimseye danışmadan, sağ elinin orta parmağını ortasından büktü, kemikli köşesini kahvehanenin kapısına birkaç kez vurdu. Kahvehanenin ahşap kapısı güneşten kavrulmuş, tahtaları üzerinde diklemesine girintili çıkıntılı “tarak dişi” gibi çizgiler oluşmuştu. Büküp kapıya vurduğu orta parmağı acıdı, kapı sesini, kendilerinden başka duyan olmadı. Orta parmağını ortasından büktüğü elini yumruk yaptı, etli yerini kapıya, üç dört kez, daha hızlı vurdu. Kapı, yüzündeki halka ile birlikte titreşerek oldukça tedirgin edici bir ses çıkarttı.&lt;br /&gt;Kahvehanenin üstündeki evin camını yukarı kaldırıp, dağınık saçlarıyla başını dışarı uzatan adam: “Kim oo!” dedi.&lt;br /&gt;“Biz, her zaman gelen öğrenciler. Çay içmeğe geldik” dedi Ozan. Adam:&lt;br /&gt;“Kahvecinin evi burası değil. Önünde at arabası salıverilmiş olan evin, iki ev ötesi dedi.&lt;br /&gt;Gecenin zifiri karanlığında, arabayı gördü, evi buldu, kapıyı çaldı, kahveciyi uyardılar. Camı açıp kendilerine bakan kahveciye:&lt;br /&gt;“Çay içmeğe geldik” dedi, Erfelekli.&lt;br /&gt;Bir yıl önce vekil öğretmenlik yaptıklarında, esas öğretmen olmaya karar veren ve dilekçe verip, Gölköy Öğretmen Okulu’nu dışarıdan bitirmeğe gelenlerin kimi Erfelekli, kimi Sinoplu, kimi Zonguldaklı, Boyabatlı, kimi de Kastamonuluydular.&lt;br /&gt;Sınav bir iki gün ara ile olursa kesmenden yürüyerek Kastamonu’ya geliyor, ucuz bir otele yerleşip ders çalışıyor, ardı ardına olduğu günlerde Kastamonu’ya gitmiyor, değişik yerlerde sabahlıyorlardı.  Her öğlen, Subaşındaki tek fırından ekmek, bakkaldan yeterince orta boy bir kese kâğıdı zeytin, birkaç baş soğan alıp, kahvehanede yiyor, üstüne de çay içiyorlardı.&lt;br /&gt;Kahvehaneci onları tanıyordu.&lt;br /&gt;İki bir etmeden, alelacele giyinip aşağı indi. Yıldızların ışığında, hep birlikte neşe içinde kahvehaneye geldiler.&lt;br /&gt;Kahvehaneci, kahvehanenin kapısını açtı, gaz lambasını yakmaya yeltenmedi. Gaz lambasının gazı dün akşamdan bitmişti. Öncelikle sobaya yöneldi. Üşüdüklerini anlamıştı. Çay kazanının altında yaktığı kuru meşe odunu, köşede yığılıydı.&lt;br /&gt;Sobayı çattı, odunların önüne birkaç kıymık çıra koydu, kibritle tutuşturdu.&lt;br /&gt;Soba; yanmaya başladı. Ateşten dilini, önündeki delikten, çabuk-çabuk çıkartıp çekiyor, çevreye titrek ışık yayıyordu.&lt;br /&gt;El yordamıyla oturdukları masayı ve birbirlerini daha iyi gördüler. Kahveci, hemen ocaklığa yöneldi. Külü maşayla eşip, akşamdan gömdüğü kalın meşe közlerini çıkarttı. Üstüne odunları çattı. Odunlar az sonra çatırdayarak yanmağa başladı.&lt;br /&gt;Soba; iyice tutuşmuş, kendisine özgü ses çıkartmaya başlamış, arkası kızarmıştı.&lt;br /&gt;Sıcaklık, iliklerine kadar işledi.&lt;br /&gt;Sinoplu, üzerine yapışan pıtrakları bir eliyle topladı, öteki elinde biriktirdi, kalktı soba deliğinden içeri attı. Soba, diliyle yalarcasına, pıtrakları içine çekti aldı.&lt;br /&gt;Sinoplunun pıtrak ayıkladığını görenler üstüne-başına baktı, buldukları bir iki pıtrağı, masadaki kül tablasına koydular.&lt;br /&gt;Öteki masada ayrı oturan, elindeki bezle oturduğu masayı silen kahveci; “Eee anlatın bakalım nasıl gidiyor işler?” dedi.&lt;br /&gt;“Valla, bir çift öküzün arasından dananın ciğerini söküp almağa çalışıyoruz” dedi, bulduğu son pıtrağı kül tablasına atmaya çalışan Sinoplu.&lt;br /&gt;“Eh, Allah kolaylık versin” deyip, hem yanıtladı, hem de dilekte bulundu kahveci, oturduğu masayı silip ayağa kalkarken.&lt;br /&gt;Ocaklıktaki, içi su dolu, altında odun yanan “çay kazanı”, önce cızırdadı, sonra fokur-fokur kaynamaya başladı. Çay kazanının kaynama sesini duyan kahveci kalktı, bakır çaydanlığa önce kaynayan suyu, sonra da üstüne çayı koydu. Omzundaki ıslak bezi bir çırpıda eline alıp, kaynayan kazanın orasını burasını severcesine sildi. Saatine baktı, yanlarına oturdu.&lt;br /&gt;Yolun öte kıyısında, camından kör ışık yayılan fırından, ekmek çıkmasını beklediler.&lt;br /&gt;Soba deliğinden süzülüp, kahvehaneyi aydınlatmaya çalışan titrek ışık görünmez oldu.&lt;br /&gt;Tan yeri ağarmıştı.&lt;br /&gt;Sokakta gezinen tavukların, akı da karası da görünüyordu.&lt;br /&gt;Fırıncının yeni çıkan ekmekleri cama dizdiğini gören Sinoplu, birden kalktı, fırından yeni çıkan ekmeklerden bir kucak getirip masaya döktü. Ekmekleri bölüp, yemeye başladılar.&lt;br /&gt;Bakkal daha açmamıştı. Aslında, sıcak ekmek katık istemiyordu.&lt;br /&gt;Doymalarına yakın, çay da demlendi. Kahveci onlara demeden, bardakları gıcırdatarak bir kez daha yıkadı, demlenen çayı bardaklara koyup öğrencilere verdi.&lt;br /&gt;Öğrenciler bir demlik çayı içip bitirdiler. Kahveci yeniden demledi.&lt;br /&gt;Uyku tutmayan, ya da erken kalkan köylüler de tek-tek gelmeye başladılar.&lt;br /&gt;Felsefecinin: “Memleketin ücra köşelerine gidip, Amerikan barış gönüllüleri yerine sizler hizmet edeceksiniz” sözünü anımsadı Ozan. Sınavda başarılı olup olamayacağını düşünüyor, düşler kuruyordu. “İyi bir yer” değil, “her ahval ve şerait içinde” yurdun en ücra köşelerde görev yapmaya kararlıydı.&lt;br /&gt;Sınav saati yaklaştı. Birer çay daha içip, yola çıktı, geldikleri yoldan sınav salonuna geldiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sınavların tümü bitti. Anımsamak için birbirlerinden imzalı fotoğraf, yazışmak için adres aldılar. Tek-tek sarılıp ayrıldı, memleketlerine gittiler.&lt;br /&gt;Ozan da köyüne gitti.&lt;br /&gt;Bir süre sonra, eline resmi yazışmalarda kullanılan sarı zarf ulaştı. Açtı okudu. Esas öğretmen olmuş, Taşköprü İlçesi İlk Öğretim Müdürlüğü emrine atanmıştı.&lt;br /&gt;Hiç zaman kaybetmedi. Taşköprü’ye de uğrayan Kastamonu-Boyabat arası posta çeken, tek ulaşım aracı “Bağdatlının otobüsü’ne” bindi. Otobüs yolda yolcu indirdi, yolcu bindirdi. Yolcuların parasını, en arka koltukta oturan; “şems-i siper “ kara şapkalı adam aldı.&lt;br /&gt;“Boyabat Postası” Gök Irmak üzerindeki “taş köprüden geçti, Taşköprü’ye” geldi, Bağdatlı Yazıhanesi önünde durdu. Yolcularını indirip, daha Boyabat’a gidecekti.&lt;br /&gt;Ozan; Taşköprü’de indi. Babasının, Nevşehir, Muhtelif Gayeli Ortaokul birinci sınıfına başladığında aldığı, o günden bu güne boyası yer-yer dökülmüş, yayları gevşemiş boru karyolasını, ninesinin armağan ettiği, gelinlik yatak yorgan ve yastığını, kimden kaldığını merak etmediği tahta bavulunu, boyasız sobasını otobüsten indirip, yazıhanenin ön duvarına yasladı. İlköğretim müdürlüğünü sordu, gösterdiler. Kolayca buldu.&lt;br /&gt;Dış kapının üstünde asılı, üst tarafından ileriye yatık duran, kara zemin üzerine sarıyla yazılmış: “Taşköprü İlköğretim Müdürlüğü” yazısını okudu.&lt;br /&gt;İçeriye girdiğinde, koridorda gördüğü adam, kalınca bir sopanın ucuna bağladığı tilizle yerleri siliyordu.&lt;br /&gt;Ozan, o adama ilköğretim müdürünün odasını sordu. O’ da gösterdi. Yerleri silen adamın dediği gibi; ilerledi, sağa döndü. Kapının üst pervazında, büyük harflerle:”İlköğretim Müdürü” yazıyordu. Yazı çerçevesiz, karaya boyanmış cam zemin üzerine, altın yaldızla yazılmıştı.&lt;br /&gt;Ozan kapıyı birkaç kez tıkladı, duyan olmadı. Yavaşça açıp içeri girdi. Tam karşıda sarı saçlı, sarı bıyıklı bir adam, yere bakarak telefonla konuşuyordu. Ozan’ı görünce, başını kaldırdı, telefonla konuşmasını kesmeden başıyla “senin farkındayım” ya da “buyurun, hoş geldin” der gibi yaptı. Odadaki öteki iki kişi, masanın üstüne yayılı kâğıtları dosyaya takıyorlardı. Ozan’ın geldiğini görmemiş gibi davrandılar&lt;br /&gt;Ozan, telefonla konuşan adamın karşısına dikildi, telefon konuşmasının bitmesini bekliyordu. Sarı saçlı, sarı bıyıklı adam: “otur” dedi yine konuşmadan. Masanın kıyısında, ağaç ayaklık üzerinde duran, değişik bir ağaç diliminin üstünde: “Vehbi Güneş” yazıyordu. Yazı, çini mürekkebi ile yazılmış, üzeri ağaçla birlikte cilalanmıştı.&lt;br /&gt;Ozan, sarı zarfını cebinden çıkartıp, eline almış, hazır etmişti. Sarı saçlı adamın telefon konuşması bitti. “Hoş geldin agasının ” dedi, Ozan zarfı uzatmadan O uzanıp aldı. Zarfı açtı, yazıyı okudu: “Hocayı hemen göreve başlatın” dedi, dosya düzenleyen adamlara bakarak.&lt;br /&gt;O gün; 31 Aralık 1968 di.&lt;br /&gt;Vehbi Güneş; önce saatine, sonra Ozana baktı: “Hiç vakit kaybetme. Atandığın köyün köylüleri pazarda zelve satarlar. Muhtar da pazardadır. Onları bul, birlikte köye gidersiniz” dedi.&lt;br /&gt;Ozan sevinçliydi. Kendi kendine gülümseyerek ilköğretim Müdürlüğünden çıktı, sora-sora pazaryerini buldu, zelve satanları gördü.&lt;br /&gt;Sıra-sıra oturmuş zelvecilerden ilk sıradakine selam verip, sevineceğini de sanarak: “Ben sizin köyün yeni öğretmeni Ozan” dedi. Az önce, zelve satacağını sanan, zorla gülümseyen adam, başını önüne dıktı, hiç konuşmadı. Ozan, vatandaşa iyi yaklaşamadığını, iletişim kuramadığını sandı, ikinci sıradaki adama yaklaştı. İki yanı zelve dolu ikinci adam; önündeki iki müşteriye, zelvelerinin kuru meşeden yapıldığını, kırılıp çatlamayacağını, ıslandığında burulmayacağını, elindeki zelveyi okşayarak anlatıyordu.&lt;br /&gt;İki adamın ikisi de zelve almadan gittiler. Ozan, gülümseyerek selamladı ikinci adamı. Adam aynı sıcaklıkla karşıladı Ozanı.&lt;br /&gt;“Ben sizin köyün yeni öğretmeni” der demez; ikinci adamın “kimyası bozuldu, yüzü ak bak oldu.” Yere değil de, dalgın-dalgın başka yöne baktı.&lt;br /&gt;Ozan kızdı, üçüncü sıradaki zelveciye gitmedi. İkinci sıradaki zelvecinin önünden ayrılmadan:”Muhtar nerede?” dedi öfkelice. Adamın çenesini uzattığı yöne baktı, gelip gidenlerden başka, ayakta iki adam çabuk-çabuk konuşuyordu. Yanlarına yaklaştı, selam verdi, aldılar. Adamlardan birisi uzun boylu, öteki de kısa boyluydu. Kısa boylu, kırmızı yüzlü adama; “Muhtar hanginiz?” dedi, Ozan, kızgınlığını belli etmeden.. Kısa boylu adam; uzun boylu, uzun yüzlü, kinot pantolonlu adama bakıp çenesini de uzatarak: “Bu” dedi.&lt;br /&gt;Ozan; ezberlemiş gibi, zelvecilerin karşısında söylediği aynı cümleyi söyledi. Muhtar hiç oralı olmadı. Karşısındaki adamla arpa pazarlığı yapıyordu. Ozan iyice kızdı. Sanki güneş tutuldu, dünya karardı.&lt;br /&gt;Fırlarcasına dönüp, hışımla İlköğretim Müdürlüğüne gitti. Kapıdan girer girmez, güler yüzle, “babacan” tavırla karşıladı Ozanı, sarı saçlı, sarı bıyıklı adam.&lt;br /&gt;Ozan, daha oturmadan;” Hocam bu köylülerde bir acayiplik var. Hadi ben kötüyüm, kötü olduğumu ne biliyorlar?” dedi.&lt;br /&gt;Sarı saçlı, sarı bıyıklı adam: “Agasının; o köyde, bir yanlış anlaşılma sonucu çok değerli, çok sevdikleri öğretmeni öldürdüler. Sen o öğretmenin yerine gidiyorsun. Köylülerle zaman içinde iyi ilişkiler kurabilecek birisine benziyorsun. Hiç korkma, o köye git. Eğitim ordusu olarak arkandayız” dedi.&lt;br /&gt;Gerçekten, o yıllarda öğretmen toplumu, Ordu’dan sonra, bir ordu gibiydi.&lt;br /&gt;Ozan’da yeniden “her ahval ve şerait içinde görev yapma” duygusu güç kazandı. Az önce kararan ortalık aydınlandı.&lt;br /&gt;Ayrıldığı Pazaryerine yeniden gitti. Atandığı köyüne nasıl gidebileceğini araştırdı. İlgilenen Başka köylü pazar esnafı, Kavas Hasan’ı gösterdiler. Kavas Hasan; Ozan’ın atandığı, köylerinde görevli öğretmenin, bir hiç yüzünden öldürüldüğü Kızılcaören Köylülerindendi. Başında, Mevlevi semazenlerininkine benzer, kahverengi yünden örülmüş külah vardı.&lt;br /&gt;Kavas, öldürülen öğretmenin yerine gelen yeni öğretmenin “eşyalarını” beş lira karşılığında kır beygirine yükledi. Panayır yerini ve bir kuru çayı geçip ağaçsız, otsuz bir yamaca sardılar. Yol yok, hayvan ve insanlar gele gide, iz oluşmuştu.&lt;br /&gt;Yolda giderlerken bir süre konuşmadılar. Ozan, öğretmenin öldürülme nedenini bilmiyor, bilmek istiyordu.&lt;br /&gt;Kavas Hasan’a sorası geldi, sormadı. Bu iyi gidişi bozmak ta istemedi. “Ya yükü yıkar, yolda bırakır giderse?” dedi içinden.&lt;br /&gt;“Hocam yoruldun mu?” dedi Kavas Hasan. Bu çok önemli bir aşamaydı. Ozan’ın ağırlığı azaldı, uçacak gibi oldu. “Yok, yorulmadım-yorulmadım Hasan ağa” dedi.&lt;br /&gt;“Şu meşelikli tepeyi aşınca, ilerisi köye kadar hep düzlük. Binecek yer olsa, beygire bindirirdim” dedi Kavas Hasan. Kır beygirin bir yanında somya ile yastık-yorgan, öteki yanında yatak, semerin ortasında tahta bavul, onun üstünde de soba sarılıydı.&lt;br /&gt;Nasıl olsa, konuştuklarını görecek duyacak kimse yoktu. Rahat-rahat konuştu, öğretmen Ozanla Kavas Hasan. “Sana bir şey diyeyim mi hocam?” diye başladı söze: “Aslında öğretmen çok iyiydi. Köylü de onu severdi. Köyde herkese gitmez, ekmeği yenip çayı içilebilecek bir hane ile çok varış-geliş ederdi. O evin kızı “beşi” bitirdi. Kız, okulda ve evde öğretmene alışkın. Öğretmene mektup yazmış. ‘Seni çok seviyorum, sensiz duramıyorum’ demiş. Öğretmen ne yapsın? öğrencisinin hatırını kırmamak için, o da kıza yazmış. ‘Ben de seni seviyorum, okulu bitirmekle unuttum sanma her zaman gönlümdesin’ gibi laflar etmiş. Epeyce mektuplaşmışlar. Mektuplar, kızın anasının eline geçmiş. Anası da dayılarına söylemiş. Dayılarının öğretmenle araları çok iyiydi. ‘Hava alalım’ bahanesiyle öğretmeni okuldan alıp, köyün kıyısındaki harmana, oradan da samanlıkların arasına götürüp kazıkla öldürmüşler. Ölüsü üç gün sonra bulundu. Cinayeti kızın babası üstlendi. Az bir ceza aldı. Yakında çıkar. Sana tavır takınmaları bu olay yüzünden” dedi.&lt;br /&gt;Ozan; Vehbi Güneş’in iki cümlesini anımsadı. “Bir yanlış anlaşılma sonucu… Zaman içinde köylülerle iyi ilişkiler kurabilecek birisine benziyorsun.”&lt;br /&gt;Ve Ozan; yorumunu da yaptı içinden: O köylülerle mutlaka iyi ilişkiler kurmalı, kötü izlenimi silmeli, yanlış anlaşılmaya neden olabilecek davranışlardan kaçınmalıydı.&lt;br /&gt;Mektuplaşma olayını da çözmeye çalıştı: “O yaştaki çocuklar, öğretmenini çok sever. Neredeyse âşık olur. O dönemi iyi yönetmek gerekir” dedi.&lt;br /&gt;İlerleyen günlerde, varış-gelişlerini, hane ayırımı yapmadan yapmağa karar verdi.&lt;br /&gt;Meşeliği aşıp, düzlüğe çıktılar. Bir oluğun yanına geldiklerinde, köy göründü. Elini yüzünü yıkadı, avuçlarıyla su içtiler.&lt;br /&gt;Kavas Hasan, eşyaları ile birlikte Ozanı; yaşlı, harap görünümlü, sıvaları yer-yer dökük okulun, ağaç merdiveni göçük evine bıraktı.&lt;br /&gt;                                                                                              16 Kasım 2007&lt;br /&gt;                                                                                                  Kastamonu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                                                      Fikri Uzun&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-6403044074548802676?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/6403044074548802676/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=6403044074548802676' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/6403044074548802676'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/6403044074548802676'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2007/11/tanyeri-aarinca-fikri-uzun.html' title='TANYERİ AĞARINCA / Fikri UZUN'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-5507842150972861115</id><published>2007-11-26T14:47:00.000-08:00</published><updated>2007-11-26T14:49:33.337-08:00</updated><title type='text'>RÜZGÂROĞLU / FİKRİ UZUN</title><content type='html'>RÜZGÂROĞLU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;            “Müflis tüccar” iflas ettiğinde eski defterleri karıştırırmış.&lt;br /&gt;            Biz de geçmişe sığınıp, dedemden bir masal daha anlatalım:&lt;br /&gt;Zamanın birinde, ormanlıklar içinde, zengin mi zengin, merhametli mi merhametli bir yaşarmış. Bu bey, uçsuz bucaksız ormanlıklar içindeki konağında oturur, atlarını, sığırlarını, davarlarını yaylalarda otlatırmış.&lt;br /&gt;Çobanlarına, sığırtmaçlarına, seyislerine, çiftçilerine aşçılarına hizmetçilerine ayrı-ayrı ev yapmış, neredeyse bir köy oluşmuş. Bu beyin adı, Rüzgâroğluymuş. Kendi yetiştirdiği rahvan atlarına iyi biner, işlerini görevli adamları görür, kendisi her gün atı ve iki köpeği ile ava gider, ormanda, yaylalarda gezermiş.&lt;br /&gt;Günlerden bir gün; atı yedeğinde, köpekleri yanı başlarında kuş ve böcek sesleri arasında ormanda dolaşırken bir geyik görüp, silahını ona doğrultmuş. Geyik;  Rüzgâroğlu’na “melül-melül” bakmış. Rüzgâroğlu, silahını indirmiş. Geyik, hoplaya zıplaya çekip gitmiş, ormanın derinliklerinde kaybolmuş.&lt;br /&gt;Rüzgâroğlu, yamaçları inip, dereleri geçmiş, yokuşları aşmış. Ulaştığı düzlükteki kesilmiş çam ağacının, kurumuş kütüğüne oturup dinlenirken, karşı kayalıklarda yankılanan, nereden geldiği belli olmayan bir ses duymuş. Bu ses: “Ey Rüzgâroğlu; gençliğinde varlık, yaşlılığında yokluk mu istersin? Yoksa gençliğinde yokluk, yaşlılığında varlık mı istersin?” demiş. Rüzgâroğlu bu sese bir anlam verememiş.&lt;br /&gt;Konağına geldiğinde, “sineklik” odasına çıkmış, hanımını çağırmış. Hanımından başka, üç yaşında bir oğlu, beş yaşında bir de kızı varmış. Hanımı, çocukları uyutup, Beyinin yanına gitmiş. Rüzgâroğlu; ormanda olup bitenleri anlatmış, bu ses hakkındaki düşüncelerini sormuş. Hanımı da: “Yarın aynı yere yine git. O sesi bir daha duyarsan, ‘Gençliğimde yokluk, yaşlılığımda varlık isterim’ de, gençliğimizde ne eder-eder, kendimizi besleriz. Yaşlılık zor, o zaman varlıklı olmak daha iyi” demiş.&lt;br /&gt;Ertesi günü Rüzgâroğlu, aynı yerlerde avlanıp, aynı yerlerden geçmiş. Dönüşünde aynı kütüğün üstüne oturmuş, aynı sesi duymuş: “Gençliğimde yokluk, yaşlılığımda varlık isterim” demiş.&lt;br /&gt;Az önce avlanmağa giden köpekleri bir daha geri gelmemiş. Atına binip köye yaklaştığında, köyün üstüne kara duman çöktüğünü, tepeyi aşınca da bütün evlerin cayır-cayır yandığını görmüş. Eşi; Oğulları Nuryüz ile kızları Gülyüz’ün ellerinden yapışıp alevlerden uzaklaşmaya çalışıyormuş.&lt;br /&gt;Atını tepiklemiş, alevlerin üstüne sürercesine. At, “kıç atmış,” Rüzgâroğlu yere düşmüş. At alevlerin arasında kaybolmuş.&lt;br /&gt;Öteki atlar haradan, sığırlar ahırdan, davarlar ağıldan kaçmış, geri dönmemiş.&lt;br /&gt;Eğin eğinde, baş başta kalakalmışlar.&lt;br /&gt;Saklandıkları kayanın dibinden, evlerine ahırlarına son kez bakmış, geçmişi düşlemişler. Rüzgâroğlu’nun, ormanda duyduğu sözler gelmiş akıllarına: Şimdi ne yapacağız?” demiş Rüzgâroğlu eşine. Eşi de:&lt;br /&gt;“Yapacak bir şey yok. Sese kulak vereceğiz. Tüm varlığımızı kaybettik. Buralarda durmanın da anlamı yok” demiş.&lt;br /&gt;Hizmetçilerini toplayıp, üzülerek; “gayrı, benim sizi besleyecek halim kalmadı. Varın gidin. Kendinize başka bir bey bulun.” demiş, oğulları Nuryüz’ü kızları Gülyüz’ü yanlarına alıp, yurtlarını terk etmişler.&lt;br /&gt;Dereler geçip, tepeler aşan Rüzgâroğlu, eşi ve iki çocuğuyla; gele-gele bir ırmak kıyısına geldiler. Aşağı baktı, yukarı baktı, ırmağı geçecek bir geçit bulamadılar. Söğüt dallarını kırdı, sarmaşıklarla birbirine bağladı, sal yaptılar. Çocukları sala bindirdi, kendileri de birer yanından tutup, yüzerek kıyıya çıkmaya çalıştılar. Nasıl olduysa oldu, ırmağın ortasına geldiklerinde, sal ellerinden kurtuldu. Ardından yüzseler de sala yetişemediler. Irmak, sal ile birlikte, üstündeki çocukları alıp gitti.&lt;br /&gt;Yüzerek kıyıya çıkan Rüzgâroğlu ve eşi, ırmak akarından yana koştular. Koşa-koşa ayakları yara oldu, dizlerinde derman kalmadı, çocuklara yetişemediler. Irmak yakınlarındaki bir köye gidip, olanları anlattı, yardım istediler. Köylüler üç gün üç gece, çocukları aradı, ne ölüsünü, ne de dirisini bulamadılar. Bu arayış içinde, Rüzgâroğlu ve eşini konuk ettiler.&lt;br /&gt;Rüzgâroğlu ve eşi; “Ölenle ölünmez” deyip, yaşamanın yollarını aradılar. Köyün ileri gelenlerinden birisi: “Hayvanları güdecek sığırtmaç arıyorduk. İsterseniz köyümüzde durun, sığırları güdün. Karnınızı doyurur, yatacak ev veririz” dedi. Rüzgâroğlu ve eşi, birbirine baktı, sevindi,&lt;br /&gt;“Olur” dediler.&lt;br /&gt;Yıllarca köyün sığırını güttü, karınlarını doyurdular.&lt;br /&gt;Sığır güdemez olunca, o köyden de ayrılıp, ora senin bura benim bir şehre geldiler. Çok acıkmışlardı. Paraları yoktu. Rüzgâroğlu eşine: “Sen burada otur, ben şehri bir dolanıp geleyim” dedi. Aklınca, yiyecek alıp, “parasını sonra veririm” diyecekti.&lt;br /&gt;            Şehrin düzgün caddelerinde, düzgün yapılarına bakınarak gezindi. Bir ekmek fırınına rastladı. Ekmek yeni çıkmış, cama dizilmişti. Yutkundu, parası olmadığını bile-bile ceplerini yokladı. Bir kez daha ekmeklere bakıp, fırına girdi. İki ekmek alıp, “parasını sonra veririm” diyecekti. İki yanına baktı, fırında kimse yoktu. Ekmeklere baktı, kokusu dayanılır gibi değildi. İki ekmek aldı, dışarı çıktı. İçeride hamur yoğuran fırıncı, parasını bırakmadan gittiğini görünce: “Hırsız vaar! Allah’ını seven yakalasın!” diye çırpındı. Yaşlanmış olan Rüzgâroğlu kaçabildiğince kaçtı. Kaçtığını gören pazvatlar onu tuttular. İki yanından iki koluna girdiler. Kadıya götüreceklerdi. Şehrin meydanından geçerlerken bir kalabalığa rastladılar. Pazvatlar biliyordu. O gün padişah seçimi vardı. Talih kuşunu uçuracaklar, alandaki topluluğun içinde kimin başına konarsa o; o ülkenin padişahı olacaktı.&lt;br /&gt;            Alandan geçip gittiler.&lt;br /&gt;            Vakit geldi, saraydan talih kuşunu salıverdiler. Talih kuşu havalandı, alanın üstüne geldi. Döndü-döndü, çekip gitti. Görevliler şaşırıp talih kuşunun ardından koştular. Şimdiye kadar böyle bir şey olmamış, talih kuşu alanı hiç terk etmemişti.&lt;br /&gt;            Olacak iş değil, masal bu ya; talih kuşu, alanın ve şehrin üstünde döndü-döndü, geldi Rüzgâroğlu’nun başına kondu. Pazvatlar yerlere kapandı, “Bağışla padişahım. Sen büyüksün, yücesin” dediler. Rüzgâroğlu, olup bitenlerden bir şey anlamadı. O sırada, kaçan kuşu izleyen saray adamları, hem kuşu, hem de padişahı buldular. Pazvatların yerine Rüzgâroğlunun kollarına girip: “Buyurun padişahım, tacınız tahtınız sizi bekliyor” dediler.&lt;br /&gt;            Saray kapısından içeri girdiklerinde, Rüzgâroğlu gördüklerine inanamadı, Askerler kılıç kalkanları ellerinde, tığ gibi, iki geçe de hazır ola durmuş, duvarlar pırıl-pırıl ayna gibi, yerler kırmızı halı döşeliydi. Altın kaplar pırıl-pırıl parlıyordu.&lt;br /&gt;Tahtına oturttu, “Bir emriniz var mı padişahım?” dediler.&lt;br /&gt;Rüzgâr oğlu; rüya görmediğine, padişah olduğuna inandı.&lt;br /&gt;“Şehri dolaşın. Nerede bitkin, güçsüz, yerde yatan ya da oturan yaşlı bir kadın görürseniz alın gelin” dedi.&lt;br /&gt;Saray görevlileri hemen şehrin dört yanına yayıldı, açlık ve yorgunluktan güçsüz düşmüş, bayılmak üzere olan bir kadını bulup saraya getirdiler. Başka bitkin kişi bulamadılar. Ülke varlıklı, halkı sağlıklıydı.&lt;br /&gt;Rüzgâroğlu, eşi bulununca sevindi.&lt;br /&gt;Cariyeler kadını götürdü, yudu yıkadı, giydirdi doyurdu, padişahın yanına getirdiler. Rüzgâroğlu ve eşi, birbirlerine bakıştı, gülümsedi, gözyaşlarını zor tuttular.&lt;br /&gt;Padişah; her gün yanlarından gelip geçtiği, beğendiği askerlerden ikisini odasına nöbetçi olarak almıştı. Askerler kapıda nöbet tutar, kendi aralarında konuşur, padişah duymazdan gelirdi.&lt;br /&gt;O gün askerler, nereden geldiklerini, kim olduklarını, başlarından geçen olayları birbirlerine anlatıyorlardı. Askerin birisi ötekine: “Biz iki kardeştik. Annem, babam, sığırlarımız davarlarımız vardı. Evimiz yandı. Ne yiyecek ekmeğimiz, ne güdecek sığırımız davarımız kaldı. Yurdumuzu terk ettik.&lt;br /&gt;Babamın söğüt dallarından yaptığı sal ile bir ırmağı geçiyorduk. Sal, annemin, babamın elinden kurtuldu. Irmak bizi aldı götürdü, bir değirmen arkına sıkıştırdı. Arkı ayıklayan değirmenci, bizi buldu, aldı evine götürdü. Çoluğu çocuğu yokmuş. Bizi evlatlık etti. Kız kardeşim köyde, ben askere geldim. Annem, babam yaşar mı, yaşamaz mı bilmem?” dedi. Padişah konuşmalarını ister istemez duydu. Son konuşan askeri yanına çağırdı:&lt;br /&gt;“Adın ne senin?” dedi.&lt;br /&gt;“Nuryüz padişahım” deyince, padişah kalktı, kucakladı, sarıldı:&lt;br /&gt;“Yavrum!” dedi.&lt;br /&gt;Nuryüz’de padişahı ilk gördüğünde yabancılamamış, kim olduğunu soramamıştı.&lt;br /&gt;Baba oğul olduklarını öğrenip daha çok kenetlendi, ağlaştılar.&lt;br /&gt;O sırada anası girdi kapıdan. Görür görmez oğlu Nuryüz’ü tanıdı. “Oğlum!” dedi, O’ da sarıldı.&lt;br /&gt;Padişah tahtına, eşi yanına oturdu, Nuryüz karşılarında çakı gibi dikildi.&lt;br /&gt;“Kardeşin Gülyüz nerede?” dedi padişah.&lt;br /&gt;“Değirmende, çok uzakta” dedi, Nuryüz. Padişah, adamlarına;&lt;br /&gt;“Altın arabaya kır atları koşun.”  Oğluna da; “git kardeşini al gel” dedi. Üstü örtülü, içi halı döşeli altın arabayı kır atlara koştu, yola çıktılar.&lt;br /&gt;Ayrı atlara binen saray görevlileri ve Altın arabada oturan Nuryüz, dağlar aştı, çaylar ırmaklar geçti, sofralar kurup, birlikte yiyip içtiler, değirmene ulaştılar. Nuryüz’ü gören değirmendekiler şaşırdı, parlayan arabayı, bakımlı atları gördü, gördüklerinin gerçek olduğuna inanamadılar.&lt;br /&gt;Nuryüz, kardeşini altın arabaya bindirip saraya getirdi.&lt;br /&gt;Daha sonra, analığı, babalığı değirmenciyi de saraya getirip, birlikte varlık ve mutluluk içinde yaşadılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                              Fikri uzun&lt;br /&gt;                                                                                              Kasım 2007&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-5507842150972861115?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/5507842150972861115/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=5507842150972861115' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/5507842150972861115'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/5507842150972861115'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2007/11/rzgrolu-fikri-uzun.html' title='RÜZGÂROĞLU / FİKRİ UZUN'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-5185486876874559448</id><published>2007-11-23T08:15:00.001-08:00</published><updated>2007-11-26T14:57:27.954-08:00</updated><title type='text'>GÜCÜME GİDİYOR / Fikri UZUN</title><content type='html'>GÜCÜME GİDİYOR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fikri Uzun&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa, biz Türklerden, Türkiye’den hiç hoşlanmadı. Asırlar boyu birleşip, bize karşı güç oluşturdu, parçalamaya yok etmeğe kalkıştı. Eyleme geçmediği zamanlarda da, içten yıkmanın yollarını aradı.&lt;br /&gt;Dost gibi davranıp, bizi atlattı, aldattı.&lt;br /&gt;Oyunlarına gelmedik... Gelmedikte, sezemeden, sezdirmeden oyuna getirdikleri de oldu, zaman-zaman.&lt;br /&gt;Borçlandırıp, elimizi ayağımızı bağladıkları da .&lt;br /&gt;Birleşik Avrupa, Çanakkale’de ki denemede, başarılı olamadı. “Mümessilleri; İnönü, Sakarya ve Büyük Taarruzda, yenilgiye uğradı. Savaş kuralları gereği öldürüldüler de.&lt;br /&gt;Birinci Dünya Savaşı’nda, İçlerinden birisi “müttefikimiz” olsa da, onların niyetini de bilmiyorduk. O yıllarda bir Avrupalı: “İngilizler yenerse, İngiliz sömürgesi olursunuz. Almanlar yenerse, mahvoldunuz...” demekle; Avrupa’nın bize bakışını da belirtmiş oluyordu...&lt;br /&gt;Savaşı kazansak bile, bir çok yönden bağımlı olduğumuz Almanlar, bizi kendileriyle eşit sayar mıydı? O merakımızı giderecek günler nasip olmadı.&lt;br /&gt;Baktık ki, Anadolu da elden gidiyor. Ulusça birlik olup, İnönü, Sakarya ve Otuz Ağustos Zaferini yaşadık.&lt;br /&gt;Kendimize rehber ettiğimiz Atatürk: “Esas savaş bundan sonra başlıyor.” Demişti İzmir’de. Ondan sonraki silahsız savaşları bir süre kazandık.&lt;br /&gt;Hani, ne demişti Çörçil, Lozan’da İnönü’ye: “İğnesi takılmış plağa benziyorsun İsmet. Hep aynı şarkının sözünü tekrarlayıp duruyorsun. Egemenlik-egemenlik!... Bir gün kapımıza gelmeyecek misiniz?...”&lt;br /&gt;İnönü yanıt olarak ne dedi, bilemiyorum da; içinden geçenleri tahmin ede biliyorum.&lt;br /&gt;Kula kul olmadık o yokluk yıllarında.&lt;br /&gt;“Gaflet ve dalalet içinde olanlar” mı diyelim, kendi çıkarları için ülke çıkarlarını hiçe sayanlar mı diyelim..? Yabancılar karşısında “zül” ettiler bizi.&lt;br /&gt;Avrupa Birliği’nin bizden istekleri, dayatmaları bitmiyor, bitmeyecek. Açık olan uç, kapanmayacak. Her dediğini yapsak, “dokuz kere paçalı güvercin taklası atsak” yine de “ucu açık” kalacak...&lt;br /&gt;Savaşla yapamadıkları, yaptıramadıklarını, “Birlik” adı altında; para ile yapmağa çalışıyorlar.&lt;br /&gt;Ordularımızın dağıtıldığı, silahlarımızın bıraktırıldığı yıllarda bile bu kadar aşağılanmadık, yaptırımla karşı karşıya kalmadık, kalsak ta kabullenmedik.&lt;br /&gt;Atatürk Türkiye’sinin bireyleri olarak uygarlığa karşı değiliz. Uygarlık yolunda, birlikte güç oluşturmağa da.&lt;br /&gt;Yeter ki, “Ahbapça” olsun.&lt;br /&gt;Avrupa Birliği, paranın ucunu gösterip, bizimle oyun oynuyor. “Burnumuzu yere sürttürüyor.” Göz göre-göre, taraf tutuyor, dostça olmayan çalışmalar uygulamalar yapıyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Egemenlik” diye-diye büyüdük, onurumuzu koruduk. Ülkemizi güçlendirdik. Para para! Diye mi onursuzlaşacak, ülkemizi hırpalatacak, Avrupa’nın “kuklası” olacağız..?&lt;br /&gt;Çılgın Türklerin torunlarının yaşadığı Türkiye Cumhuriyeti; Onuruyla oynanacak bir ülke değildir!&lt;br /&gt;“Lütfen” bu Avrupa Birliğine, “Haddini bildiriniz!”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-5185486876874559448?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/5185486876874559448/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=5185486876874559448' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/5185486876874559448'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/5185486876874559448'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2007/11/gcme-gidiyor.html' title='GÜCÜME GİDİYOR / Fikri UZUN'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-991872969986211188</id><published>2007-11-23T08:14:00.001-08:00</published><updated>2007-11-26T14:58:08.546-08:00</updated><title type='text'>İÇİMİZİ KARIŞTIRAN “PUŞ” / Fikri UZUN</title><content type='html'>İÇİMİZİ KARIŞTIRAN “PUŞ”&lt;br /&gt;Fikri UZUN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz 18 EKİM 2007 Perşembe günü, yaşlısı genci, sağcısı solcusu Kastamonu Nasrullah Meydanından; önce Amerika’ya, sonra Avrupa’ya (Avrupa Birliği) ve dünyaya seslendi.&lt;br /&gt;Sabrın taştığını, yolun bittiğini haykırdı. Birinci Dünya Savaşı yıllarında, işgalci güçlerden yana olan Ermenilerin, sürgün edilmesi ve savaş koşullarında olan olayları; “Ermeni Soykırım Tasarısı” masalına çeviren batıyı kınadı.&lt;br /&gt;Yurdumuzun Güneydoğusunda terör estiren, korkutarak destek sağlayıp ayrı bir Kürt Devleti kurmak isteyen PKK’ya destek veren, Avrupa ve Amerika’yı protesto etti.&lt;br /&gt;Askerlik, Yemen Türküleri, şehit-gazi mektupları, şiirler okundu.&lt;br /&gt;Mustafa Kemal, şapka devrimini başlatmak üzere Kastamonu’ya geldiğinde, Kastamonu Kışlasını da gezer. Koridorda ilerlerken duvarda bir yazı görür. Duvardaki levhada: “Bir Türk, on gâvura (düşmana) bedeldir.” Yazmaktadır. Yanına bir asker çağırıp, yüksek sesle okutur. Asker yazıyı yüksek sesle okuduktan sonra, yanı başlarındakilerin de duyacağı şekilde:” Hayır” der. “Hayır… Bir Türk, dünyaya bedeldir.”&lt;br /&gt;O kışla daha sonra kaza sonucu yanar. Yıllar geçtikten sonra yerine, bir okul ve dinlenme parkı yapılır. Adı da, Kışla Parkı olur.&lt;br /&gt;Kışla Parkında toplanıp, yürüyüşe geçen halk, yollara alanlara sığmadı. Yürüyüş koluna katılamayanlar yol kıyılarındaki evlerinin penceresinden yürüyenleri alkışladı, bayrak salladılar. Karşı yönden gelen, şehirlerarası otobüsler, yük taşıyan kamyonlar kornalarıyla selamladı ve eylemlerini onayladı. Beri geçede yolları tıkanan taşıtlar, hiç sabırsızlanmadılar. Bir ucu Nasrullah Meydanına giren, bir ucu da Kışla Parkında daha yeni toplanan protestocuları, Karaçomak Deresinin iki yakasını bir araya getiren tarihi Nasrullah Köprüsü’nün üstünden izleyenler de vardı.&lt;br /&gt;Elinde bayraklarla öfke içinde yürüyen topluluk, saflar sıklaştırılsa da alana sığmadı.&lt;br /&gt;Nasrullah Meydanını yurt edinmiş güvercinler, yerdeki kabına sığamayan topluluğu, gökyüzünden kanat çırparak alkışladı.&lt;br /&gt;Açılan büyük boy Türk Bayrakları, Atatürk posteri, gençlerin tepesinde, onları koruyor, kol kanat geriyor gibiydi. Ne Atatürk posteri, ne de Türk Bayrağı yere düşürülmedi.&lt;br /&gt;Nasrullah Meydanı hiçbir mitingde bu kadar dolmamıştı. “Bindirilmiş kıta” yok, hepsi gönüllü kişilerdi.&lt;br /&gt;Şehit yakınlarının, ellerinde şehitlerinin resmi, yanlarında, kucaklarında; babaları şehit olan torunları vardı. Yakalarında, şehitleri adına aldıkları madalyalar takılıydı.&lt;br /&gt;Onurlu ve gururluydular.&lt;br /&gt;Ayağı kara lastikli, başı “kara cember” (Başı güneşten, toz topraktan koruyan ince iplikle dokunmuş hafif başörtüsü.) örtülü yaşlı bir ninenin, elinde resim, yakasında madalya yoktu. Elindeki Türk Bayrağını, kendisi ile birlikte sallıyor, ayakta zor duruyor, düşmemek için özen gösteriyordu.&lt;br /&gt;Şimdiye kadar duyduğumuz sloganlar atıldı. İlk kez söylenen, ya da benim ilk duyduğum, kesik-kesik tempolu şekilde, kalabalık bir grup tarafından tek bir ağızdan çıkıyormuşçasına gürleyen, birkaç kez tekrarlanan bir slogan vardı ki sanıyorum herkesi duygulandırdı. O slogan şöyleydi:&lt;br /&gt;“ŞEHİTLİK KANINI HELÂL ET BİZE”&lt;br /&gt;Büyüklü küçüklü Türk Bayrakları, meydandaki insanların başı üstündeydi. Alandaki her insanın en az bir bayrak tutup salladığı görünüm, rüzgârda dalgalanan gelincik tarlası gibiydi.&lt;br /&gt;Kuruluşlar adına bir iki kişi konuştu, “Bataklık Irak’ın kuzeyinde. Pislik oradan yayılıyor,” deyip, PKK’ya Avrupa, Amerika ve Kuzey Irak’tan destek verildiği, mehmetçiği şehit eden silahların Amerikan malı olduğu, Amerika’ya güvenilmediği, güvenilemeyeceği apaçık belirtildi.&lt;br /&gt;Şehit babaları yakınları adına, bir şehit babası konuştu:&lt;br /&gt;“Oğlumun şehit olduğunu duyunca, yüreğime taş bastım ağlamadım. Ağlamayacağım. Siz de ağlamayın, Amerikan uşaklarını sevindirmeyin.” diyerek başladı sözlerine. Ve “Benim Şırnak’ta malım mülküm yoktu. Bir oğlum vardı, O’ da şehit oldu. Yolunda oğlumu şehit verdiğim topraklarda yaşayan, PKK’ya destek ve gönül verenler; hapiste yatanlar, belediye başkanı, milletvekili olabiliyorlar.&lt;br /&gt;Kendileri on bin kilometreden gelip Saddam’ı astılar. Bize, yüzlerce evladımızı şehit eden, ettiren katili astırmıyorlar.&lt;br /&gt;Evlatlarımızın şehit olmasına neden olan, PKK’ya destek veren, içimizi karıştıran Amerikan Başkanı Puş…” diyerek bitirdi sözlerini. Amerikan Başkanı’nın soyadı olan “Buş”sözcüğünü anlamsız bulup, halk ağzına uygun ve anlamlı olduğu kanısıyla söylediğine çoğunlukla inanan, bütün ciddiyetini takınmış, gergin topluluk arasında, gülüşmeler oldu. Yeniden ciddiyete dönülüp, terör saçanları bölünme isteğini ve destekleyenleri lanetlemeği sürdürdü.&lt;br /&gt;Bu karşı duruşun üstünden iki gün geçti, geçmedi; 21 Ekim Pazar günü, Hakkâri yakınlarındaki bir taburumuza PKK’nın baskın yaptığı, önemli sayıda şehit, yaralı haberiyle sarsıldık. Kayıpların olduğu da söyleniyor.&lt;br /&gt;Böyle giderse, içte ve dışta, ülkemiz, ordumuz hakkında güçsüzlük ve kararsızlık izlenimi oluşacak.&lt;br /&gt;Hükümet ve devlet yetkilileri “alarma” geçti. Toplanıp, nasıl bir yöntem izleyeceklerine karar verecekler.&lt;br /&gt;İçimizi karıştıranlara karşılık, yapabileceklerimiz çok az gibi gözüküyor. Bize de, alandaki pankartı anımsayıp, tüm kalbimizle; ŞEHİTLİK HAKKINI HELÂL ET BİZE demek düşüyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-991872969986211188?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/991872969986211188/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=991872969986211188' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/991872969986211188'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/991872969986211188'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2007/11/iimizi-karitiran-pu.html' title='İÇİMİZİ KARIŞTIRAN “PUŞ” / Fikri UZUN'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-7541277006819617628</id><published>2007-11-23T08:13:00.001-08:00</published><updated>2007-11-26T14:58:34.363-08:00</updated><title type='text'>KUYRUK ACISI / Fikri UZUN</title><content type='html'>KUYRUK ACISI&lt;br /&gt;Fikri uzun&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dost” dediğimizle aramızda tatsız bir iki olay geçti, yeniden ahbap olmaya kalkışıldıysa, yaşadığımız tatsız olayları anımsar, yeniden kurulacak dostluğa kuşkuyla bakar, belki de hiç yanaşmayız.&lt;br /&gt;Halk deyimi ile: Aramızda “kuyruk acısı” vardır.&lt;br /&gt;Nereden geliyor bu “kuyruk acısı?”&lt;br /&gt;Dedem, ocak başına oturup, kızgın külde cezve ile kahvesini pişirirken, “hikâyeler” anlatmaya başlar, pişirdiği kahveyi yudumlarken, yudumladığı kahve tadında anlatımını sürdürürdü. Anlattıkları masal da olsa, onun için hikâyeydi.&lt;br /&gt;“Bir varmış, bir yokmuş” diye başlar, çoğunlukla da günün anlam ve önemine uygun “hikâyeler” anlatırdı. O da kendisinden önceki uslulardan mı öğrenir, okumayı bildiği Arap harfleriyle yazılmış hikâye kitaplarından mı okurdu bilmem?&lt;br /&gt;Bir yılan masalı anlatırdı: Fakir mi fakir oduncunun birisi dağa (orman) oduna gider, bir yük odun eder, akşama köyüne gelir, ertesi günü de kasabaya satmaya gidermiş. Sattığı odundan elde ettiği parayla, zorunlu ihtiyaçlarını zar-zor alır, ertesi günü yine dağa oduna gidermiş. Durumundan hiç şikâyet etmezmiş.&lt;br /&gt;Bir gün dağda, çalılıklar arasında kendisinden kaçmayan, zararı da dokunmayacağı her halinden belli olan bir yılan görmüş. Öldürmek geçmiş içinden. Caymış, yardım etmeğe karar vermiş. Oduncu hal hatır soramadan, yılan başlamış söze: “Ey insanoğlu! Ben hastayım. Yuvama kadar gidecek halim yok”. Demiş. Oduncu kucağına alıp yılanı yuvasına bırakmış.&lt;br /&gt;Odununu toplayıp eşeğine yüklemiş, köyüne gelmiş. Hasta yılan aklından hiç çıkmamış. Ertesi günü yine oduna gidişinde, yılana bir tas süt götürmüş. Yılan sütü iştahla dilliyle içmiş. Oduncunun hoşuna gitmiş. Oduncu, yılan iyileşinceye kadar sütünü taşımış.&lt;br /&gt;Dost olmuşlar.&lt;br /&gt;Yılan; oduncunun yüreğine hayran kalmış. Yırtık-dökük giysilerine, bir deri bir kemik bedenine bakıp; “ben sana yardım edeceğim ama kimseye söyleme” demiş. Oduncu da:&lt;br /&gt;“Söylemem söz” deyince, yılan ağzından bir altın çıkartıp, “al bunu, bozdur harca, her geldiğinde sana bir altın vereceğim” demiş. Meğer yılan, “yılanlar Padişahıymış”.&lt;br /&gt;Oduncu eşeğine odunu yükleyip, yılanın ağzından çıkartıp verdiği altını da cebine koymuş, ertesi günü kasabaya gittiğinde, hem odunu satmış, hem yılanın verdiği altını bozdurmuş. Ev halkına, bol bolamat yiyecek, sonraki günlerde de giyecek almış. Yıllarca, rahatlık içinde geçinip gitmişler.&lt;br /&gt;Oduncu, her dağa gittiğinde yılana bir tas süt götürürmüş. Yılanda sütü diliyle içer, sevinir, oduncuya daha çok minnet duyar, bağlanırmış.&lt;br /&gt;Oduncu, Hicaz’a gitmeğe (aylarca süren çok uzun yolculuk anlamına da gelir) karar vermiş. Yılanla son görüştüğü gün: “Ben Hicaz’a gidiyorum. Hakkını helal et” deyince yılan duygulanmış.&lt;br /&gt;“ Benim sende ne hakkım olur? Asıl sen bana hakkını helal et. ’Oğlum var’ diyordun, her gün gelsin, bir altını ona vereyim” demiş. Oduncu da duygulanmış, sevinmiş. Köye geldiğinde oğlunu yanına çağırıp: “Bak oğlum sana bir sır vereceğim. Dağda bir yılanla dost olduk. Bana her gün bir altın verdi. Kaç yıldır varlık içinde yaşıyoruz. Ben Hicaz’a gidince her gün dağa gidecek, soğuk suyun duldasındaki kayalıklara oturacaksın. Yanına bir yılan gelecek. Sakın ha, hiç dokunma, korkma. ‘Ey insanoğlu sen kimsin?’ dediğinde; ‘Ben oduncunun oğluyum’ de. Sana her gün bir altın verecek. Altını al, bozdur, evin gereksinimlerine harca.” Demiş.&lt;br /&gt;Oğlunun aklına yatmasa da, dağa gittiğinde babasının söyledikleri bir-bir gerçekleşince anlatılanlara inanmış.&lt;br /&gt;Yılandan bir altını alıp köye, ertesi gün de kasabaya gitmiş. Altını bozdurup alacaklarını almış.&lt;br /&gt;Birkaç kez altın alışverişinden sonra, “nedir bu, her gün her gün? Bu yılanın karnı altın dolu, öldürüp, karnını yarıp hepsini birden alayım, tek-tek uğraşmayayım” demiş. Aklından geçeni uygulamaya sıra geldiğinde yılan; başına gelecekleri sezmiş, önce davranmak geçmiş içinden. Bir yandan da babasıyla olan dostluğu gözünün önüne gelmiş, oduncuoğluna kıyamamış…&lt;br /&gt;Oduncunun oğlu elindeki baltayı kaldırır kaldırmaz hızla yuvasına kaçmış. Yarıbeline kadar yuvaya girmiş, kuyruğunu da çekmek üzereyken oduncunun oğlunun kaldırdığı balta yere inmiş, yılanın kuyruğuna denk gelip kopartmış. Yılanı öldüremediğine üzülen oduncunun oğlu, yuvadan geri dönüp kös-kös giderken, canı yanan yılan, yuvanın içinde ters dönüp, delikten çıkmış, arkasından yetişip sokmuş. (ısırıp zehirini akıtmış)&lt;br /&gt;Oduncunun oğlu oracıkta ölmüş. Köylüleri bulmuş, mezarını kazıp gömmüşler.&lt;br /&gt;Gel zaman git zaman babası Hicazdan gelmiş. Oğlunun öldüğünü, “kayalıklarda yılan soktuğunu” söylemişler. Oduncu yılana çok kızmış. Hemen, oğlundan başka kimseye söylemediği sır gelmiş aklına. Ve kabahatin oğlunda olabileceği kanısına varmış. Yılların dostluğu gözünün önünden geçmiş. Gidip yılanla konuşmaya, gerçeği anlamaya, dostluğu yeniden kurmaya karar vermiş.&lt;br /&gt;Ormandaki kayalıklara gidip yılanı bulmuş. Oduncu bakmış, yılanın kuyruğu yok. Yılan “temkinli”. “Ne oldu, anlat bakalım” demiş oduncu. Yılan da olup bitenleri ekleyip ulamadan anlatmış.&lt;br /&gt;“Biliyordum sende kabahat olmadığını” demiş oduncu. Ve eklemiş. “Olanları unutalım. Yeniden dost olalım.”&lt;br /&gt;Yılan ne gülebilmiş, ne de gözlerinden yaş akmış. Üzgün-üzgün başını iki yana sallamış…&lt;br /&gt;“Geçti” demiş, “bizim dostluğumuz geçti. Sende evlat acısı, bende kuyruk acısı oldukça bizden dost olmaz.”&lt;br /&gt;ABD ile dostluk kurduğumuzdan bu yana, aramızda birçok tatsız olaylar oldu. Haşhaş ekimi, Kıbrıs çıkartması… Irak’ı işgal etmelerine, merhum Ecevit’ten bu yana razı olmayışımız.&lt;br /&gt;Geçit verecekmiş gibi yapıp, yurdumuz limanlarından (haklı olarak) geri çevirişimiz. O günlerde, karaya çıktığında; silahla gezmesi yasak olan Amerikan subayını yere yatırıp silahını alışımız.&lt;br /&gt;Bir bahane ile askerimizin başına çuval geçirmeleri. Kırmızıçizgilerimizi silmeleri. Dostlukla bağdaşmayan davranışlar sergilemeleri.&lt;br /&gt;Sözlerini dinlemeyebileceğimizi sezip, Ortadoğu da, kendilerine bağımlı yeni bir devlet kuruluşuna sıcak bakmanın ötesinde, kararlı ve yardımcı olmaları, silahlı-silahsız ayrılıkçı grupları desteklemeleri…&lt;br /&gt;Ve benzerleri.&lt;br /&gt;“Dünyanın en güçlü beşinci ordusuyuz” dedik, sınırda uçan helikopterlerin gözetleme yaptığı gece, sınır ötesinden yüz kadar PKK’lı gelip, on iki askerimizi şehit etti, bir o kadarını yaraladı, sekizini de kaçırdılar.&lt;br /&gt;Şimdi casus uçaklarla sınır boylarımızda, “dağdan gelen adamları” arıyorlar!&lt;br /&gt;Ülkemize gelen ABD dış işleri bakanı, gazetecilerin: “Irak’ın kuzeyine ‘Kürdistan’ dediniz, diliniz mi sürçtü, bilerek mi söylediniz”? Sorusuna yanıt bile vermedi.&lt;br /&gt;Türkiye Başbakanı sorunu çözmek için Amerika’ya gidiyor.&lt;br /&gt;Diplomat, ya da emekli büyük elçi olmaya gerek yok. Çıkacak sonuç, “görünen köy” gibi belli.&lt;br /&gt;Yılan kadar kararlı olabilsek…&lt;br /&gt;3 Kasım 2007&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-7541277006819617628?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/7541277006819617628/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=7541277006819617628' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/7541277006819617628'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/7541277006819617628'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2007/11/kuyruk-acisi.html' title='KUYRUK ACISI / Fikri UZUN'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-4198126047476208936</id><published>2007-11-23T08:12:00.000-08:00</published><updated>2007-11-26T14:58:51.806-08:00</updated><title type='text'>KURTULUŞ YOLU… / Fikri UZUN</title><content type='html'>KURTULUŞ YOLU…&lt;br /&gt;Fikri Uzun&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizin kurtuluşunda en çok özveriyi gösteren sadece Kastamonu halkı değil elbette. Erzurum’dan, Kars’tan, Sivas’tan Adana’dan ve öteki illerden de savaş alanlarına mermi erzak taşındı kuşkusuz.&lt;br /&gt;Bizim, Kurtuluş Savaşı’na katkımız bambaşka…&lt;br /&gt;Birincisi, mermi ve erzakı İnebolu’dan savaş alanına taşıdığımız yeryüzü yapısı düz ova değil. Engebelinin de ötesinde uçurum. İşte bu uçurumlardan yağmurda çamurda, karda, kara kışta kağnı arabalarıyla geçip ulaştırılmış cepheye mermi erzak.&lt;br /&gt;O günlerin anlatımında, abartma ekleyip ulama yok, olsa-olsa unutulanlar vardır.&lt;br /&gt;O günleri bire bir yaşayan, askeri faaliyetler içinde görev yapan değerli hemşerimiz Nurettin Peker’in anılarını yazdığı kitaptan edindiğimiz bilgilere göre; Kastamonu Mustafa Kemal yanlısı olmasa, Mustafa Kemal yanlılarına geçit vermese özverili davranmasaydı, Kurtuluş Savaşı tehlikeye girebilirdi. Canla başla mermi nakli yapılmasaydı, Sakarya Savaşı kazanılamazdı.&lt;br /&gt;Erkeklerin savaş alanında olması nedeniyle mermi taşıyan; sakat, gazi, çocuk ve kadınlardan çoğu, doğanın acımasız koşullarına dayanamayıp yollarda ölür. Yükünü sağ olanlar paylaşır. Mermi taşıyan kadınlardan birisi (Şehit Şerife Bacı) nedendir bilinmez, şehrin kıyısına, kışla önlerine kadar gelmişken arabasını durdurur, uyur, donarak ölür. Bu öyle basit sıradan bir ölüm değil, “yüz kerre, bin kerre” konuşulsa anlatılsa az gelecek bir ölümdür.&lt;br /&gt;Uyuduğunda üstüne örtmesi gereken arabasındaki yorganı mermilerinin üstüne örtüp, kendisi de üşümesini istemediği kızının üstüne abanır. Ve donarak ölür.&lt;br /&gt;Mermiler ıslanmaz, kızı ölmez.&lt;br /&gt;Kastamonu Basını ve yazarları yıllardır bu mermi cephane taşınan yolun, şehit düşen Şerife Bacı’nın ve Kurtuluş Savaşında Kastamonu’nun önemini gündemden düşürmediler. Düşürmediler, “Bağımsızlık ruhu”nun “dumura” uğramasını istemiyorlardı…&lt;br /&gt;Birkaç gün önce (Temmuz Ayı içinde) İskenderunlu coğrafya öğretmeni bir bayanla tanıştım. Kastamonulu olup, İskenderun’da görev yapan bir kızımızın kapı komşusuymuş. Kastamonu’ya davet edilmiş. O da kırmamış gelmiş.&lt;br /&gt;“Ne iyi etmişte gelmişim, bu güzel memleketi tanımışım. Ben daha önceleri Kastamonu’yu ve Kastamonu’nun Kurtuluş Savaşındaki önemini ve özverili katkısını bilmezdim. Kastamonu’nun yerini, coğrafi konumunu görüp, hele-hele Kurtuluş Savaşındaki gayretlerini okuyup, Şerife Bacı gibi bir şehidiniz olduğunu öğrenince anıtını görünce bir coğrafya öğretmeni olarak kendimden utandım. Emekli olacaktım olmadım. Bir yıl erteledim. Kastamonu’ya olan borcumu ödedim. Bütün sınıflarda, öğretmen odasında Kastamonu’nun Kurtuluş Savaşı’ndaki özverili davranışı ve kağnı arabasıyla engebeli yolları zorlukla aşan, acımasız, soğuk bir kış günü mermi taşırken donarak ölen, kızı ve kızı kadar “şefkat” gösterdiği mermilerini, ölümü pahasına kurtaran Şehit Şerife Bacıyı anlattım. Hayranlıkla dinlediler.&lt;br /&gt;Çok güzel bir memleketiniz, her yerde övünerek anlatabileceğiniz yaşanmış gerçek öyküleriniz var.&lt;br /&gt;Övünmeniz için bir Şerife Bacınız bile yeter” dedi ve ekledi: “ O günleri gözümün önünde canlandırıyorum da; Mustafa Kemal’e dil uzatanları kınıyorum.&lt;br /&gt;Padişahlardan söz açıldı; hiçbir padişahın “Vatan haini” olamayacağını, olsa-olsa yeteneksiz olabileceğini söylesem de, öğretmen Hanım; Son padişah Vahdettin’in İngilizlere sığındığını, aynı padişahın daha önce de İngilizlerin güdümünde davrandığını, ya Amerika’nın, ya da İngiltere’nin güdümüne girmemiz gerektiğini söylerken Mustafa Kemalin onurumuzu kurtardığını belirtti.. Ne yazık ki bu gün aynı noktaya geri döndük” dedi&lt;br /&gt;Dönemeci bol o eski yolları biliyordum da kazma kürek, çekiçten sonraki yol yapım makinelerinin kazma kürekle yapılan o yolları yok ettiğini sanırdım.&lt;br /&gt;Vadiler arasına saklanan. Sözünü edeceğimiz yol, kurtulmuş.&lt;br /&gt;İnebolu- Ankara yolunu ilk kez padişahlık yönetiminin son yıllarında, Anadolu da ilk kez açılan Kastamonu Lisesi’ni yaptırıp öğrenime açan, Kastamonu Valisi Apdurrahman Paşa açtırmış. Cumhuriyet Dönemi’nde, gelip giden iki kamyon sığacak kadar genişletilmiş.&lt;br /&gt;Hep merak ederdim mermi taşınan, insan nakledilen üzerinden geçilen o eski yolun nasıl olduğunu&lt;br /&gt;Kastamonu merkezinde, seyyar Milli piyango bileti satan Ali Kendir, o yollardan katırla geçerek, Kastamonu köylerinde; “arpiynen, buydiynen, çorap eskisiynen.” incir, üzüm, kırık leblebi satmış. “İki günde gelir, üç günde satar, iki günde de geri döner sattığımız mal karşılığı aldıklarımızı gemiye yetiştirirdik” diyor.&lt;br /&gt;O zamanki yolun, Oyrak Deresinden geçmediğini ve nereden geçtiğini ondan öğrendim.&lt;br /&gt;Geçtiğimiz günlerdeki aşırı sıcaklardan bunalıp, Abana’ya kaçmayı uygun gördüğümde, esas “Kurtuluş Yolu’ndan” gitmeye karar verdim. Yolda kalmayı, çile çekmeyi göze aldım.&lt;br /&gt;Eşim ve kızımın moral desteği ile Meslek Yüksek Okulu yakınından sallanıp, doğayla barışık dönemeçli yollardan geçtim, Şeker Köprünün üstünde durdum. İlerisindeki geniş alana dakikalarca baktım. Kim bilir kimler, ne afra tafralı hazırlıklar sonucu kimleri karşıladı. Yerlisi-yabancısı, dostu-düşmanı karşıladı, karşılandı üzerinde durduğum köprüden geçti? At ile arabayla, son model faytonla…&lt;br /&gt;Kurtuluş Yolunda ilerledim. İlerledikçe büyük haz duydum. Düşlere daldım.&lt;br /&gt;Çocukluğumu anımsadım.&lt;br /&gt;Kastamonu Araç Yolu kıyılarında hayvan otlatırken caddeden geçen, Kastamonu-Karabük, Karabük- Kastamonu arasında posta çeken “Öylen Postası” yerden toz kaldırır, biz o tozu “Postadan” (otobüs) çıkıyor sanırdık. Eksozdan çıkan benzin kokusu tozla karışınca bir başka kokardı.&lt;br /&gt;Kimi zaman da; kapısında, NAFIA VEKÂLETİ yazan portakal renkli, koç burunlu Ankara plakalı kamyonlarla yolun bozulan yerlerine çamurlu kum çekilirdi. Çok bozulan yerlere kazmayla kazılıp, taş çakılırdı.&lt;br /&gt;Şeker Köprü’den başlayıp, Seydiler’de biten üzerinden geçtiğim, esas Kurtuluş Yolu da öyle yapılmış, büyük rastlantı sonucu yalnız ve sağlıklı kalmış, unutulmuş, sapasağlam ayaktaydı.&lt;br /&gt;O yoldan, ömrümde aldığım sayılı hazlardan bir benzerini duyarak, ikinci vitesi ileri geçmeden arabanın titreşimine izin vermeden ilerledim.&lt;br /&gt;O yılların arabalarının en yüksek hızı, şimdiki araba, ya da kamyonların ikinci vites hızı kadardı.&lt;br /&gt;Bir sanat eseri, anıt değerindeki köprülerde durup, taşlarını okşadım. Yerdeki, çekiçle çakılan taşları inceledim. Demir tekerlekli at arabalarının taşların üstünden geçe-geçe taşları ovalleştirdiğini bu yolda da gördüm. Otomobil tekerleklerinin düştüğü, amortisörlerin küt-küt vurduğu asfalt yollardaki bozuk çukurlar yoktu.&lt;br /&gt;Yıllara meydan okuyan yol, bozulmamış, capcanlıydı.&lt;br /&gt;Seydiler’den ötesi bozulmuş, asfalt kaplıydı.&lt;br /&gt;Ali Kendir’den başka; eski Küre Belediye Başkanı, ondan önce fırıncı, daha da önce kamyoncu “Muhterem insan” Ayhan Er, o yolu biliyor. Oyrak Deresi’nden geçen yol yapıldıktan sonra o yoldan bir daha geçmemiş..&lt;br /&gt;“O zamanlar çok araba yoktu. Tomruk çekerdik Kastamonu’ya. Yolda bir kamyona ya rastlardık, ya rastlamazdık. İnebolu’dan Kastamonu’ya altı saatte varırdık” diyor.&lt;br /&gt;Yol üzerinde yolun kenarlarında hayvan otlatan bir iki kadından başka hiçbir taşıt aracına ve canlıya rastlamadım.&lt;br /&gt;Bu bir keşif değil. Var olup unutulanı tanımak, tanıtmak anımsamak.&lt;br /&gt;Bu “Canlı müze” niteliğini taşıyan yol; görmeğe o günleri anımsamaya, çekiçle yere çakılıp arasına kum doldurulan taşları incelemeye, sanat eseri köprüleri okşamaya değer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fotoğraflayan: Özge Uzun&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-4198126047476208936?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/4198126047476208936/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=4198126047476208936' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/4198126047476208936'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/4198126047476208936'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2007/11/kurtulu-yolu.html' title='KURTULUŞ YOLU… / Fikri UZUN'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-7927221269601696728</id><published>2007-11-23T08:11:00.001-08:00</published><updated>2007-11-26T14:59:10.538-08:00</updated><title type='text'>KÜLLİYE / Fikri UZUN</title><content type='html'>KÜLLİYE&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fikri Uzun&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük laf etmiş olmak için kimi kişiler, dilimize Arapça ve Farsçadan girmiş sözcükleri sık-sık kullanırlar. Belki de alışkanlıktan.&lt;br /&gt;“Külliyen” sözcüğü de bunlardan biri. Sözcük, sanırım Arapça; “Tamamen, hepsi birden” demek.&lt;br /&gt;Külliye sözcüğü de; hepsi bir arada anlamında.&lt;br /&gt;Türkler Müslüman olduktan sonra, cami ve çevresine sosyal yapılar yapımına önem vermişler.&lt;br /&gt;Osmanlı Devletinin kuruluşundan sonra da bu gelenek hızla sürdürülmüş. Osmanlı Devletinin önemli yönetim birimlerinden Kastamonu Sancağı, kurulan bu külliyelerden nasibini hakkınca almış.&lt;br /&gt;Yakup Ağa Külliyesi bunlardan biri.&lt;br /&gt;Ak Mescit Mahallesi, Kefeli Yokuşundaki o yıkık dökük yapıların arasında, sağ salim ayakta kalabilen “Yakubağa” Camisi harap olmamış, özelliğini korumuş, daha doğrusu korunmuş, ilk yapıldığı gibi dururdu. Ramazan aylarında, daha çok sevap alabilmek için cami-cami gezdiğimiz gecelerde teravih namazı kılmağa, yaz aylarının o, sıcak kokan sıcağında okuldan kaçıp sigara içmeğe, ağaçlarının dibinde serinlemeğe giderdik. Rüzgâr da ifil-ifil eserdi. İki yanıma baktığımda, bu orman memleketinde, bu yapıların neden taştan yapıldığını merak ederdim.&lt;br /&gt;Cami bitişiğindeki yapıların kesme ve yontma taştan örülü duvarları göçmüş, kubbeleri çökmüşte olsalar, bir devin iskeleti gibiydiler.&lt;br /&gt;Hiç yıkılmayan küçük odalı bölümün odalarında, “yılkı”ya bırakılmış insanlar yatardı. Odaların kapıları yoktu. İçine bakmaya korkardık.&lt;br /&gt;Odaların önündeki boşluğun üstünde kubbeler vardı. Kubbeyi tutan mermer direk ve direkler arasına dövme demirler uzatılmış, duvarlar, direkler birbirlerine tutturulmuştu. Demirler çekiçle dövülerek yapılmış, üzerlerinde çekiç izleri belliydi. O kalınlıktaki demirleri, kimlerin hangi ocakta ısıttıkları, nasıl bir çekiçle kusursuz o dört köşe şekli verdikleri ilgimi çeker, dakikalarca bakakalır, düşler kurardım.&lt;br /&gt;Alt tarafındaki odalar daha büyük, daha yüksek, daha yıkıktı. Orada da, Geymene çevresinden, ya babası tarafından evden kovulmuş, ya da kendiliğinden şehre göçmüş gençler, sağlam kalabilen kubbe bölümlerinden birisinin altına körük kurar, örs yerleştirir, demir yarar satar, ya da mıh keserdi.&lt;br /&gt;Ninemin iki erkek kardeşinden büyüğü, Şükrü Çavuş Dayım; askerliğini Doğuda, Dördüncü Orduda savaşarak, küçük kardeşi Köse Dayım da; Kefelide mıh keserek yapmış Devlet, geri hizmeti uygun görmüş Köse Dayıma.&lt;br /&gt;Babamın amcası Topal Hacı da, Katır kolundaymış, topal olduğundan savaş alanına yollamamışlar. İnebolu’dan Ankara’ya “mermi-erzak” taşıyanlar arasında görev yaparak yapmış askerliğini.&lt;br /&gt;Yokuşun adı mı kefeli, yokuş Kefeliden mi adını aldı bilinmez? O yıkık dökük kubbeler ve duvarlar topluluğuna; “Kefeli”, yanı başındaki yokuşa da; “Kefeli Yokuşu.”denirdi. Yokuşa yukarı çıkılırken yolun sağındaki yıkıntıda “Sıbyan Mektebi” imiş. Belki, “iki geçeli” anlamında, Kefeli dediler.&lt;br /&gt;Geçtiğimiz yıllarda, kırık kanatları altında demir yarıp mıh kesen zanaatkârlarını, yıkılmamış küçük odalarında barınan yersiz yurtsuz konuklarını da kaybetti Kefeli. Yıkıldıkça yıkıldı, yok olmamak için var gücüyle direndi, yıllarca direndiği gibi.&lt;br /&gt;O yıkık dökük duvarlara, göçmüş yapılara; “Eskiden kalma” der, ne olduklarını bilmezdik.&lt;br /&gt;Vakti zamanı gelip de vakıflar Bölge Müdürlüğünce onarılmağa başlandığında; o yapı topluluğunun Yakup Ağa Külliyesi olduğunu öğrendik, yapımı bitince imrendik.&lt;br /&gt;Cami, mektep, (ilkokul) medrese, imarethane, hastane gibi, halk yararına ve eğitim amaçlı kurumlarından kimilerinin, ya da tamamının bir arada oluşu “Külliye”.&lt;br /&gt;Osmanlıların ilk işlerinden birisi olmuş külliye kurmak Bilim adamı yönetici yetiştirmek. On beşinci asır ile on yedinci asır arasında külliye kuruluşları hız ve ün kazanmış. Bursa Sultaniye Medresesi, çevresinde ve İslam dünyasında isim yapmış, adından övgüyle söz edilmiş.&lt;br /&gt;Bu kuruluşlarda bilim ve din adamları yetiştirilir, imarethanesinde yolcu ve yoksullar yemek yer, gerekirse giydirilirmiş. Kendisi ile birlikte atı arabası, katırı devesiyle hizmet gören yolcuların üç günden fazla durmasına göz yumulmazmış.&lt;br /&gt;İmarethaneleri; padişah, saray adamları ve “hali vakti” yerinde olanlar yaptırır, vakıflar ayakta tutarmış.&lt;br /&gt;Kastamonu Yakup Ağa Külliyesini, on altıncı yüzyıl başlarında, Yavuz Sultan Selim’in Hocası Halimi Çelebi Yaptırmış. Kanuni Sultan Süleyman’ın Kilerci Başı sı Yakup Ağa tarafından 1547 yılında onarım görmüş, medrese büyütülmüş, imaret eklenmiş.&lt;br /&gt;Hemen her ilde kurulan külliyelerden çoğu günümüze kadar gelemeden yok olup gitmişler. Kastamonu ilinde kurulanların tamamı ayakta kalabilmiş.&lt;br /&gt;Bu külliyelerdeki medreselerden (yüksek okul) yetişen birçok Kastamonulu bilim adamları, Osmanlı Devletinin çeşitli kademelerinde, daha çok sarayda görev yapmış, şehzadeleri eğitmiş, ülke yönetimine, bilim ve kültürüne katkıda bulunmuşlar.&lt;br /&gt;Yeni kurulan üniversitemizin, eğitim kurumlarımızın katkılarıyla neden “bilim ve kültür merkezi” olmayalım?&lt;br /&gt;Bu topraklarda bu maya var.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-7927221269601696728?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/7927221269601696728/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=7927221269601696728' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/7927221269601696728'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/7927221269601696728'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2007/11/klliye.html' title='KÜLLİYE / Fikri UZUN'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-7077367548697186743</id><published>2007-11-23T08:10:00.001-08:00</published><updated>2007-11-26T14:59:28.622-08:00</updated><title type='text'>KEŞKE / Fikri UZUN</title><content type='html'>KEŞKE&lt;br /&gt;Fikri Uzun&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tavuk yumurtadan mı, yumurta tavuktan mı çıkar? Sorusundan kolay, silah üretildiği için mi savaşlar çıkar, savaş çıktığı için mi silahlar üretilir? Sorusu.&lt;br /&gt;Doğuştan gelen, üstün olma, çıkarını koruma, dediğini yaptırma duygusudaha üstün silah yapmaya yönlendirmiş insanları.&lt;br /&gt;Dünya üzerinde savaşlar bitirilmez, bitirilirse devlerin silah sanayi iflas edermiş. Felsefe dersimize de giren sosyoloji öğretmenimiz söylerdi.&lt;br /&gt;Keşke savaşlar olmasaydı&lt;br /&gt;Keşke herkes kendi kendisini koruma aracını üretebilseydi.&lt;br /&gt;Edebiyat öğretmenimiz; yeni “mezun” bir bayandı. Hep, güzelliklerden söz ederdi. Neredeyse dünyayı tozpembe sanırdık.&lt;br /&gt;Tomurcuk ya da çiçekli ağaçlardan, puslu bir ilkbahar sabahından, yağmur çiselemiş ıslak yollardan, buğulu gözlerden, tarlalarda yetişen gelinciklerden, üzerlerine konup, kanat kıpırdatan kelebeklerden, yemyeşil yamaçlarda yetişen allı morlu kır çiçeklerinden, tan yerinin ağarmasından, alaca karanlıktan söz eder; “Yürü servi revanım gidelim Sadabat’e” der, Sadabat’ın yeryüzü cenneti olduğunu söylerdi. (Haliç’in bitimine akan Kâğıthane Deresi’nin xııı. Yüz Yılda, eğlence amaçlı düzenlenen çevresi.)&lt;br /&gt;Keşke dünya, edebiyatçının dediği gibi olsaydı. Edebiyatçı gibi düşünebilsek, onun düşlediği gibi yaşayabilseydik…&lt;br /&gt;Güvercinlerin barış simgesi olduğunu bilir de, nedenini bilmezdim.&lt;br /&gt;Yeryüzünün karla kaplı olduğu bir kış günü daha yeni öğrendim neden barışın simgesi olduklarını.&lt;br /&gt;Yemek yerken, mutfağın balkonuna konup, bana başlarını yan çevirerek baktılar. Aç olduklarını hemen anladım. Kimi bayat kimi taze ekmek ufaklarını iyice ufalayıp bulundukları balkona attım. Tavuklar gibi kaptığı lokmayı alıp kaçmadı, itişip kakışmadı, birbirini dıdıklamadı baş başa verip birlikte yediler. Neredeyse birbirlerine ikram edeceklerdi.&lt;br /&gt;Keşke güvercinler gibi olabilseydik.&lt;br /&gt;Yanımızdan hızla geçen araç, ucuzluktan aldığımız takım elbiseye çamur sıçrattığında, durup, azda geri-geri gelip keşke; “Kusura bakma istemeyerek oldu” diyebilseydi.&lt;br /&gt;Keşke,“Bu topaklar sizden önce bizimdi” diyenler, kendi kendilerine: “Acaba bizden önce kimindi?” diye sorabilselerdi.&lt;br /&gt;Keşke, kimse kimseden toprak talep etmeseydi.&lt;br /&gt;Şakası yok. En yetkili ağızlar, Cumhuriyet’in ve topraklarımızın tehdit altında olduğunu söylüyor.&lt;br /&gt;Keşke tehdit altında olmasaydık.&lt;br /&gt;Yay geriliyor. Ekonomi yün ipine bağlı. Devlet borçlu. Ordunun kanadı kırık…&lt;br /&gt;Keşke dendiği gibi güçlü olsaydık.&lt;br /&gt;Bölgemizin en saygın, güçlü ülkesi idik, “Çağdaş uygarlık yolunda” sert adımlarla yürüyorduk. Ne oldu bize?.. Devletimizle, ordumuzla, “Dalga geçiliyor.” Alay ediliyor.&lt;br /&gt;Keşke herkes haddini bilseydi.&lt;br /&gt;Yüz yıllardır Türk’ün kalkınmasından korkan ürken, sefil düşürmek için her yöntemi deneyen “uygarlığı” yakaladığını sandığımız batı; dost görünmeyi, geleceğe yönelik planlar yapmayı sürdürüyor.&lt;br /&gt;Keşke dostluklar gerçekçi olsaydı.&lt;br /&gt;Bizi bölgenin en uygar ülkesi yapan “Atatürk çizgisini değiştirin, ordunuzun gücünü azaltın” diyorlar.&lt;br /&gt;Keşke dememiş olsalar, bizde duymamış olsaydık.&lt;br /&gt;Birinci Dünya Savaşı yıllarında, Yurdumuzun çeşitli yörelerine sahte imamlar yollayıp, “Bu dünya boş, savaşa gitmeyin daha çok ibadet edebilmek için yaşayın,” daha sonraları da “Siz ne uçak, ne de silah yapmayın. Biz size veririz” dediler.&lt;br /&gt;Keşke inanmasaydık.&lt;br /&gt;Savaşlar nasıl çıktı, silahlar nasıl ve neden geliştirildi?..&lt;br /&gt;Büyük olasılıkla ilk insanlar, birbirine kızdığında, yiyeceğini kaptığında uzun tırnaklarıyla karşısındakini cırmaladı. Karşısındaki de, yerden aldığı dal parçasını ölümcül yerlerine vurdu. Kolunu kaldırıp kafasını korumağa kalkıştığında dal parçası kafasına dokunmadıysa da kolunu kırdı. Daha sonraki kavgalarda koluna ot doladı. Dal parçasının yerini kılıç, koluna sarılı otun yerini de kalkan aldı.&lt;br /&gt;Keşke birbirimizi kızdırmasaydık.&lt;br /&gt;Savunma ve saldırı araçları gün geçtikçe gelişti. Taş atana gülle, mızrak atana ok atıldı. Toplar, gülleler, uzun mızraklar, mancınıklar… Önce kendisini, sonra bir araya gelip yöresini, bölgesini, daha sonra da ülkesini korudu. Savaş aracı üstün olan savaşı kazandı.&lt;br /&gt;Keşke silahlanma olmasaydı.&lt;br /&gt;Saldırı araçları üstün olanlara; haksız da olsa karşı çıkılamadı.&lt;br /&gt;Keşke haklı olan kazansaydı.&lt;br /&gt;Atamız; “Savaş cinayettir” dese de, kaçınılmaz olduğunda izin vereceği kuşkusuz. Melekler dururken şeytana, içimizdeki iyi duygular (Ödip Duygusu) dururken kötü duygulara uymayız da; keşke bu noktaya gelmesek ülkemizle alay edilmese, aşağılanmasaydık.&lt;br /&gt;Keşke; Habil ile Kabil kavga edip, birbirini öldürmeseydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19/Nisan/2007&lt;br /&gt;Çarşamba&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Bu yazı, muhtıradan ve mitinglerden önce yazılmıştır&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-7077367548697186743?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/7077367548697186743/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=7077367548697186743' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/7077367548697186743'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/7077367548697186743'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2007/11/keke.html' title='KEŞKE / Fikri UZUN'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-8694492155013827865</id><published>2007-11-23T08:09:00.001-08:00</published><updated>2007-11-26T14:59:50.420-08:00</updated><title type='text'>KÜLTÜR KENTİ / Fikri UZUN</title><content type='html'>KÜLTÜR KENTİ&lt;br /&gt;fikri uzun&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllardır uğraştığımız, özlemle beklediğimiz, Kastamonu’ya üniversite kurulması kararına, Tıp Fakültesi de açılıp dekanlığına Prof. Dr. Sırrı Kes’in getirilişine hep birlikte sevindik.&lt;br /&gt;Kastamonu Üniversitesi Rektörlüğüne kimin getirileceğini merakla beklemeğe başladık.&lt;br /&gt;Beklentimiz Sayın Prof. Dr. Bahri Gökçebay’ın Kastamonu Üniversitesi rektörlüğüne atanması, nedeni de; “yaptıkları yapacaklarının teminatı” olmasıydı. Üstelik Sayın Gökçebay, Kastamonu’ya yerleşmiş, en ileri Kastamonulu kadar Kastamonuluydu.&lt;br /&gt;Ankara Üniversitesi Kastamonu Meslek Yüksek Okulu Müdürlüğüne atandığında, okulu kısa sürede kurmuş, çevresindeki engebeli alanın deresini tepesini çalı dibine varıncaya dek dekore etmiş, mezberelik (çer-çöple kaplı) çevresini yaşanılır duruma getirmiş, kurduğu MYO, öteki MYO larına ve kimi üniversitelere örnek olmuştu.&lt;br /&gt;Sayın Prof. Dr Bahri Gökçebay, Kastamonu Üniversitesi rektörlüğü onaylandığında, kısa sürede üniversitemizdeki eğitim kalitesini en üst düzeye çıkarmağa çalışacağını, marka üniversite yapmak istediğini belirtti.&lt;br /&gt;Var olan binaların yetersiz olduğunu, hızla bina yapımına başlamaları gerektiğini, kendilerine ayrılan ödeneğin bina yapımına yetmediğini, yetmeyeceğini belirtti. Hayırsever, varlıklı iş adamlarından hatırı sayılır katkı beklediğini ve yaptıracakları binalara adlarının verileceğini açıkladı.&lt;br /&gt;Başka illerde tek başına üniversite kuracak iş adamları çıkarken, Türkiye’nin 17. büyük ili Kastamonu’dan, tek başına bir bina yaptıracak birkaç kişi neden çıkmasın?&lt;br /&gt;Bir iki yılda binalarını bitirmek, kimi fakültelerde yüksek öğrenim gören öğrencileri okul sıralarından kurtarmak modern sınıflarda, modern masalarda öğrenim görmelerini sağlamak isteyen Sayın Gökçebay’a destek olmak, gücü yeten herkesin kutsal görevi olmalı. Binaların yapımı ne kadar kısa sürede bitirilirse, üniversitenin de o kadar kısa sürede eğitime başlayacağı bilinmeli.&lt;br /&gt;İlimizi ziyaret eden YÖK başkanı Sayın Prof Dr. Orhan Teziç; 16 yıldır Ankara Üniversitesi Kastamonu Meslek Yüksek Okulu Müdürlüğü yapan, (Şimdi, Kastamonu Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu oldu) yaşadığı her yılın hakkını veren Prof. Dr. Bahri Gökçebay’ın yaptıklarını gördüğünde teşekkür edip, neler yapabileceğini düşünmüş; Kastamonu’nun bir kültür kenti olacağını söylemiş.&lt;br /&gt;Aslında zorlama değil, Kastamonu gerçekten kültür kenti&lt;br /&gt;Osmanlı Devletinin kuruluşundan bile öncelere uzanan Osmanlı sarayına devlet adamı, padişahlarına hoca yetiştiren medreseleri ve cumhuriyet döneminde, Kastamonu Lisesi, (Apdurrahman Paşa Lisesinden önceki adı) Sanat Okulu gibi hatırı sayılır okullarında bilim sanat kültür adamları ve yöneticiler yetiştiren Kastamonu, Üniversitesiyle neden kültür kenti olmasın?&lt;br /&gt;Su, eski yatağından yeniden akarmış.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-8694492155013827865?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/8694492155013827865/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=8694492155013827865' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/8694492155013827865'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/8694492155013827865'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2007/11/kltr-kenti.html' title='KÜLTÜR KENTİ / Fikri UZUN'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-2595194503138732779</id><published>2007-11-23T08:08:00.000-08:00</published><updated>2007-11-26T15:00:08.767-08:00</updated><title type='text'>“ECEVİTLER  ÖLMEZ…” / Fikri UZUN</title><content type='html'>“ECEVİT LER ÖLMEZ…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fikri UZUN&lt;br /&gt;Kimi kişilerin değeri; sağlığında değil, ölümünden sonra anlaşılır. Bülent Ecevit halkı tanıyan, halk dostu birisiydi. Söyledikleri anlaşılır ve inandırıcıydı. Karar verdiği konuda, geri dönmeden yürüyen, “Kuru gürültüye pabuç bırakmayan” kişilerdendi. Döneminde; “Ortanın Solunda;” ondan iyisi çıkmadı. “Kâh” başbakan oldu, “kâh” korumasız gezebilen halktan biri.&lt;br /&gt;Kimi zaman da “beş parasız…”&lt;br /&gt;Türk Halkının daha mutlu olabilmesi için kurulu düzende bir değişiklik yapılması gerektiğine inandı ve bu görüşünü savundu. İleriye dönük tasarılar yaptı.&lt;br /&gt;Her köye, köyün her mahallesine bir okul yapıldığı yıllarda; “Bölge Okulları” yapılmasını savunan, dışarıya bağımlılıktan kurtulmamız için; kara taşımacılığı yerine demir yolu taşımacılığını, petrolle çalışan elektrik santralleri yerine, kömürle çalışanının yapılmasını Doğu Bölgemizin kalkınması, kendisine yetmesi için, “toprak reformu yapılmasını isteyen O idi.&lt;br /&gt;Düşündüklerini uyguladı, uygulayamadı. Anlatmaktan, uygulamağa çalışmaktan geri durmadı.&lt;br /&gt;“Hicaza varamasam da, yolunda ölürüm.” diyen “topal karınca” örneği, “Çağdaş uygarlık” yolunda yürümeğe devam etti&lt;br /&gt;Soyadını; Kastamonu Küre Dağlarındaki bir yöremizden alan Bülent Ecevit, “hakkın rahmetine” kavuştu. Hakkında gazeteler dizi-dizi yazı yazacak, daha sonrada kitaplar çıkacak…&lt;br /&gt;“Siyasette” ahde vefanın olmadığı(1) “sindirilebilirse”; kim ne derse desin, örnek- alınacak adamdı.&lt;br /&gt;Kimilerinin dediği gibi, diploması yüksek olmayabilir. “Alçak” ta değildi. İyi bir devlet adamı, aydınlıkçı, uygarlık ve Atatürkçülük savunucusuydu. Emek verenleri, kimsesizleri korurdu. Hiçbir zaman kendi çıkarını ülke çıkarlarından üstün tutmadı. Ülke onurunu korumak, savunmaktan geri durmadı.&lt;br /&gt;Onurlu bir “Adamdı.”&lt;br /&gt;Ecevit’i; öğrenciliğimde, 1960lı yıllarda tanıdım. Çoğu politikacılar gibi “ağdalı” değil, öz Türkçe konuşuyordu. Konuştuklarını anlayabiliyordum. O yıllarda çalışma bakanıydı.&lt;br /&gt;Üyesi olduğu partinin genel sekreteri, sonra da genel başkanı oldu. Atatürk’ün gösterdiği uygarlık seviyesi”ne ulaşabilmenin, halkı “Adam gibi” yaşatabilmenin koşullarından biri olarak düşündüğü; “Ortanın solu.” görüşünü ortaya attı. Ortaya attığı bu görüşünü, benimseyenleri çoğalttı.&lt;br /&gt;“Halkçıydı.”&lt;br /&gt;“Ortanın solu, Moskova’nın yolu.” Diyenler olsa da; Halkın “Umudu”, daha sonrada başbakanı oldu.&lt;br /&gt;Halka, öteki politikacılardan daha yakındı.&lt;br /&gt;O yıllarda da Türkiye’de iktidara gelenler “efradıyla” birlikte kısa sürede zengin oluyordu.&lt;br /&gt;Ecevit “zengin” olmadı.&lt;br /&gt;Tutum ve davranışları yadırgandı bile. Kooperatif aracılığıyla ev sahibi oldu.Yeni “icat” olan “klima” cihazını almayıp, sineklik teli taktırdığı penceresini açık tutarak çözmeye çalıştı sıcaklık sorununu.&lt;br /&gt;Yoksul halkın parasını gereksiz yere harcamaktan kaçındı. Halktan biri gibi yaşadı, tantanalı, pahalı arabalara değil, yerli arabalara bindi. “Geçiş üstünlüğüm var” demeyip, kırmızı ışıkta durdu, kurallara uydu.&lt;br /&gt;Gösterişten uzak, halktan biriydi.&lt;br /&gt;Kıbrıs anlaşmazlığının zirveye çıktığı yıl, “Adaya barış götürmek amacıyla” çıkarma kararı verildiğinde, Ecevit’e gelip; “Sakın bir delilik etmeyin, konuşarak çözelim.” diyen Amerikalıya: “Şimdiye kadar sizi dinledik. Hiçbir sorun çözülmedi. Bundan sonra sizi dinlemeyeceğiz.” Dediğinde; Amerikalının: “Çıkarma mı yapacaksınız?” sorusuna yanıtı şu oluyordu, saatine bakarken: “Şu anda Türk Ordusu barışı korumak amacıyla Kıbrıs’a çıkmış olmalı.”&lt;br /&gt;Bir yabancı gazetecinin ; Amerikan 6. Filosu karşınıza çıkarsa ne yaparsınız?” şeklindeki sorusuna da; “Yanı başından geçer gideriz.” Demişti.&lt;br /&gt;Hangi devlet olursa olsun, gerektiğinde, ülke adına “tavrını koyardı.”&lt;br /&gt;Ambargolar, baskılar oldu. Yılmadı. Türk Devleti adına onurundan ödün vermedi. Devletle ters düşmedi. Hep devletinin onurunu, Atatürk ilkelerini, devletin bağımsızlığını, önde tuttu.&lt;br /&gt;“Halkçı” idi.&lt;br /&gt;Kaçmadı, gerektiğinde görevini bıraktı. Boş durmadı, şiir yazdı, halkın arasında dolaştı. Benzer ülkelerin kalkınma modellerini inceledi.&lt;br /&gt;12 Eylül tutuklanmasında, eşine ve dostlarına yazdığı mektupları postaya verecek pul parası olmadığından, mektuplarını elden yolladı. Tutukluluk sona erince, ayrı parti kurdu. O partiyi, bebek büyütür gibi büyüttü. Çürük bir minibüsle yurdu dolaştı. Konuşma alanlarında; havlu, anahtarlık, kalem sattırdı, giderlerini karşıladı. Kimseye “sponsorluk!” yaptırmadı.&lt;br /&gt;O çürük minibüsle iki kere geldi Kastamonu’ya. Her iki gelişinde de yakından görüştüm, tanıştım. Birincisinde; yeni açtığımız Cumhuriyet Büfe’den sabahın erken saatlerinde dergi ve gazetelerini alıp, Boyabat’a gitti. “Çok hayırlı bir iş yaptığımı” söyledi.&lt;br /&gt;İkincisinde; o yıllardaki seçim öncesi, Nasrullah Meydanı’nda konuşma yaptı. Gelip geçenler; ya hiç bakmadan, yada, şöyle bir bakıp geçiyordu. Dinleyenleri, elli kişi kadardı. Dinleyenler beş bin kişiymişçesine heyecanlı ve özenli konuştu.&lt;br /&gt;Hemen her zaman giyimi sadeydi. Başında o, Demirel’inkine benzemeyen şapkası vardı. Konuşurken oldukça doğaldı.&lt;br /&gt;Halkı ona seçimlerde, yıldan yıla artan oylarını verdi. Başbakan oldu. Bir ara politikayı bıraktı. Sıkıntılı günler yaşandı. “Kurtar bizi Ecevit.” seslerine kulak verdi, “Güvenilir kişiliği” sonucu, az sayıdaki millet vekiliyle hükümet kurdu.&lt;br /&gt;Hem içte, hem dışta, didişti, itişti.&lt;br /&gt;“Irak işgali” öncesi bitirildi belki ama hiç kimseye, “devlete kafa tutturmadı.”&lt;br /&gt;Son olarak; “mecalsiz” de olsa; bir “hukuk okumuş”un, başka bir hukukçuya attığı, ya da attırıldığı kurşunla ölen Yargıtay Üyesinin cenazesine katıldığı gün; “öldü.”&lt;br /&gt;Unutulmayacaklar arasına katıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DİP NOT:&lt;br /&gt;1-“Siyasette ahde vefa yoktur” derler. Ecevit’te de yoktu sanırım. Yeri ve zamanı geldiğinde; en yakın çalışma arkadaşlarını, “vefakâr” partilisi yada partililerini saf dışı edebiliyordu. Kimini duyduk, kimini basından okuduk, kimini de yaşadık:&lt;br /&gt;“Kurtar bizi Ecevit” dönemiydi. Demokratik Sol Parti Kastamonu İl Başkanlığı boş ve binası kapalıydı. Ecevit; “Kurtar Bizi” seslerine kulak vermiş, seçimlere hazırlanıyordu. Ve yeniden “Umut” olmuştu. Böyle bir ortamda, “Çorbada tuzum bulunsun” örneği, istek üzerine yönetimde görev aldım.&lt;br /&gt;Gel zaman git zaman seçimler yaklaştı. Belediye Başkanı ve Millet Vekili adayları belirlenecekti. Millet Vekili adayları konusunda, Genel Merkezden il teşkilatına danışan olmadı. Belediye Başkanlığı ve Belediye Meclis Üyelerini belirleme görevini İl Teşkilatına bıraktı.&lt;br /&gt;Titizlikle Belediye Başkan Adayı belirlemeğe soyunduk. Seçilme olasılığı olan başka bir aday Faruk Nuhoğlu henüz rahmetli olmamıştı. Partiye rakip olabilirdi. Birkaç kişi arasında; Mehmet Tosyalıoğlu’nda karar kıldık.&lt;br /&gt;Mehmet Tosyalıoğlu her ne kadar; “Ben millet vekilliğine aday olacağım.” dese de, en azından bir ya da ikinci sırayı alamayacağını biliyorduk. Belediye Başkan Adayı olmaya razı ettik. Belediye Başkan Adayı ve Belediye Meclis Üyelerini, benim de içinde bulunduğum “İlçe Teşkilatı” belirliyor, İl Başkanının da onayı alınıyordu.&lt;br /&gt;Belediye Başkan Adayımız Mehmet Tosyalıoğlu ile, Belediye Meclis ve Kontenjan üyelerinin belirlenmesinde ters düşsek de uzlaştık. Ve Belediye Meclis Üyelerini belirlemeğe başladık.&lt;br /&gt;İlk sıraya; Ecevit’in Kastamonu’ya çürük minibüsle geldiğinde il başkanlığı yapmış ve daha sonrada hiçbir çıkar gözetmeden teşkilattaki görevini sürdürmüş, seçmenin tanıdığı, tanıyacağı ve onaylayacağı, “Vefakâr ve cefakârları” yazdık.&lt;br /&gt;On, on üçüncü sıradan sonra, üye bulmakta zorlandık. “Zar zor” istenen yirmi beş kişiyi tamamladık.&lt;br /&gt;Yirmi beş de yedek isim isteniyordu. İşte bu, “İmkânsız” gibiydi. Partili partisiz, ağzı laf yapar yapmaz, partiyi ve görüşlerini savunabilir savunamaz lığına bakmadan, neredeyse tuttuğumuzu, bulduğumuzu, yazıp, yedek listeyi de tamamladık. Belediye başkanı, Belediye Meclis Üyesi asil ve yedek listelerinin bulunduğu dosya onaylanıp, Ankara’ya, Genel Merkeze gitti.&lt;br /&gt;Ve; özene bezene belirlediğimiz Belediye Başkan Adayı deyişmiş, Belediye Meclis Üyeleri Listesi; ters dönmüş, yedek en sondaki liste başı olmuş olarak geri döndü.&lt;br /&gt;İşte ondan sonra; “Cıngal çıktı.”&lt;br /&gt;Herkes birbirinden şüphelense, Genel Merkeze defalarca gidilse de, sonuç alınamadı.&lt;br /&gt;Faruk Nuhoğlu rahmetli olmuştu.&lt;br /&gt;O liste ile, Belediye Başkanlığını kazanamasak da, yedek liste sonundaki epeyce kişi, Belediye Meclis Üyesi oldu.&lt;br /&gt;Ecevitlerin bu olaydan habersiz olmaları olasılığı çok-çok az. Listeyi; bilerek ters çevirmiş olmalılar.&lt;br /&gt;Neden mi?..&lt;br /&gt;Nedenleri ”muhtelif.”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-2595194503138732779?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/2595194503138732779/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=2595194503138732779' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/2595194503138732779'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/2595194503138732779'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2007/11/ecevitler-lmez.html' title='“ECEVİTLER  ÖLMEZ…” / Fikri UZUN'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-778709947651258365</id><published>2007-11-23T08:07:00.001-08:00</published><updated>2007-11-26T15:00:27.373-08:00</updated><title type='text'>KANDIR BENİ / Fikri UZUN</title><content type='html'>KANDIR BENİ&lt;br /&gt;Fikri Uzun&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temmuz ayı yaklaştı, seçim süreci başladı. “Sayılı günler çabuk biter” derler, doğru.&lt;br /&gt;22 Temmuzda, o temmuz ayı sıcağında oldukça terleyeceğiz. Hem sıcaktan, hem oy verme sorumluluğundan.&lt;br /&gt;Partilere bakıyoruz, tavırlarında değişen bir şey yok. İnadına inatlaşıyor, değişik bir şey söylemiyor, birbirleri ile de uzlaşmıyorlar. Felsefeleri çekiş kavga, birbirlerine “çalım” atma üzerine kurulu.&lt;br /&gt;Dost olması gereken yabancı dostlarımız düşman olmuş, hiçbir şey yapamıyor, karşı davranış gösteremiyoruz. Yöneticiler çaresiz, bizler şaşkın öylesine bakıyoruz.&lt;br /&gt;Her seçimden daha çok, seçmenler olarak bize önemli görevler düşüyor. Günü kurtarmak değil, geleceğimizi, yıllar sonrasını düşünmemiz, ince eleyip sık dokumamız gerekiyor.&lt;br /&gt;Çoğu seçimlerde olduğu gibi bu seçimlerde de kimi milletvekili adaylarının tek derdi; seçilebilmek, partisine bir milletvekili daha kazandırmak, genel başkanının gözüne girebilmek, gelecek seçimde listeye giremese bile, ömür boyu milletvekilliğinden emekli maaşı alabilmek olacak. Kimileri ise, inandığı siyasi ve dünya görüşü doğrultusunda amacına ulaşabilmek için demokrasiyi, demokratik ortamı kullanacak. Bizleri kandırmaya inandırmaya çalışacak.&lt;br /&gt;Kimileri de ülke bağımsızlığını, onurunu, halkının refah içinde mutlu yaşamasını savunup o yolda yola çıktığını söyleyecek.&lt;br /&gt;Umalım ve dileyelim ki bu düşüncede olanlardan çokça sı meclise girsin.&lt;br /&gt;Düşündüklerini gerçekleştirebilmek, amacına ulaşabilmek için de, seçmenin duygularını okşayıp, kandırıp oyunu almağa çalışacaklar. Bizlerin de görevi, kimlerin gerçekçi, uygarlık yanlısı, bağımsız onurlu bir Türkiye’yi yeniden kurmak taraftarı olduğunu belirlemek.&lt;br /&gt;Halk da; bağırıp çağıranlara, esip savuranlara, ses tellerini zorlayanlara, sinirlenip elini kolunu boşluğa sallayanlara değil, gerçekçi olanlara, gerçeği konuşanlara inanacak. Ve şöyle diyecek:&lt;br /&gt;Beni inandırmak, kandırmak için sakın yalan konuşma. Beni saf yerine koyma. İnanılmayacak, uygulanamayacak, olamayacak sözler verme. Mazotu ucuzlattığında, ya başka yoldan bedelini alacağını, ya da dış ülkelerden borç istemeğe gideceğini bildiğimi bil. Bu uygulamaları gördük ve sonuçta biz zararlı çıktık.&lt;br /&gt;Sınavsız üniversitelerden çıkanları ne yapacağını açıklar mısın?&lt;br /&gt;“Desteksiz” atanları, seçimi kazanmağa umudu olmayanlar olarak algıladığımı biliyor musun?&lt;br /&gt;Başkasının söylediği sözleri değil, yeni bir şeyler söyle.&lt;br /&gt;Emek vermeden yemek olamayacağını açıkla bana.&lt;br /&gt;Algılamamı zorlaştıracak anlamını bilmediğim yabancı laflar etme.&lt;br /&gt;“Elit kesim” lafının ne kadar etkili olabildiğini bil.&lt;br /&gt;Ben halkım. Keyfe keder vermem. Oy isteyene oy verecekmiş gibi davranırım, sakın inanma “Rehavete” kapılma. Kullandığın söylemleri, çok iyi seç.&lt;br /&gt;Beni seçimlere ilgisiz sanma. Her seçimde olduğu gibi, hepinizi dinler, edindiğim bilgileri beynimde süzgeçten geçirir, kararımı veririm. Vicdanımla baş başa kaldığımda oyumu kullanırım.&lt;br /&gt;Söylediklerin inandırıcı olmaz ise tatile kaçarım. İnanırsam, yurdumun “en ücra köşesinden” gelir, oyumu kullanırım.&lt;br /&gt;Öyle gereksiz bağırıp çağırma, el kol hareketlerinden kaçın. Konuşurken kendinden emin, ağırbaşlı ve sakin ol. Ağzından bal aksın, dişlerinin arasından ıslık benzeri ses çıksın. Aklımdan geçeni bil, beni inandır, kandır. Çok susayıp su içmişte susuzluğum geçmiş gibi olsun.&lt;br /&gt;Ben halkım. Ordumu severim. Ordumu ne arkana ne de karşına almış gibi davranma. Ordumu sever, siyasete bulaştırmanı istemez, seni de cezalandırırım.&lt;br /&gt;Ben halkım. Sakın bizim bu günlere gelmemizi sağlayan Atatürk’ü de karşına alma, inatlaşma, didişme.&lt;br /&gt;Kırmızıçizgilerimiz var idi silindi. Sakın ha, ülkemizin altını oydurma, oymak düşüncesinde olanlarla iş birliği yapma. Sınır çizgimizi de silecek oyunlara gelme, vaatlere kanma.&lt;br /&gt;Ben halkım. Ülkemde, barış ve huzur içinde onurlu yaşamak istiyorum. Devlet katında çatışma istemiyor, beni huzursuz edeceğine inanıyorum. Devletin varlıklarını satıp, ya da dış ülkelerden borç alıp bolluk yaratılmasından yana değilim. “Borç yiyen kesesinden yer” Atasözünü, atalarımdan öğrendim. Kendi yağıyla kavrulmayı, ekmeyi katığa denk getirmeyi çok iyi bilirim.&lt;br /&gt;Ben halkım. Atatürk’ün şu sözünü bilseniz de size bir kez daha anımsatmak istiyorum:&lt;br /&gt;“Çalışmadan, öğrenmeden, yorulmadan rahat yaşamanın yollarını aramayı alışkanlık haline getirmiş milletler; evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra da istikballerini kaybetmeye mahkûmdurlar.”&lt;br /&gt;Gel de hak verme.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-778709947651258365?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/778709947651258365/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=778709947651258365' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/778709947651258365'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/778709947651258365'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2007/11/kandir-beni.html' title='KANDIR BENİ / Fikri UZUN'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7475683232771217738.post-4094880854919110966</id><published>2007-11-23T08:04:00.000-08:00</published><updated>2007-11-26T15:00:46.904-08:00</updated><title type='text'>GELİNLİK KIZ / Fikri UZUN</title><content type='html'>GELİNLİK KIZ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fikri Uzun&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sayılı günler bitiyor. “Temmuz ayı sıcağı” bastırdı. Bu sıcak Temmuzun 22. günü gelecekte çok konuşulacak. İçte ve dışta, “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” Bu bir “Kehanet” değil, görünen köyün kılavuz istemediği gibi bir şey.&lt;br /&gt;Böyle gitmeyecek. Nasıl gideceğini de, kullanılacak oylar kadar, iktidara gelecek olan siyasi grubun ya da grupların sağduyusu belirleyecek. Seçim dönemi zevksiz, yavan geçse de, seçim meydanlarında epeyce topluluklar oluşuyor. Bu kalabalıklara güvenen partiler, olduğundan fazla milletvekili çıkartacağını umuyor. Meydanlarda oluşan ya da oluşturulan bu toplulukların, dinlediği partiye oy verip vermeyeceği belli olmaz. Birçok seçimde umulan olmadı. Anketler, kalabalıklar da yanıltıcı olabiliyor.&lt;br /&gt;1950 li Yıllarda iktidarda olan Demokrat Parti’nin Genel Başkanı Adnan Menderes, Cumhur Başkanı Celal Bayar, Muhalefetteki Halk Partisinin genel başkanı İsmet İnönü ile birlikte en çok tanınan politikacılardan biri de, Millet Partisinin Genel Başkanı Osman Bölükbaşı idi.&lt;br /&gt;İktidardaki demokrat Parti, ABD den aldığı yardım ve bağışlarla yurt genelinde, fark edilecek kadar rahatlama yaratmıştı. ABD ile gizli anlaşmalar yapıldığı, gelecekte Amerika’ya bağımlı yaşamak zorunda kalınacağı konuşuluyor, en çok ta Osman Bölükbaşı dillendiriyordu.&lt;br /&gt;Osman Bölükbaşı, miting meydanlarını doldurur, kimseden çekinmez, söyleyeceklerini söylerdi. “Ağzında gaytan yoktu”. Seçtiği konuları anlatırken konuşmalarındaki yerinde vurgularla halkın ilgisini çeker, beğenisini kazanır, iktidarı da kızdırırdı.&lt;br /&gt;Radyoda konuştuğu saatlerde, duyan duymayana haber salar, radyosu olan kendi radyosunda, olmayan radyosu olanın yanında konuşmalarını zevkle dinlerdi. O yıllarda radyo yeni-yeni yaygınlaşmağa başlamıştı.&lt;br /&gt;Halk ve seçmenler, Bölükbaşı’nın konuşmalarını, söylediklerini beğenirler, oy vermezlerdi.&lt;br /&gt;Osman Bölükbaşı, Kırşehirliydi. Kırşehir topluca oyunu ona verir meclise yollardı. Demokrat Parti o yüzden Kırşehir’i ilçe yapmıştı.&lt;br /&gt;İktidarın hoşuna gitmeyen konuşmalar yaptığı için hapse atılır, o yine söyleyeceklerini söylerdi.&lt;br /&gt;Radyodan sık-sık Demokrat Partiye katılanların listesi yayınlanırdı. Bilmem ne köyünün muhtarı köy halkı ile, …fabrikasının sahibi işçileriyle, …aşiret reisi ortakçılarıyla, Ali Koç’un, kırk arkadaşıyla Demokrat Parti’ye katıldığını “Acaslarda” (Ajans, haber) .dinlerdik. Hemen her haber saatinde, demokrat Partiye topluca katılanların listesi yayınlanırdı.&lt;br /&gt;Osman Bölükbaşı bu yayınların asılsız olduğunu, Radyodan yayınlanan, Demokrat Partinin Saflarına katılanlar listesi sayılsa, Türkiye Nüfusunu aştığını, ayrıca “Ali Koç’un; Kırk koyunluk bir sürünün içindeki koç (Koyunun erkeği) olduğunu söylerdi.&lt;br /&gt;Osman Bölükbaşı’nın, Kastamonu’ya geldiği, Halk Eğitim Merkezi Salonu’nda konuşma yapacağı haberi yayıldı. Sanıyorum ortaokuldaydım. İzleyiciler arasına katılıp, akıcı konuşmasını dinlemeği, kendisini yakından görmeği arzuladım. Ve Halk Eğitim Salonu’na gidip izleyiciler arasına oturdum.&lt;br /&gt;Osman Bölükbaşı, salonun sahnesine çıktı, ayaklı mikrofonun karşısına geçti, orta parmağını büküp, kemikli yeri ile mikrofona tak-tak vurdu, üfledi; konuşmaya başladı.&lt;br /&gt;“İstiklâl Harbinde” ortaya atılan, o yokluk yıllarında kabul edilmeyen “Amerikan Mandasının”, Demokrat Parti’nin, Amerika ile yaptığı gizli anlaşma sonucu kabul ettiğini söyledi. Söyledikleri anlaşılır ve inandırıcıydı.&lt;br /&gt;Uzun boylu, iri kemikli, göbeksizdi. Sağlam yapılı, orta yaşlı, davranışları içtendi. Üzerinde hafif çizgili lacivert elbise vardı. Ayakkabıları boyalıydı.&lt;br /&gt;“Osman Bölükbaşı, memleketi karış-karış geziyor, ‘bu parayı nereden buluyor?’ diyorlar. Kayın pederimin kavaklarını satıp ta geldim Kastamonu’ya.” dedi. Çıt çıkarmayan salon; zaman-zaman coşkuluca alkışlıyordu Osman Bölükbaşını.&lt;br /&gt;Epeyce konuştu. Konuşmasının şu bölümünü hiç unutmadım:&lt;br /&gt;Bir ara; konuşmasını kesti, gerindi, sustu, bekledi:&lt;br /&gt;“Ben buraya niçin geldim biliyor musunuz?” dedi. Sessizlik oldu, salondan tahminde bulunan olmadı. Osman Bölükbaşı sorduğu sorunun yanıtını kendisi verdi: “Gelinlik kızınız varmış, onu istemeğe geldim” dedi. Azıcık suskunluktan sonra, konuşmasını sürdürdü.&lt;br /&gt;“Kastamonu gelenek ve göreneklerine bağlı, köklü geçmişi olan bir vilayet... Kastamonu insanı, düşünmeden taşınmadan, geçinebileceğine inanmadan kızını, geri geleceği, geçinemeyeceği yere vermez. Kızınızı istemeğe, dünürlüğe geldim. Kızınızı pişman olacağınız yere vermeyin, ben talibim” dedi.&lt;br /&gt;O an için gelinlik kızı isteme işini pek anlayamadım. Anlayabilmem epeyce sürmüştü.&lt;br /&gt;Belki bir iki şeyler daha söyledi, konuşması bitti salon dağıldı. Dış kapının önündeki boşlukta iki yana dizilip bekleyenler vardı. Oradan geçeceği belliydi. Daha yakından görebilmek için, ben de sıraya katıldım.&lt;br /&gt;Osman Bölükbaşı dış kapıya geldiğinde bir kargaşa oldu. Elini öpebilmek için yaşanıyordu o kargaşa.&lt;br /&gt;Kargaşaya katılıp ben de öptüm elini. Elini elime aldığımda, elini ağzıma ve alnıma götürebilmeme, öpmek istediğim eli ile yardım etti. Elinin kemikleri burnuma hızlı dokundu. Burnum acıdı. Elini bırakırken, ister istemez burnumu acıtan eline baktım...&lt;br /&gt;Ceket kol uçları, yenleri takıldı gözüme. Ceket kol uçları “çöprümüştü.” (Eskimişti)&lt;br /&gt;Kastamonu’dan da oy alamadı.&lt;br /&gt;ABD ile yapılan gizli anlaşmalar sürdü gitti.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7475683232771217738-4094880854919110966?l=yenidendergi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yenidendergi.blogspot.com/feeds/4094880854919110966/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7475683232771217738&amp;postID=4094880854919110966' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/4094880854919110966'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7475683232771217738/posts/default/4094880854919110966'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yenidendergi.blogspot.com/2007/11/gelinlik-kiz.html' title='GELİNLİK KIZ / Fikri UZUN'/><author><name>AlsahBlog</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17028124167004401775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_KzVt96zmE4I/SYG__LVRO6I/AAAAAAAAAAM/U8bqCdHzXXQ/S220/Kolajlar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
